Ece Temelkuran, Bir Ankara Polisiyesi ve Zalimliğin Sıradanlığı
![]() |
| - BURAK ESEN - |
Geçtiğimiz aylarda, son dönem popüler diline de, bir Ankara polisiyesinde gördüğümüz üzere muhalif popüler kültüre de sirayet eden bir soru sordu Ece Temelkuran. Soru sorulduğu günden bu yana gündemde olmasına rağmen, kısa süre önce bir dizide replik olarak tekrarlanması bu yazıya sebep oldu. Haziran ayında bir televizyon programında dile getirilen soru, şuydu; “Siz nasıl bu kadar zalim oldunuz; ne zaman oldunuz?[1]”
Gerçek zamanlı, stüdyoda oturan bir muhalife karşı, son derece somut bir soruydu; belirli bir bağlama oturuyordu. Sonra yazarın kendisi de çeşitli yazılarda bağlamı genişleterek[2], etik olarak kabul etmek istemediği “zulmün sıradanlığı”nı sorgulamaya doğru yol aldı. Belki duyanların ya da görenlerin bir an için kendini sorgulamasına, ya da boyun büküp “kadın haklı beyler” nameleriyle anlık muhasebeler yapmasına sebep oldu bu sorular; an geçince, tekrar işe güce koyulmak üzere.
Tarih ve edebiyat, özellikle de irfanı hür, vicdanı hür yeni nesiller için hazırlanan resmi tarih ve edebiyat kitapları, böyle en üst perdeden vurucu metinlerle ya da tarihi öykülerle bezelidir. Alışıldık olduğu üzere, karşı pencereden bakarsak, muhalefetin tarihi ve edebiyatı da bu pek maharetli şablondan azade değil; hatta, muhalefet, ezilmişliğin hıncıyla daha bir ağdalar, daha bir parıldatır süslü cümleleri, damarlardaki kanı tutuşturan büyük söylevleri.
Hangi tür heyecan, bilinç ve aidiyet kotarılacaksa o metinlerin, o sözlerin içlerinden, bilinir ki birlik beraberlik de devrim de, linç de kalabalıklar arasında doğar; ve tam da büyük, ve bacaklara, kollara, akıllara derman veren patlayıcı kelimeler eşliğinde. Bunu en iyi bilenlerden biri olan Nazi Propaganda Bakanı Paul Joseph Goebbels, tam da bu yüzden, yeni bir kitle dili yaratmaya adar yeteneğini; “coşkulu ve kışkırtıcı bir ifade tarzının başlangıcı olan yepyeni bir sanatsal üslup[3]” olarak tanımladığı, milyonları harekete geçirecek ve Nazizmi egemen kılacak bir dil.
Sanal kamusal alana – en azından bilinçaltında – seslenmeye çalışan bir slogan haline gelmekte Temelkuran’ın tehlikeli sorusu da. Ne ki, her patlayıcı dilsel eylemde karşımıza çıkan soru şudur; dil bir hakikat çabası, etik bir ilişki çabası olarak mı yoksa bir iktidar aracı olarak mı kurgulanacak?
Çok farkına varılmadı belki ama, - bir kere sorulduktan sonra sahibini de her anlamda aşan - soruyu tehlikeli kılan tam da sorunun dönüşlülüğüydü. Gramer açısından değil; etik içedönüşlülük potansiyeli olan bir soru bu; sloganlaştırılan diğer birçok patlayıcı fikrin, sorunun, cümlenin içinde taşıdığı potansiyeli çok güçlü bir biçimde taşıyan bir soru. Herhangi bir anda; bir ayna karşısında, yatakta ya da eller direksiyonda; “siz” rahatlatıcı ve dünyayı yaşanır kılan öznesinin, “biz”e dönüşüvermesi için gereken her şey gizli sorunun formülünde.
Bir Ankara Polisiyesi
Ne ki, derin mi derin bir sömürü ilişkisinin birkaç dakikada ve görüldüğü kadarıyla, bir rakı masasının bekası için, (anlaşılan) bir telefon sayesinde çözüldüğü bir dizi sahnesiyle[4]; yalapşap bir senaryo kurnazlığıyla, bu soruyu da popüler kültürün en güzel cümlelerinden biri olarak duvara asmak için bir adım daha attık; içini boşaltıp, iplere dizip, kurutup karşısına geçip seyrine baktığımız bütün potansiyellikler gibi.
