Header Ads

“Fikir Üreten Fabrika” TÜSİAD, Eğitimi Nasıl ve Neden Neoliberalleştirdi?

- KEMAL İNAL -
24 Ocak 1980 kararları ile serbest rekabete dayalı piyasa ekonomisine geçen Türkiye’nin sosyal yapısı da hızla değişmeye başlamıştı. Ama bunun öncesinde farklı bir ara dönem yaşanmıştı: Sözde demokrasiye geçiş döneminde (1980/83) eğitim, askerlerin kafasındaki otoriter bireyi (asker kafalı Türk) yetiştirmek için yeniden tasarlandı. Ama muhafazakâr Özal, piyasa ekonomisi için bu tipin (yeterince) iş görmeyeceğini hemen anladı ve eğitimin neoliberalleştirilmesi adımlarını atmaya başladı. Kamusal eğitim sisteminin öncelikle görevinin piyasaya işgücü yetiştirmek olduğunu önce Özal kabul etti. Ne var ki, Özal’ın siyaseten yozlaşmış rejimi 1980’lerde bu hedefi tutturamadı. Bunun üzerine TÜSİAD, alarm zili çaldı; 1990’da başta eğitim dünyası olmak üzere birçok çevrede deprem etkisi yaratan Zekai Baloğlu imzalı raporunu yayımladı. Bu raporda, kabaca kamusal eğitim sistemimizin birçok açıdan “çağdaş” gelişmelerin (fırsat eşitliği, kalifiye eleman ve ara işgücü ihtiyacı, tam okullulaşma, teknolojiye dayalı eğitim, okul öncesi eğitim vs) gerisinde kaldığı ve reformdan geçirilmesi gerektiği ileri sürüldü. Sonra bu raporların ardı arkası kesilmedi.

1990’dan sonra hemen her konuda rapor yazdıran TÜSİAD, 14 adet de eğitim üzerine rapor sipariş etti. İlginçtir, bu eğitim raporlarını yazanların çoğu ya eski Marksist veya solcu ya da yeni feminist ve liberal idiler. 1990’dan bu yana eğitimde başta hükümetin, sonrasında liberal STK’ların ya da neoliberal aktörlerin söz konusu yayınlarında ne yazıldı, ne düşünülüp uygulandıysa, hemen hepsinde TÜSİAD’ın izlerini görmek mümkün. Kısacası, Türkiye’de kamusal eğitimi iflas noktasına getiren hamlelerin düşünce (kuramlaştırma), organizasyon (örgütsel atılım) ve planlaması tümüyle TÜSİAD’a mal edilse yanlış olmaz herhalde. Hükümetler ve MEB sadece icracı olmuştur.

O halde bu noktaya neden ve nasıl gelindi?


LİBERAL KALKINMA VE YERLİ BURJUVAZİNİN SAHNEYE ÇIKIŞI
Bilindiği gibi daha Cumhuriyet kurulmadan birkaç ay önce toplanan İzmir İktisat Kongresinde liberal yolla kalkınma kararı alınmıştı. İttihat ve Terakki döneminden beri milli burjuvazi yaratma hedefini olduğu gibi devralan Cumhuriyet kadroları, biraz kalkınma ama çokça da gayrimüslim burjuvaziyi tasfiye etmek amacıyla ekonominin önce millileştirilmesini, sonra da ulusal bir burjuvazinin yaratılmasını amaçlamışlardı. Bu amaç doğrultusunda gayrimüslimlerin mülksüzleştirilmeleri ve yerlerinden edilmeleri süreci 1940’lara değin sürmüştü. Bu dönemde eğitime damgasını tümüyle vuran tek aktör devlet olmuştu. “Milli eğitim” içinde vatana sadık “çağdaş yurttaş” yetiştirme gayesine paralel işleyen okulların asıl hedefi, ekonomik değil, ideolojik olarak çerçevelenmişti. Bu süreçte daha rüştünü kanıtlayamayan yerli burjuvazinin devlete yol-yön gösterip eğitimde akıl vermesi olacak şey değildi. Okullarda öğretilen Türk milliyetçiliğinin içinde elbette çağdaşlık veya modernlik adına yüzü Batıya dönük, aklı ve bilimi esas alan, resmi vazifelerinin gayet farkında bir birey tipinin yetiştirilmesi söz konusuydu. Ama bu ideal Türk çocuğu, Batı terbiyesi ve talimiyle yetiştirilmesine karşın piyasaya dönük bencil bir aktörden ziyade gayet yerlici-kolektivistti: yerli malı kullanan, Aydınlanmacı, köy(lü)cü, kendini milletinin varlığı için adayacak kadar vefakâr vs. Haliyle ekonomide liberal yolla kalkınma, eğitimde bir liberalizme yol açmadı. Devletçi dönemde ise eğitim daha bir merkezi, otoriter ve milliyetçi bir hal aldı. Devlet, eğitimin üzerine olanca ağırlıyla çöktü. Yine de eğitimde daha sosyalizan bir takım denemeler yapılmadı da değil: Okuryazarlık kampanyaları, Halk Odaları, Halkevleri, Millet Mektepleri, Köy Enstitüleri vs.

