Dindar Nesil ya da Ecinniler
![]() |
| - GÖKSEL ARSLAN - |
Recep Tayyip Erdoğan (RTE), partisinin il
başkanları toplantısında “Biz muhafazakar, demokrat, tarihten gelen ilkelerine
sahip çıkan bir nesil yetiştireceğiz… Dindar bir gençlik yetiştireceğiz. Bunun
için varız” sözlerini dinlerken aynı anda Çar’ın valisi Lembke geldi aklıma.
“Eğer tanrı yoksa nasıl oldu da ben yüzbaşı oldum” diyen
genç nesilleri yetiştiren kurulu düzenin koruyucusu vali Lembke, “Tanrı” derken Çarlık Rusya’sının
geleceğiyle alakalı bir meseleden söz ettiğinin farkındaydı kuşkusuz . Zira 1870’ler Rusya’sında ateist,
nihilist, sosyalist gençleri ve kanlı bir devrimin yaklaştığını düşünen herkes
tedirgindi.
Her ne kadar şimdilik ufukta bir devrim gözükmese de vali
Lembke’nin bir türevi olarak RTE’de, sözlerinin gündelik politikadan daha fazla bir şeye tekabül ettiğinin
farkında. Medyanın pop-politik tartışma heveskarlığı bir yana bırakılacak
olursa dinin itikadi değil iktisadi formasyon meselesi olduğunu bilen sermaye veya ideolojik
aygıtlar da “her şeyin yolunda gittiği”nin farkında. Dolayısıyla, laiklik
hassasiyetleri, inanç özgürlüğü eleştirileri RTE için laf ı güzaf niteliğindeki
meseleler olarak kaldı.
Bilindiği gibi ”muhafazakar-dindar”
nesil siyasi bir partinin değil devlet aklının ortak stratejisi. Bugünün değil,
12 Eylül Cuntası eliyle inşa edilmeye başlanan toplumsal formasyonun bir parçası. Yüz binlerce kişinin işkenceli
sorgulardan geçirildiği ve hapishanelere kapatıldığı yıllarda Evren’in cemaat
liderleriyle yaptığı pazarlıklar hatırlarda. Büyük şehirlerin ana caddelerinde
binlerce kişinin hep birlikte cuma namazı kılıp gündelik hayatı teslim alması
hatırlarda. Darağaçlarında insanlar sallanırken bugün pek popüler olan “pensilvanyalının”
cuntaya övgüleri hatırlarda.
Aslında devlet ideolojisinin temerküz etmiş hali olarak RTE’nin
sözleri, Kenan Evren’in “mezun olanlar en azından iki rekat namaz kılmayı
bilsin istedik" stratejisini devam
ettirme iradesinden başka bir şey değil. Dolayısıyla 30 yıldan bu yana “yeni
nesiller” yetiştiren irade de bir devamlılık söz konusu. Mukaddesatçı neoliberal sistemin ve onun devletinin bekası
için “dindar nesil” ne kadar önemli ise devlet ideolojisinin kitlelere
taşınması ve rıza üretilmesi açısından da “din” en az o kadar önemli. Şüphesiz
burada sözü edilen, Evren’den RTE’ye uzanan, pragmatizmle harmanlanmış
iktisadın emrine koşulmuş “din” anlayışı. Başka deyişle neoliberalizmle aynı
toplumsal zeminde hareket eden, ana mecrayı oluşturan, iktidarın aygıtları olarak cemaatlerin hegemonik “din”
anlayışı.
Peki neden muhafazakar, dindar nesiler yetiştirmek,
stratejik olarak bu kadar önemli?
Sanıyorum sorunun cevabı “bu beyni en az yirmi yıl durdurun"
talimatıyla hapishaneye kapatılan Gramsci’nin şu cümlelerinde gizli. "Kapitalist devletler sadece zor ve baskı
ile değil fikirlerin ve kültürün hegemonyası ile iktidarlarını yeniden
üretirler. Toplumsal bir rıza ve uyum hegemonyanın en güçlü aygıtları haline
gelir. Böylece ezilenler kendi iyiliklerini ezenlerin iyiliğiyle
özdeşleştirirler. Ezilen sınıfların karşı çıkışı bir yana, ezilen sınıflar
statükonun ve mevcut durumun devamına bizzat yardımcı olurlar” der ve devam
eder Gramsci, “Lakin hiçbir devlet sadece gece bekçisi olmayı kabul etmez.”