Ana karakterin abisinin zalimliği, ana karakterin derin basireti ve vicdan muhasebe defterini pat diye açıveren etkili sözleri nedeniyle, daha doğrusu bunların yüzü suyu hürmetine, tedavi ediliverdi. Ağrısız sızısız, basit ve hesaplı bir estetik ameliyat gibi; bir nesil öncesi buna bugün sünnet yarın deniz, derdi.
Sahneyi bilmeyenler için aktarmakta fayda var; dizinin ana karakterinin abisi bir alışveriş merkezinin (dizinin vermeye çalıştığı izlenime göre hiçbir işten anlamayan) müdürlüğünü yapmaktadır. Abi, daha ucuz bir taşeron firmayla anlaşıp maliyetleri düşürmek için halihazırda sözleşmeli olan taşeronu, böylece de yaklaşık yüz kişiyi işten çıkarır. Ancak, işçiler kaderlerine razı olup boyunlarını büküp sahneyi terk etmek yerine, işlerini geri isterler, eylemler yaparlar ve alışveriş merkezinin prestijine darbe vuracak “çirkin” görüntüler ortaya çıkar. Kısa keselim; ana karakter olaya kendi meşrebince el koyar ve ana karakterin evinin önünde yaşanan “benimle bir daha rakı içme abi” özetli tartışma sahnesinin akabinde, işçilerin işe iadesi kararı çıkar. Sonraki sahnede, ana karakterin evinde, gülücükler saçılmakta ve rakılar yuvarlanmaktadır.
Tam da modern dünyanın bahşettiği hayatın prototipidir bu sahne. Bu sadece bir dizi senaryosu değil; hayatın “siz” değil, “biz” açısından gidişatını son derece basitçe ve kısaca özetleyen bir sahnedir. Her şey telafi edilir; bu dünya acıların, vicdanen kendini cezalandırmanın, huzursuzluk duygusunun değil; aksine tam da bunların reddinin belirlediği bir dünyadır. Pürüzlü yüzeylerin ovmadan, çizmeden giderildiği, çözümlerin (basit çözümlerin) ve yalan üzerinden bina edilen bir mutluluğun dünyasıdır.
Zalimliğin sıradanlığı
Ece Temelkuran bu soruyu kanlı canlı birine sordu; bir televizyon programında, karşısında hükümetin savunusu yapan bir izleyici vardı ve zaman ve mekan içinde soru hedefini bulduğu ölçüde yakıcıydı. Ama bütün sosyal medyanın ve bir ölçüde muhalefetin, hatta – hiç zannetmem ama - belki Temelkuran’ın aksine, soruyu ve soranı kutsamadan altını çizelim ki, siz öznesinin tek gerekli ve geçerli olabileceği andı sorunun ilk kez sorulduğu an. Zira, bir kez dile getirildikten sonra, artık cümledeki öznenin soruyu dile getirme cesaretini –ya da vicdanlılığını- gösteren herkesi kapsayacak şekilde “biz”e dönüşmesi, bu tür bir sorunun temel varoluş koşuludur.
Bu tür bir açılımı, o programdan birkaç gün önce Temelkuran da dile getirmişti: “Hepimizin içinde bir zalim var. Ben kendi içimdeki zalime karşı zalim olmak istiyorum. Bunu deniyorum[5]”. Aynı yazıda Emre Kongar’a referansla, zulüm yapan insanın toplumsal normlardan sapan davranışlar değil, tam tersine ait olduğu kültürün ve alt kültürün doğru ve meşru saydığı davranışlar gösterdiğini yazar. Mesele tam olarak budur; Iris Marion Young’un sınıflandırmasını takip edersek, her tür sömürü ilişkisi, marjinalleştirme, güçsüz kalma/bırakma, kültürel emperyalizm ve şiddet[6], zulmün her gün karşılaştığımız, ama iyi gizlenmiş ya da “biz”e dokunan biçimlerini görmek için çaba göstermediğimiz, yüzleridir.