1920 ve 1930’lar, hatta 1940’lar, Ayşe Buğra’nın da belirttiği gibi, her okuyanın devlet bürokrasisinde parlak bir geleceği tercih ettiği; haliyle ticaret ve iş hayatının ikinci sınıf bir meslek olarak görüldüğü bir dönemdi. Bütün bunlar 1950’den itibaren değişmeye başlar; önce BM’ye (1945), sonra NATO’ya (1952) üyelik ve ardından Marshall yardımlarıyla (1948-1952) birlikte Türk burjuvazisi, devletinin ardında Batı ile entegre olmaya başlar. 1950-60 arası yıllar ABD etkisinin her alanda hissedildiği bir dönem olur. Soğuk Savaş konseptine uygun olarak, Köy Enstitüleri kapatılırken İmam-Hatip Okulları yeniden açılır-aynı dönemde gerçekleşen ama tesadüf olmayan bir olgu. DP, asker ve sivil bürokrasiyi ihmal edince ilk askeri darbe gelir. 1960-1971 arası, bütün dünyada gelişen bazı özgürlükçü akımlar (feminizm, Marksizm, ulusal kurtuluş hareketleri, gençlik mücadelesi, özgür cinsellik arayışları vs.) eğitimde de yankı bulur. Okullar sınıfsal açıdan bir sorgulamaya tutulur; Marksist entelektüeller (Althusser, Baudelot, Poulantzas vd.) okul üzerine sınıfsal analizler yaparlarken liberal veya liberterler ise (örneğin Ivan Illich) toplumların pekala okulsuzlaştırılabileceğini ileri sürerler. Uygulamada ise başka bir şey ortaya çıkar; kimi ülkelerde öğrenci gençlik silahlanır, devrimci hareketler kampüslere damgasını vurur. 1971’de Türkiye’nin politize olan gençliğinin yarattığı ivmelenmeye düzenin iki temel yanıtı olur: Askeri darbe ve sermayenin sahneye çıkıp insiyatif alma girişimi (yani TÜSİAD’ın 1971’de kuruluşu).


DEVLET VE SERMAYE ARASINDAKİ ÇELİŞKİLER
TÜSİAD’ı 1980’lerden itibaren eğitimle ilgilenmeye ve eğitim raporlarını yazmaya iten en önemli gerekçe, kamusal eğitim sisteminin yetiştirdiği işgücünün yüksek rekabete dayalı küresel piyasalarda yeterince verimli ve etkili olmayacağı iddiası idi. Raporlara göre, ülke 1990’lardan itibaren küresel sahnelerde ulus ötesi şirketler için piyasalarda daha fazla sahne alacak bir işgücünden, teknik bilgi ve beceriden yoksundu. O halde ülkenin ulusal-kamusal eğitim sistemi reformdan geçirilmeliydi. Bu çerçevede 2002’ye gelinceye değin koalisyon hükümetleri TÜSİAD’ın görüşlerini AKP gibi/kadar tam anlamıyla uygulamaya koyamadı. Bu noktaya nasıl gelindi?

Türkiye’de burjuvazi uzunca bir süre devletten bağını koparıp kendine ayrı bir kimlik yaratma fırsatı edinemedi. Keyder’in de belirttiği gibi bürokrasinin asıl hedefi, bir yerli/ulusal burjuva yaratmak ve burjuva devrimi yapmaktan önce, devleti kurtarmaktı-Osmanlıdan bu yana gelen bir düşünce. Burjuvazi böylesi bir talepte bulunacak güçte değildi ama çıkarlarının farkındaydı; devleti birçok noktada eleştirse de, varlığı, zenginliği ve gelişmesini devlete borçlu olduğunun da hep bilincindeydi. Bu nedenle, Buğra’nın belirttiği gibi, vefakârlık mı demeli, Türkiye’nin büyük burjuvazisi kendini hala sınıf, çıkar, lobi gibi terimlerle değil, milli çıkarlarla ifade eder. Ama bu, bir süre sonra bir biçimde değişir, örneğin TÜSİAD kendini artık STK olarak tanımlar. Kendini STK olarak tanımlama, hem devletten bağımsızlaşma, onu eleştirme hem de sermaye birikim sürecinin daha liberal koşullarda gerçekleştirme isteğini gösterir.

