Header Ads

Madencilerden Kalan Takımlar

- TANIL BORA -

Cem Karaca’nın şarkısında söylediği gibi: “Maden ocağının dibinde / Hava yok ışık yok”tur: “Maden ocağının dibinde / Besin yok karın yok / Maden ocağının dibinde / Oğlun bile yok…” Oğullar vardı aslında: 19'uncu yüzyılda küçücük çocukları yerin yedi kat dibine yollamışlardı. Latin Amerika ve Afrika’da hâlâ madenlerde çocuk işçilik istisna değildir. Çocuk-yetişkin fark etmeden, bu 'sektör' çok yerde ve çok uzun süre, bir 'iş cinayeti' aygıtı olarak işledi.

Maden işçileri, dünyanın her yerinde, işçi sınıfı hareketinin de önemli bir 'sektörü' oldular. Ağırbaşlı, ayağı yere basan –hatta yerin altına uzanan-, sağlam, bir kalkıp yürüdü mü kolay durdurulamayan bir kolu oldular işçi hareketinin. Ölümle burun buruna çalışmanın getirdiği tevekkülün, silahların üzerine yürüyen bir serdengeçtiliğe döndüğü anlar oldu tarihte. Çalışma arkadaşlığı, onların hayatında can yoldaşlığı demekti doğrudan doğruya; her günkü emekleri, aynı zamanda dayanışma emeğiydi.

Maden işçilerinin can verdiği futbol takımları, işte bu karakterin folklorunu yarattılar. 20'nci yüzyılın başında, 'burjuvaca' buldukları 'inceci' oyuna karşı 'erkek gibi', sert, fedakârca ve dayanışmalı takım oyununu öne çıkartan 'işçi futbolu' stili, -saha çizgilerinin kömür tozuyla çizildiği üzerine is çökmüş ilkel sahalarda-, onlar tarafından geliştirildi, diyebiliriz. Almanya’da üretilen klişenin söylediği gibi: 'Futbol, siftinmenin başka araçlarla sürdürülmesi' idi onlar için.

Böylece yer altından yer üstüne çıkıyorlardı. Futbol elbette bir oyalanma vesilesi; fakirliğe, ise pasa, öksürüklü, astımlı, veremli günlük hayata azıcık eğlence katmak için bir imkândı. Aynı zamanda, madencilerin tribününü doldurduğu, içlerinden yetenekli oğlanların formasını giydiği (ve maden işinden yırttığı!) bu kulüpler, işçi ve madenci kimliğinin gurur kaynaklarıydılar.

Madenci kulüpleri, futbol romantizmi içinde kendine mahsus bir başlıktır. Meksika’da 1901’de göçmen maden işçileri ve teknisyenlerince kurulan, hemen peşinden yerli işçileri de 'istihdam eden' Pachuca Athletic Club, ülkenin ilk futbol kulübüydü. Doğu Avrupa’nın reel-sosyalist rejimleri sırasında, madenci gururunu bürokratikleştirerek donduran kulüpler kuruldu: Shakhtar Donetzk, Gornik Zabrze – 'Shakhtar' Ukrayna dilinde, 'Gornik' de Lehçe, 'madenci' demek. Gornik Polonya’nın en çok şampiyonluk kazanmış kulübü, Shakhtar Dinamo Kiev’le beraber Ukrayna’nın iki önder kulübünden biri.

1980’lerden 1990’lere gelinirken, dünyanın birçok havzasında kömür madenleri iliğine kadar soyulup boşaltılmış, ayrıca yeni enerji kaynaklarına yönelinmişti. Avrupa’nın birçok geleneksel üretim havzasında madenler bir bir kapanmaya başladı. Madenlerin kapatılması ve madenci sendikalarının geriletilmesi, Thatcher’in Britanya’sında, işçi hareketinin yenilgisinin timsali oldu.

Bu değişimin dramatik mekanlarından birisi olan Almanya’nın Ruhr havzası, kültür endüstrisinden medet umdu. Çöken kömür sanayinin geride bıraktığı izbeler, enkazlar kültürel işletmelere, stüdyolara dönüştürüldü, baki kalan dev tesislere bir 'enstalasyon' gözüyle bakılır oldu.