Dini zihin inşası ve o içerikte kültürel ilişkiler,
neoliberal formasyon devletine rıza ve uyumun üretilmesinde en efektif ideolojik aygıt olarak karşımıza çıkar. Kitleler
kendini egemen yapının sahipleriyle özdeşleştirir, neoliberal formasyon devletinin
devamına bizzat yardımcı olurlar. Cemaatler, okullar, kurslar, dernekler,
vakıflar sivil alanda başka deyişle hegemonya alanında sistemin bekasını
sağlayacak rızayı üretirken devleti de yeniden üretirler. Devlet asıl gücünü
buradan alır.
Devletle birlikte “ortak zihni yapı” içersinde yer alan
“muhafazakar ve dindar nesiller”, kendileri aleyhine uygulanan neoliberal
politikalara itiraz etmezler. Daha da ötesi bu formasyona karşı mücadele eden
kesimlerin önüne bent olarak çıkartılırlar. Geçtiğimiz sene Nisan ayında YGS’de
ortaya çıkan sahtekarlıkları protesto eden gençleri tehdit eden RTE’nin “Taksim'de
bin iki bin genci yürütmek problem değil. Biz de kalkar onların karşısına 5 bin
10 bin genci koyarız” derken hangi gençlerden bahsettiği aşikardır. Elbette
dini zihin inşasıyla şekillenmiş, “statükonun” ve mevcut durumun devamıyla
kendini özdeşleştiren gençlerden.
Şu da var ki, “din”, devlet aygıtları, sermaye, neoliberal
zevat tarafından genç nesillerin devlet aleyhine cürümlere karışmamasının
sigortası olarak da görülür. Çünkü neoliberal formasyon aleyhine cürümler de
denebilecek bu tür hareketler, görece genç olan 30 yaşındaki neoliberal inşa
sürecinin hızını ve ivmesini yavaşlatan unsurlardır. Denebilir ki RTE’nin “bırakalım
da tinerci mi olsunlar” söylemi tam anlamıyla buraya işaret etmektedir. Toplumsal
hafızada tinerci ve suç algısının örtüşmekte olduğunu bilen RTE, devlet
aleyhine cürümlere bulaşan genç kitleleri eğretileme tekniğiyle hedefe çakmakta
ve irkiltici algılar üzerinden “çocuklarınız dindar olmazsa tinerciler gibi
suça bulaşır” demektedir. Zira “tinerci-suç-öğrenci-ateist” izleği toplum
üzerinde irkiltici bir zihni aura yaratmakta, medyanın 30 yıldan bu yana
muhalif öğrencileri en ufak protestoda suça bulaşan nesiller olarak manşetlere
taşıması bu aura için yeterli zemini sunmakta.
“Muhafazakar ve dindar” nesillerin yetişmesi neoliberal sistemin
rızaya dayalı devamlılığı ve ivmesi yüksek bir hızda inşası açısından ihmale gelmez
bir görevdir. Kaldı ki kamu alanının mukaddesatçı- muhafazakar-dindar omurgası
devletin bekasını da bu göreve sıkı sıkıya bağımlı kılmakta, tarihsel
bilinçaltı aksi durumda risklerle karşılaşılacağını hissettirmektedir.
Risklerin bertaraf edilmesi ideolojik aygıtların sarmalından
geçerek iktisadi formasyona uygun zihni yapı inşa etmiş nesillerin
yetiştirilmesine bağlıdır. Kamusallığın egemenlik alanı ve sivil alanın
hegemonya alanı, başat ideolojik aygıtın “din” olması ve “dindar nesiller”
yetiştirilmesi stratejisinde birbiriyle
örtüşür. Dolayısıyla devletin omurgası ve sivil alanın omurgası tek bir bütün
oluşturur. O omurga “muhafazakar ve dindar” nesillerdir.
***
Ecinniler’de ateist,
nihilist, sosyalist gençlerin halk üzerindeki etkisi giderek yayılarak,
itirazlar yükselip köyler ateşe verilmeye başlandığında, Dostoyevski, “Tanrı” inancına sahip nesiller yetiştirmekle
görevli Çarın valisine şunu söyletir. “Ateş artık kulübelere değil insanların
ruhuna işlemiştir.”
Rusya’da ruhlara işleyen o “ateş” devrimle sonuçlandı. İşte bütün
çaba, o “ateşin” kulübelerle sınırlı kalması, ruhlara işlememesi. Veya o
“ateşin” ruhları ele geçirmesi.

Düşüncelerimde yalnız olmadığımı gördükçe birazda olsa teselli buluyorum. Bu kadar sert bir konuyu çok akıcı ve güzel işlemişsiniz. Başarılar dilerim.
YanıtlaSil