Büyük burjuvazi gerek 1970’lerdeki krizde gerekse de 1980’lerdeki yozlaşmış apolitik siyasi dönemde devleti suçlar: 70’lerin sonunda hükümetteki Ecevit’in gazete ilanlarıyla yerinden indirilmesi; 1990’ların başında önce Özal’ın tasfiyesi ve ardından ANAP’ın tarihe gömülmesi. Devlet belirsiz, çelişkili ve popülist politikalar uyguladığı için sermaye birikim süreci sürekli kesintiye uğramaktadır. Ecevit, sol-sosyal politikalarla TÜSİAD’ın gözünü korkutmuş; Özal da yozlaşmış devlet idaresinin yarattığı sonuçlar-sürekli açık veren bütçe, yüksek enflasyon, artan işsizlik, hayali ihracat vb-nedeniyle sermayenin devleti daha etkili kullanabilmesini engellemişti. Kamu idaresinin yanlış yönetimi sonucu eğitim de burjuvazinin istediği bir yapıya bir türlü kavuşamıyordu-eğitime ve eğitimde yatırıma ayrılan bütçenin giderek düşmesi, öğretmen maaşlarının erimesi, kalifiye eleman yetiştirememe vs. Oysa demode olan eğitim sistemi reformdan acilen geçirilmeliydi: öğretmen yetiştirme sistemi çağdaşlaştırılmalı, okula devamsızlıklar azaltılmalı, okulu erken yaşta terk önlenmeli, eğitimde fırsat eşitliği artırılmalı, meslek liseleri piyasaya göre eleman yetiştirmeli, okul öncesi eğitim zorunlu yapılmalıydı vs.

Tüm bunlar ülkede daha güvenli yatırım yapma ve sermaye birikimi için isteniyordu. Eğitimdeki liberal reformların asıl adresi, eğitim-istihdam ilişkisine göre belirleniyordu. Hem kalifiye hem de ucuz işgücü ihtiyacı, şirketlerin yüksek rekabete dayanması için şarttı. Kalifiye olmayan ara işgücünün durumu nihayet Koç grubunu provoke etmiş ve harekete geçirmişti-“Meslek Lisesi Memleket Meselesi” adlı projeyle Koç grubu ‘elini taşın altına koymuştu’. Burjuvazinin eğitimin içine ve içeriğine müdahalesi okul içi yönetim, süreç ve uygulamalara değin uzanmıştı: Bazı büyük gruplar Şişli Endüstri Meslek Lisesinin içinde özel atölyeler kurup, kamuyu bu atölyeler üzerinden kendi meslek liseleri modeline doğru yönlendirmeye başlamıştı (Bu konuda Ergin Yıldız’ın Boğaziçi’nde yaptığı master tezi gayet açıklayıcı).


TÜSİAD’IN KURULUŞU: EĞİTİM BAĞLAMINDA BİR AÇIKLAMA
TÜSİAD’ı o dönemde kuran ülkenin en büyük sermaye gruplarının öncelikli dört temel hedefleri vardı: 1) “Karma ekonomik düzenin sürmesi, devletleştirmenin gündemden kalkması, 2) Fiyat kontrollerinin sona erdirilmesi, 3) işçi hareketlerinin, direnişlerin ve grevlerin sona erdirilmesi, 4) Can ve mal güvenliğinin sağlanması” (Berker ve Uras). Örgüt bu hedefleri şu ya da bu oranda hemen hemen tutturdu. Fakat TÜSİAD’ın başka dertleri de vardı: Örgüt ciddi bir imaj sorunu yaşıyordu ve bu nedenle reklam ve tanıtım yapmalıydı. Ama bunu yaparken de sınıfsal çıkarlarını savunmalı ve elit bir grup oluşturmalıydı (taşra burjuvazisinden, bilhassa TOBB’dan da kendini ayrı tutmalıydı). 1970’lerdeki karaborsa, vurgunculuk, tefecilik, aşırı fiyat artışlarından halk burjuvaziyi sorumlu tutmuştu. TÜSİAD ise bunun sorumlusunun kendisi olmadığını; kendisinin vergisini veren, ciddi biçimde üretim ve istihdam artışı sağlayan bir örgüt olduğunu anlatmak istiyordu (bu vurgular eğitim raporlarında hep bir biçimde yinelenmiştir). İmaj, reklam ve tanıtım çalışmalarında örgüt, gazete ilanlarının yanı sıra yurt dışı gezilerine, ama en çok da rapor tipi çalışmalara bel bağlamıştı. Bütün bu çalışmalar yapılırken kendini STK olarak tanımlayan TÜSİAD, politika yapmadığını, hiçbir siyasal partiden yana olmadığını, her partiye eşit uzaklıkta olduğunu da söylemeyi ihmal etmedi.