Hukuksuzlukları dile düşen tutuklanmalar, protestolarda hayatını kaybedenler ya da yürütmenin başının kişisel nefret söylemlerine maruz kalanlar zulümle doğrudan karşıya karşıyadırlar. Bu, en azından kimileri için en görünür yüzlerinden bazılarıdır zulmün. Ancak, sadece toplumun değil, bütün bir küresel toplumsal ekonomik sistemin ve zamanın norm ve değerlerinin belirlediği ve görünmez kıldığı sayısız zulüm ilişkisinin çözülebilmesi için, sorunun öznesi herkesi kapsayacak biçimde değişmeli ve bu değişim “biz”in etik dönüşümünü de beraberinde getirebilmelidir.
Yoksa bu tür bir soru orijinal haliyle kaldığı takdirde, iki olası sondan her ikisi de bekler onu. Önce ve aslında görmek isteyene çok açıkça, her türlü muhalefet tarafından her türlü iktidara karşı kullanılmaya teşne, ama sırf bu yüzden bütün etik vasfını yitirmeye aday -giderek kuruyup solacak- bir sözcükler yığınına dönüşmekle lanetlenmiştir zira. İlk bakışta muhalifin sorusudur bu; bugün AKP hükümetine, dün askere, Salı günleri başka bir ülkeye karşı savrulabilir. Bu, “ezen ve ezilen kategorileri anlamsızdır, hiçbir şey anlatmaz; dünya parçalı bulutludur” demek değildir. Ne var ki, ezen ve ezilenlerin olduğu bir dünyayı, iyi niyetle, vicdanla, dönüşlü bir etikle sorgulamak başka şeydir, zamandan ve mekandan bağımsız olarak hemen her şeyi içine almaya muktedir amorf kategoriler yaratarak ya da yaratılmasına bir şekilde katkıda bulunarak söylenen sözlerin, entelektüel vaazların, -zamanla- sırf yaratılmış kategorilerin izdüşümleri haline gelmesine sebep olmak başka şeydir.
Bu, sırf kadın olduğu için, misal, kadına pozitif ayrımcılık yapmak, sırf zenci olduğu için zenciye güler yüz göstermek, sırf çocuk olduğu için çocuğun refahını ve uygun yetişme şartlarını gözetmek gibi, son derece liberal ve birileri eşitsizliklere ve adaletsizliklere sondaj yapma cesaretini gösterene kadar somut durumda iyileştirmeler yapmakla iktifa edecek bir bakış açısının sonucudur. Çaba son derece değerlidir; meğer ki olası bir sondajın önünü kapatmasın. Buradaki ve ne yazık ki hayattaki temel sorunsallar “sırf” ve “meğer ki” üzerinden şekillenir. Bu, lafzına bakarsak, Temelkuran’ın da “biz bir zamanlar kaybeden takımları tutardık[7]” ifadesinde epeyce açıktır.
Kaybeden takımları tutup tutmamak hayati bir meseledir; ama sırf kaybeden takım olduğu için bir takımı tutmak ehvense, sosyal yardıma muhtaç insanlar için elimizden geleni yapmak, dilencilere sadaka vermek, ya da kapıcının çocuğuna bir bayram sabahı yepyeni -ama ucuzundan- ayakkabılar hediye edivermek de ehvendir. Ama, eşitsizliğin norm, adaletin hukuk, eşitliğin modern liberal eşitlik olarak kurgulandığı bir dünyada, bu alışkanlık böyle yerleşir giderse, ki gitmektedir ki ezilenler sırf ezildikleri için, bir moda akını halinde, tutum tutum tutulmaktadır, bu takımı kim eziyor, bu adam niye dileniyor, bu kadın neden bu yardıma muhtaç soruları için gerekenler arkaik bir dilin parçaları haline gelecektir. İşte bu da ikinci olası sona götürür bizi. Başkomiser bize açık seçik bunu anlatmaktadır.