Futbol da kültür endüstrisinin gözde bir sektörü değil mi? Ruhr havzasının elinde iyi bir kültür endüstrisi hammaddesi vardı: Futbol kulüpleri. Öncelikle de köklü bir geleneğe yaslanan, olağanüstü popüler iki kulüp: Schalke ve Dortmund. (Dortmund’un sarısı biradan, karası kömürdendir!) Bu iki futbol kulübü, havzanın refah, gurur ve kimliğinin kaynağı olan madenlerin tasfiye olduğu bir zamanda, futbol endüstrisindeki gelişime başarıyla ayak uydurup buranın insanlarına gurur ve kimlik kazandıran 'markalara' dönüştüler.

Bugün 'madencilerin kulübü' diyemezsiniz tabii onlara. Büyük dededen kalma bir fotoğraf misali solmuş 'madencilerin kulübü' hatırası, bir pop imge olarak iş görüyorlar. Yine de belki, madencilerin yorgun ve kırık gururları için bir telafidirler.

Zonguldakspor’un yolu ise bambaşka… 19. Yüzyıldan beri Türkiye’nin geleneksel maden havzası olan Zonguldak’ın otantik futbol kulübü, 1945 yılında kurulan Kömürspor’du. Kömür işletmelerinin bütün tam zamanlı çalışanlarının (yaklaşık 30 bin işçi) zorunlu üye yapıldığı kulüp, 'işçi millî takımı gibi görülüyordu', emekli sendikacı Namık Aşçı’nın deyişiyle. Kömürspor 1966’da Zonguldakspor’a dönüştürüldü. Kömür işletmelerinde imzalanan toplu iş sözleşmesine konan özel bir hüküm, yasal spor kesintisinin Zonguldakspor’a aktarılmasını sağlıyordu. Bu kaynağın yanı sıra, futbolcuların ve teknik yönetimin maaşlarının, ayrıca tesis, işletme, ulaşım vs. giderlerin işletme tarafından karşılanması, 1960’ların ve 70’lerin koşullarında kulübe onu ayrıcalıklı kılan bir güç sağladı. Lacivert-kırmızılı takım, 1974-1988 arasında 14 yıl kesintisiz 1. Ligde oynadı. 1979/80 sezonunda üçüncü, 1981/82’de dördüncü olmayı başardı.

Zonguldakspor’un armasındaki çekiç-tokmak, madencilerin ve onların sendikalarının enternasyonal simgesiydi. Takımın başında, madenci kıyafeti ve baretiyle bir taraftar çıkıyor sahaya… Tribünde 'Vardır senin renginde şehit madenci kanı/ Başarılı ol ki sürsün yıllarca madencinin şerefi şânı' pankartı açılıyordu. Sezon başlarında futbolcular bir öğlen yemeğini işçi yemekhanesinde yiyorlardı. (Schalke 04 de yakın zamana kadar, sezon öncesinde maden ocağına indirdiği futbolcularına: “bakın siz yerin yedi kat altında siftinen bu adamları temsil ediyorsunuz” mesajını vermiyor muydu?)



Peki işçiler Zonguldakspor’la gerçekten ne kadar özdeşleşiyordu? Kendi de futbolculuk kariyerinden gelen, 2002-2007 dönemi Zonguldak CHP milletvekili Harun Akın, 1. Lige çıkıldığında, babasının ve arkadaşlarının, ücretlerden kulüp için yapılan kesintilerin artırılmasını istediğini hatırlıyor. Ne var ki birçokları da 'Hem bizim takım, hem zengin, niye para verelim' diyordu. Yıllarca kulübün malî sekreterliğini de yürüten Namık Aşçı, Zonguldakspor’un daha çok 'işletmenin' ya da 'şirketin' takımı olarak görülmüş olduğu fikrinde. Bu korporatist ve ikameci ilişki, başlı başına, Türkiye’nin işçi sınıfı kültürüne tutulan bir madenci feneridir.

