Header Ads

İnsanın Dramı Toplumsallığından Gelir

- BAŞAR BAŞARAN -
‘zaten çoğu zaman kendinizi en fazla saldırıya uğrayan aidiyetinizle tanımlamaya eğilimlisinizdir; kimi zaman bu aidiyetinizi savunacak gücü kendinizde bulamadığınızda onu gizlersiniz, bu durumda o sizin içinizin derinliklerinde kalır, gölgeye sinip ödeşme saatini bekler; ama ister sahip çıkılsın ister izlensin, ister fazla açık etmeden ya da gürültüyle ilan edilsin, kendinizi özdeşleştirdiğiniz kimlik odur.’

Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler...

KİMLİK 
BOSTANCI
Doksanıncı yaşının bitmesine üç gün vardı. Balkon masasının üzerine yaydığı Milliyet Gazetesinin bulmacasını çözüyordu. Bir an kafasını kaldırdı. ‘Hıdır Efendiden biraz para istemeli’ diye düşündü. Burnunu iz yapacak kadar sıkan gözlüğünü çıkardı, gözlerini ovuşturdu. Manolyalarına gülümseyerek baktı. ‘Büyüdüler ayol !’ Zaman zaman kalbi teklese de zihni zehir gibi çalışıyordu. Cumhuriyet’in iktisat fakültesi mezunu ilk kızlarındandı. Atatürk’e aşık olmuş, tıpkı onun gibi mavi gözlü bir adamla evlenmişti. Otuz yıla yakın iktisat müfettişliği ve bir on yıl belediye reisi hanımlığından sonra kırk yıldan beri emekli ve duldu. Bostancı’daki bu küçük ev, kışları Şişli’de geçirdikleri eski günlerde yazlığıydı. Oğlu paraya sıkışınca kışlığını satmış, işte burada yaşayıp gidiyordu. Her aldığı üç aylığını kapıcısı Hıdır’a verir, sonra ondan haftabaşlarında harçlık alırdı. Hem Hıdır’ın toplu paraya ihtiyacı ondan çoktu hem de evde para bulunmasından rahatsız oluyordu. Hıdır’ın ise işlerine akıl, sır ermezdi. Malatya’dan geleli otuzbeş yıl olmuş, geldiğinden beri de bu apartmanda kapıcıydı. Dört kızın ikisini İmam Hatip’e göndermiş, birisini düz liseye, diğerini ise okutmamıştı. En küçüklerini de geçen yaz evlendirmiş, rahatlamıştı. ‘Hep yolsuz şu gariban da be amaan’ diye iç geçirdi.

Tam o sırada sokağın başındaki caminin hoparlöründen öğlen ezanı okunmaya başlamıştı. ‘Hah’ dedi başını sallayarak ‘Bu sıcakta bir bu eksikti şimdi.. Şuna bak nasıl da yırtıyor kendini.. e yırtacak.’ Günlerden Cuma’ydı. Bir kaç dakika içinde arka arkaya cadde üzerinden, mahalle aralarından ve onun bahçesinden geçerek camiye giden bir sürü insan karşısında belirdi. ‘ Her işi bitirdiler de namazları kaldı’ Yüreği sıkışmıştı. İyice kıstığı gözleriyle kalabalığa öfkeyle bakıyordu. Ayak takımının had bilmezliklerinden oldum olası haz etmezdi. Tozlu ayakkabılarıyla, traşsız suratlarıyla, çirkin ve başıbozuk şu grup, sinirlerini büsbütün bozuyordu. Şimdi yanında birisi olsa ona dönüp ‘Şu sürpüntülere bakın yahu.. Arabistan gibi olduk azizim’ derdi. Yalnızlığını fark etti. Ne halde geldik böyle diye düşündü. Şu dışarlıklıların İstanbul’u ile kendisininki arasındaki fark onu kahrediyordu. Oysa gençliğinde ne güzeldi İstanbul. O vakit bu ticanilerin esamesi okunmazdı. Herkes birbirine benzerdi. Devlet memuru olmalarına rağmen hemen her hafta rahmetli ile bir gece kulübüne gidebilirlerdi. Tepebaşı, Kristal, Maksim, Kulüp 12, ne günlerdi azizim. Yazları Kavak’ta kiraladıkları yalı dairesinin udi sahibesini, paşa babasını, amiral dayısını, bir bir düşündü. İyi ki görmediler bu günleri diye hüzünle söylendi. ‘Her yanı ele geçirdi bunlar, ne olacak böyle bilmem.’ Her gece haberlerden sonra tansiyonu çıkıyordu. ‘Baksana, orduyu bile tefe koydular’ Bir Mustafa Kemal daha gelecek de ancak düzelecek. Bir elini ‘geç bunları’ der gibi salladı. ‘Bitmiş bu iş.’ Sinirle yerinden kalktı. İçeriye girdi. Sesi kısık televizyonun önünden geçerken badem bıyıklı politikacılardan birisinin yine konuştuğunu gördü, durdu. Adamın yanında duran başörtülü karısına bakakaldı. ‘Hasbünallah ve ni'melvekîl.’ Şimdi orada birisi olsa ‘ Ayol, ne hevesli, ne arsız şeyler bunlar’ derdi, ‘Şuna bakın yahu pişmiş kelle gibi.’ Doksan yıllık ayaklarını sürüyerek yavaş yavaş mutfağa girdi. Hıdır’ın karısının pişirip bıraktığı bamyayı buzdolabından çıkardı. Isıtmak için ocağa koydu.