Anlatılan şudur; orijinal haliyle kaldığı takdirde bu sorunun ikinci olası sonu, bir cerrah inceliğiyle popüler kültür diline dikiliveren, gözlerimizi yaşartma vazifesi bulunan adaletsizlikleri, yüreğimizi ferahlatma görevini yerine getirerek çözüveren sihirli bir formül haline gelmektir. Zulmün, zalimin cümle içinde kullanıldığı her yere yakışır kısacası; o zulüm, o zalim bizden uzak bir gramer formülüyle kurulup kurulup durdukça.
Zulüm ve zalim, içinden çıkılamaz bir etik çelişkinin en yüksek düzeye ulaştığı an iyice görünür hale gelir; bu anda en iyi kılık değiştirmesini bilen zalimi bile teşhis etmek kolaydır. Bir anda John Carpenter’ın “They Live” filminde buluruz kendimizi; gözlüğümüzü takar ve adalet dağıtmaya başlarız. Ama takdir edersiniz ki, hayat Bir Ankara Polisiyesi kadar olmadığı gibi, başka bir film senaryosu kadar da basit değildir. İşte bu basit olmayış, basitliğin sadece basitlik değil, aynı zamanda bir unutma, bir boş verme eylemi olduğu tam anlamıyla anlaşıldığı anda, o sorudaki gizli “biz” öznesi, karşımızda tüm çıplaklığıyla belirlemeye başlar.
Başka bir dille söyleyecek olursak; hayat aslında bir prensip problemi üzerine inşa edilmişken, modern insanın eşik algısı onu bir limitler sorunsalına çeviriverir. Örneğin, hiç kimseye araba kullandığı için zulmetmekte, hatta cinayet işlemekte olduğunu kabul ettiremezsiniz; ancak birinin belirli bir anda ölmesi gerekir hukukun ve gerekiyorsa modern etiğin işletilmesi için. Bir termik santral, misal Yatağan’da ise başka bir yerdekine göre daha meşumdur; ya da Nijerya Shell’in ve Meksika Körfezi BP’nin en çok yaklaştığı zaman-mekandır saf kötülüğe. Hindistan’da çocuk işçilerin sömürüldüğü gazetelerde çıkmamışsa kullandığımız markanın cennetten çıkma olmadığını iddia etmek en iyi ihtimalle paranoyadır.
Yeteri kadar anlaşılır değilse, çağa uygun bir metafor kullanalım; hepimiz zinhar domuz yemeyen ama kuzunun soframıza nasıl geldiğini -sezsek de- kurcalamayacak denli modernleşmiş Müslümanlarız. O yüzden kaygıya mahal yok; içinden çıkılamaz etik çelişkilerimiz artık kendilerinden kaçamayacağımız kadar yüzeye çıkana dek kimse omzumuzdan tutup da sarsmayacak bizi. Kim, suç ortaklarımız mı cüret edecek buna?
Nazizmin ve faşizmin modernitenin zorunlu sonuçları oldukları iddia edileli çok olmadı; belli bir entelektüel çevre için çok basit bir gerçek haline geldi hatta bu varsayım. “Kötülüğün sıradanlığı” da çok daha derin bilişsel yetiler sağladı. Ama, bütün bunlar, bu siyasal formlar tarihsel olgular haline geldikten, geçmişte donduktan sonra oldu; burada sezdirilmeye çalışılan sorun ise geçmişle değil gelecekle ilgili.
Anlaşılan çoktan kaybettiğimiz ve kaybetmiş olmaktan da mutlu göründüğümüz bilgi-malumat ayrımı ve bilginin yaşama değip değmediği sorunsalını çözmek için yeni bir atılım yapmadıkça, “siz” üzerinden kurulan cümleler dilimizi ve öteki kavramı üzerinden kurulan bir siyaset anlayışı bizi belirleyen en temel faktörler olarak kaldıkça, gerçek dersleri almamayı sürdüreceğiz.
Öyle görünüyor ki, yeni bir hakikat tasarımı ve etik anlayışı için çaba göstermediğimiz takdirde, kötülüğün ve zulmün sıradanlığı entelektüel ahkam kesmecilik ve muhalif bir kötülemecilik pratiği olmaktan öteye geçmeyecek.



YORUM YAZIN