12 Eylül 1980 darbesinin ardından kurumlaşmaya başlayan neoliberal rejim, Zonguldakspor’un da çöküşünü başlattı. Rejimin toplu sözleşmeleri dondurması, aidatların artırılamaması ve işletmenin maddî desteğinin tıkanmasıyla, kulübe 'sahip çıkan' işadamı başkanların dönemi açıldı. Ardından, yolsuzluklar baş gösterdi.

1987/88 yılında 1. Ligden düştükten sonra, 3. lige kadar yuvarlandı Zonguldakspor.

Bu arada madenciliğin tasfiyesi dönemi başlamıştı. 1978’de Zonguldak madenlerinde 90 bine yakın insan istihdam edilirken, bu rakam otuz sene sonra 11 bine düşecekti. Tasfiye süreci başladığında, 1990’ların başında bütün şehrin seferber olduğu bir büyük madenci direnişi oldu. Şehircek yola çıktılar, başkent Ankara’ya yürümeye başladılar. Geçici ve kısmî kazanımlar elde ettilerse de, tasfiye süreci durmadı.

Bu madenci direnişini yönetmiş olan Genel Maden-İş Sendikası Başkanı
Şemsi Denizer 1992’de Zonguldaspor’un yönetimini üstlendi. Kulüp canlandı, 2. Lige döndü, hatta 1. Lige dönüş şansını, bir maçta sarı kart cezalısı oyuncu oynattığı için kaybetti. Ancak madenlerin tasfiye süreci Zonguldak ekonomisini büzüştürürken, sendikanın da nefesi kesildi. 1990’ların sonunda ‘işi bırakan’ sendika, birkaç yıl sonra bir ara yeniden devreye girse de geçici bir toparlanmanın ardından yine düşüşün önüne geçemedi. Şu anda Bölgesel Amatör Ligde mücadele ediyor. Geçen sezon son maçta evlerinde yenilerek profesyonel 4. Lige çıkma şansını kaçırdılar. Birikmiş hayal kırıklığı yetmiyormuş gibi…

Altın çağlarındayken, 'işletmenin takımı' sıfatıyla, vilayetin kozmopolit nüfusunun herhangi bir 'yerli' kimliğine hitap etme potansiyeli düşüktü Zonguldakspor’un. Zaten o dönemin bir tribün lideri: 'Yerlisi olmayan bir şehrin kozmopolit taraftarlarıyız' diye tanımlamıştı kendilerini. Ancak, çöküntü bölgesine dönüşen havzada biriken hayal kırıklığını, toplumsal depresyonu ve tepkiyi temsil eden bir platforma dönüşebilirdi belki. 1990’ların ortalarından itibaren, böyle bir tepkinin ufak tefek belirtileri görülmedi değil: taraftarlarının taşkınlığı meşhurdu, şehrin öfkesi tribünlere yansıyordu. Mağduriyet duygusuna bağlı olarak işçi sınıfı kimliğine romantik bir ilgi artışı da eşlik etti buna. 'Dedem maden işçisiydi' diyen, övünçle 'işçi takımıyız' diyen genç taraftarlar çıktı. Tribünler kalabalıklaştı. Lâkin Zonguldakspor’un, Zonguldak’ın başını dikelten bir 'direniş' veya moral odağı olduğunu söylemek zordur. Kulüp, sosyal devlet çağının hazin bir hatırası olarak, romantik futbolseverlerin vefasına emanet gibi görünüyor.

Ben şimdi, Soma Linyitspor’un hikayesini dinlemek isterdim.

Tanıl Bora İletişim Yayınları’nda editör, Birikim Dergisi Yayın Koordinatörü. Radikal’de haftalık futbol yazıları yazıyor. Siyasal ideolojilerle ilgili yayınları dışında, futbola dair kitapları arasında Karhanede Romantizm (İletişim, 2006) ve Çizgi Açığı (Turgut Yüksel’le beraber, İletişim, 2013) bulunmaktadır.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.