***

FERİKÖY
O gün dükkâna gitmedi. Hayır, uyuya kaldığı için değil. Bilakis gün doğana kadar gözünü hiç yummamıştı. Balkonda sayısız sigaralar içerken, televizyona boş boş bakarken ve salonda öylece otururken aklından çıkmayan bir tek şey vardı. Kafasının içine sığdıramadığı, bir türlü kabullenemediği bir keder, öfke ve isyan. Fasılalı olarak aklına her geldiğinde üzüntüden nefesini kesiyor, yüreğindeki kahırdan kaçmak için kaldırıp kendisini duvarlara vurmak istiyordu. Bütün gece dolandı durdu. Ancak sabah ezanı okunduğunda artık bitap düşerek uykuya dalmıştı. Babası uyandığında onu kanepede iki büklüm yatarken görüp üzerine ince bir hırka örttü. Oğlunu bir müddet seyretti. Başucundaki ağzına kadar dolu kültablasını kaldırdı. Gözüne ışık gelen yerden perdeyi kapattı. Salonun kapısını çekti. Ne gördüğünü şimdi hatırlamıyorsa da annesi seslendiğinde rüyasının en güzel yerindeydi. ‘Sevan !’... İrkilerek uyandı. ‘Tamam’ dedi. Boğazı kurumuş, ağzının içi çamur gibiydi. Kahvaltıya babası, kız kardeşi ve annesi oturmuşlar, tek kelime konuşmadan mutfaktaki küçük televizyonda yedi haberlerini dinlemişlerdi. Evdeki katran gibi matem havasının sebebi haberlerin de birinci sırasındaydı. Hrant’ı öldürmüşlerdi.

Bu sabah, birilerinin yüzüne bakmaktansa televizyona bakmak ona çok daha kolay geliyordu. Aldatılmış olduğunu düşündüğünden şaşkın ve yorgundu. Böyle bir şeyin olabileceğini düşünmediği için ise tedirgin ve korkmuştu. Ailecek bir yandan polisiye bir film izler gibi cinayetin izini süren haberleri umutla takip ediyorlar, bir yandan da önemli insanların onları büsbütün kızdıran taziye sözlerini dinliyorlardı. Hrant’ın da defalarca misafir olduğu şu daracık mutfaklarında şimdi dostlarının ekrandaki cansız vücuduna, altı delik ayakkabısına bakıyorlardı. Arkasına yaslandı. Başını yukarı kaldırdı. Gözlerini mutfağın içinde dolaştırıyordu. Hrant’la orada yaşadığı herhangi bir anı eksiksiz olarak hatırlamaya çalışıyordu. Yuvarlak küçük bir yemek masası, tepesinde ise oturduğunda başıyla aynı hizaya gelecek kadar alçak bir lamba vardı. Mutfağın balkon denemez ya, bir çıktısı vardı. Yemekte yakın bir misafir olduğu zaman masanın yanına açtıkları şu eski sandalye, orada duruyordu. Herhalde Hrant’da onda oturmuştu? Olabilir diye düşündü. Sofrada kızartma vardı. Patlıcan ve biber. Yaz günüydü zahir. Topik ve dolma tabii. Hrant ile birer duble rakı mı içmişlerdi. Hatırlayamadı. Öyle gibi hatırlamak daha çok hoşuna gitti. Yine bu televizyon açıktı. Kim vardı o vakit? Çiller mi, Demirel belki de. Ne fark eder? Ona sövmüşlerdi birlikte. Çok gülmüşlerdi. Bir ara kendisini Hrant’a ispat etmek için herhangi bir konuda her zamanki gibi onunla zıtlaşmıştı. Onu bu meselelerde ılımlı olmakla suçlamıştı. Hrant’ı Türkler ile ilgili düşüncelerinde yumuşak buluyor ve böyle yemeklerin bir anında mutlaka eleştiriyordu. O gün Hrant, bir yerlerden yeni mi gelmişti? Çıkaramadı. Ama üzülmüş gibiydi. Bana mı kızgındı yoksa diye düşündü. Neden olduğunu hatırlayamadı. Ama Hrant’ı kendisine kızgın hatırlamak hoşuna gitmedi.

Gazetesinde yazmak istediği aklına geldi. Bir türlü ona bunu açamamıştı. Ne yazdıklarını gösterebilmiş, ne de yazdığını söyleyebilmişti. ‘Geçti, gitti’ diye dudaklarının arasından fısıldadı. Ayağa kalktı. Tabağını masadan kaldırdı. Sigarayı ağzına götürdü, televizyona korkuyla bakan kız kardeşini fark etti. Balkona çıktı. Soğuk, çok soğuktu. Apartman boşluğuna, güvercinlere ve karşı evlerdeki yanık mutfak lambalarına baktı. Televizyondaki spiker günün programını veriyordu.

‘ Saat 11’de Şişli’deki Agos Gazetesi’nin önünde yapılacak olan törenin ardından’

Saatine baktı dokuzdu. Sigarasını atıp içeri girdiği sırada televizyon birilerinin kolunda zorlukla yürüyebilen Rakel’i gösteriyordu. Annesi bir çığlık attı, ağzını kapatarak mutfaktan dışarıya fırladı. Doğup büyüdüğü Feriköy ona bu Ocak ayından sonra bir daha hiç kendisine aitmiş gibi görünmeyecekti.

Başar Başaran

Twitter.com/nobasaran
basarbasaran@hotmail.com

*Başlık, Kemal Tahir'in bir sözüdür.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.