Kendisini hep verdiği rakam ve haberleri doğru olan, açıklamaları ciddi araştırmalara dayanan, polemiğe girmeyen bir kuruluş olarak lanse etti. Haliyle örgüt, çok güçlü bir araştırma kadrosuna sahip olmakla ve medyaya bilgi kaynağı olmakla övünüp durmuştur. Yine haliyle ürettiği ekonomik büyüklükle doğru orantılı olarak devlet ve politikayı daha fazla etkileme, kamusal politikaları kendi çıkarları doğrultusunda etkilemeye hakkı olduğuna inanmıştır. Bu çerçevede örgüt, eğitimi Türkiye’nin en önemli sorunu ilan etmiştir. Daha 1971’de kuruluş bildirgesinde şöyle denilmişti: “Ülkemizin teknolojik ve sosyal kalınması için çağdaş bilgilerle donatılmış gençlere şiddetle ihtiyacımız vardır. İstikbalimizin ümidi olan Türk gençlerinin yetişmesini engelleyen şartların vs unsurların bertaraf edilmesi gerektiğine inanmaktayız” (Berker ve Uras). 20-30 yıl kadar sonra ise hedef daha da büyümüştü. Örgüte göre iyice şiddetlenen küresel rekabette eğitim, gerek okul içi süreçler bakımından (müfredat, ders kitapları, öğretmen, teknolojik materyaller vb.) gerekse okul dışı bağlamda (yaşam boyu eğitim, hizmet içi eğitim, meslek edinimi ve geliştirme vs.) acilen yenilenmeli, yani reformdan geçirilmeliydi. Ancak reformlar ne/nasıl olmalı, kim tarafından hangi bağlamda ve ne kadar, neye yönelik olarak uygulanmalıydı?

Bu soruya cevaben TÜSİAD eğitim raporlarını devreye sokarak hükümetleri etkilemeye başlamıştır. Bu raporlarda eğitimin hemen her sorunu analiz edilmiş ve devlete akıl/yol gösterilmiştir. Raporlarda öne çıkan üç yaklaşım şöyle: 1) Okul, iş dünyasına işgücü yetiştirmekle mükellef bir eğitim kurumudur (burjuvazinin hizmetindeki eğitim-kapitalist okul), 2) kamusal eğitim sistemi tasfiye edilmelidir (eğitimin parasız ve kitlesel bir sosyal hak olmaktan çıkarılması-özelleş(tiril)miş eğitim), ve 3) eğitimin bir meta olarak tanımlanması (piyasaya söz konusu edilen eğitimin bir devlet hizmeti olmaktan çıkarılması-metalaşmış eğitim). Bu çerçevede raporlarda eğitim beş kapitalist mantık üzerine kurulmuştur: Fonksiyonellik, meritokratik, postmodern, globalist ve tüm bunları kapsayacak şekilde neoliberal. Raporlardaki fonksiyonel anlayışa göre eğitim, her sorunu çözebilir: ilerleme, kalkınma, nüfus artışı, teknoloji kullanımı, çocuk evlilikleri, türlü madde bağımlılığı ve alışkanlıkları vs. Yani fonksiyonel eğitimde okullulaşma artar, kişi başına düşen milli gelir yükselir, işsizlik azalır, refah yukarı doğru çıkar vs. Ama bunu sağlamak için de öğrenci başına reel öğrenim ücreti artırılmalıdır. Bu, öncelikle devletin değil (özel sektörün hiç değil), bireyin görevi olmalıdır; yani eğitimde yüksek kalite, öğrencinin giderlere daha fazla (mümkünse tümüyle) katılmasına bağlıdır. Bilgi uçurumunu kapatmanın, eğitimde fırsat eşitliğini sağlamanın tek yolu, ‘eğitimde hizmeti, kullanan öder’ mantığının artık kabul edilmesidir.

Eğitimde değişime ayak uydurabilmek için meritokratik bir eğitim sistemine geçilmelidir. Herkese eğitimde tüm fırsatlar (olanaklar değil) sunulmalı ama sonuçta liyakat esas alınmalıdır. Postmodernist kimlik politikaları açısından da şunlar söylenir: eğitim farklı kimliklerin ihtiyacına cevaben yeniden formüle edilmelidir. Çünkü küreselleşmeyle iyice görünürleşen farklı kimliklerin talepleri karşılanmalıdır, zira dışa doğru açılan, görünürleşen ve bir aktör olarak hak arayan farklı kimlikler ve kültürler küresel dünyaya mutlaka entegre edilmelidir (kültüralizm). Bunu yaparken modernist ulus-devletin merkeziyetçi, otoriter ve marangoz/torna tezgâhı gibi işleyen monist eğitim sistemi yerine esnek, değişken ve bireye-özel bir pedagojik sistem kurulmalıdır. Hala var olan kamu okulları, özel okul modeline göre yeniden dizayn edilmeli; zira eğitimden artık beklenen bir takım sosyal değerler (dayanışma, paylaşma, sosyalleşme vs.) değil, piyasanın dayattığı taleplerdir: verimli, kaliteli, fırsat eşitliğine dayalı, standartlara uygun, performatif, projeci bir eğitim.

Haliyle TÜSİAD kamusal eğitim sistemini birçok noktada eleştirmiştir: Merkeziyetçilik yerine adem-i merkezi bir yapı; eğitime kaynak transferinde devletin öğrenci-veli-öğretmen üçgenine daha fazla sorumluluk yüklemesi; eğitime kaynak transferinde öğrencinin en az devlet kadar elini cebine atması; özel sektörün eğitimdeki yatırımları için devletten her türlü yardımın (teşvik tedbirleri, parasız kamu arazisi/arsa tahsisi, ucuz ve uzun vadeli kredi, yatırım muafiyeti, vakfa yapılan bağışların vergisinin alınmaması, her türlü harç ve vergiden muafiyet, okul açan ve ‘işleten’ vakıfların devletçe ödüllendirilmesi vs.) alınması; yüksek kalitede mezun (çıktı) üretmek için eğitimin mutlaka işverenlerle istişare halinde yeniden dizayn edilmesi; mezun kalitesini artırmak için meslek yerine sektör temelinde eğitim verilmesi; okul-sektör işbirliğine dayalı uygulamalara daha fazla yer ayrılması; kolektif değil bireysel farklılıklara dayalı bir eğitim sitemine geçilerek okul-iş yaşamı arasındaki kopuklukların giderilmesi; insangücünün bir sermaye olarak yeniden tanımlanması-bilgi, öğrenme ve değişen koşullara uyum sağlama yeteneği ve nüfusun eğitim kompozisyonu anlamında sermaye- talep edilmektedir.


Sonuç olarak: TÜSİAD, bir sınıf örgütü olduğunun bilincinde olmuştur hep. Bu nedenle eğitimi kendi sınıfsal çıkarlarına uygun bir biçimde yeniden kurmaya çalışmıştır. Eğitime sosyal bir kurum değil, “sektör” olarak bakmıştır. Sektör kelimesi, eğitimi düşünsel düzeyde piyasalaştırmanın çok ötesine geçildiğini gösterir. Örgütün raporları eğitime tümden ekonomik ve fakat piyasanın diliyle bakmıştır. Eğitim sosyal değil, sürekli neoliberal ekonomik mantığa göre eleştirilmiştir. Sermayenin parasal kayıplarından, düşen karlarından, küresel rekabete dayanıksızlığından, geri teknoloji kullanımından, düşük işgücü veriminden dolayı suçlanan kamusal eğitim veya okullara gösterilen yol için kullanılacak kavramlar bize çok şey ifade ediyor olsa gerek: eğitimde iyi yönetişim, Ar-Ge, inovasyon, girişimcilik, proje ve performans ödevleri vs. Ama sonuç, hala istenilen düzeyde değil. Bu da TÜSİAD’ın günümüzdeki eğitim sorunlarının çoğunun asıl sorumlusu olduğunu göstermektedir. Bu eğitim raporlarındaki neoliberal dil, bir düşünce idmanı düzeyinde kalmamış ve fakat AKP ile birlikte 2002’den itibaren inanılmaz bir hız ve etkilikte uygulanmıştır.


Kullanılan kaynaklar:
Feyyaz Berker ve Güngör Uras, Fikir Üreten Fabrika. TÜSİAD’ın ilk on yılı (1970-1980), İstanbul: Doğan Kitap, 2009.
Ayşe Buğra, Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye’de Sosyal Politika, İstanbul: İletişim, 2008.
Ayşe Buğra, Devlet ve İşadamları, çev. F. Adaman, 7. Baskı, İstanbul: İletişim, 2010.
Çağlar Keyder, Türkiye’de devlet ve sınıflar, çev. S. Tekay, İstanbul: İletişim, 1989.




Kemal İnal
inalkemal@gmail.com

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.