Header Ads

'İnat Olsun Diye Türk Olacağım!'

- YAZI: AYCA YILMAZ -
‘Millet’ ve ‘milliyetçilik’, 21. yüzyılın başlarını idrak ettiğimiz şu çağda epey bir tartışılıyor ve milli boğazlaşmalar yüzünden tarifsiz acılar çekiliyor. Halbuki herkes şöyle bir Yeniçağ başlangıcına doğru zaman yolculuğu yapabilse, en azından bugünün dünyasında çok ‘milli’ olmanın imkânsızlığını anlayacağız pek çoğumuz...

Benzer bir etkiyi yapabilecek ‘İstanbul’daki Venedikliler’ kitabı bir kitapçı rafında gördüğünüz vakit, eğer Osmanlı tarihine özel bir ilgi duymuyorsanız, çok da üzerinde durmadan geçip gidebilirsiniz. Ama durup bir bakmanız ve sayfaları karıştırmanız halinde, okumadan edemeyeceğinize bahse girerim.

Bir kere, mevcut ‘Türklük’ algısını tekrar tekrar sorgulamanıza neden olacak belgelere dayalı yeni bir kitapla karşı karşıya olduğunuzu vurgulamak gerekir. Osmanlı’nın hüküm sürdüğü yüzyıllar boyunca, imparatorluk topraklarında ne büyük bir harmanlanma olduğunu, sadece kitabın yoğunlaştığı Yeniçağ’ın başlangıcına bakarak bile anlayabiliyoruz. Bir alıntı konuyu daha iyi anlamaya yardımcı olabilir:

“Birçok dinden dönme vakası, Akdeniz’de süreklilik kazanmış olan korsanlık olaylarından kaynaklanırdı: İçinde bulundukları durumun çaresizliğinden kurtulmak için arayışlara giren köleler çoğu zaman din değiştirme zorunluluğunu hissederlerdi. Kimileri de, Hıristiyan dünyasındaki karmaşık sorunlardan yakayı kurtarmak ya da macera aramak için din değiştirirdi. Kinik Hıristiyanlarsa, İslam hukukunun çokeşliliğe izin vermesi nedeniyle birçok erkeğin bu dine geçtiğine inanırdı. Fransız edebiyatında en sık rastlanan din değiştirme nedeni cinsel arzuydu; Müslüman bir zevcenin, dulun veya kız evladın kolları arasında suçüstü yakalanan bir mahpus. En ünlü mühtedilerden Cicala ya da Kapudanpaşa Çigalazade Sinan Paşa, (Cağalzade ya da Cağaloğlu olarak da bilinir), babasıyla birlikte korsanlar tarafından esir alınmıştı ve babasının serbest bırakılmasını sağlamak için Hıristiyanlıktan vazgeçmişti. O zamanların Akdeniz’ine ait olan ‘Sırf inat olsun diye Türk olacağım’ deyişi de bir başka dürtüyü akla getirmektedir.”

Sırf bir tek paragraftan onlarca sonuç çıkarabiliriz: Birincisi, ‘Türk olmak’, o dönemin atmosferinde Müslümanlığı kabul etmek anlamına geliyordu. İkincisi, din değiştirme ve ‘Türk olma’ işi sadece Harem’de Hürrem Sultan’a mahsus bir şey olmanın çok ötesinde, bayağı kitlesel bir durum arz ediyordu. Üçüncüsü, kavuklu, sakallı ve nur yüzlü Osmanlı ileri gelenlerinin ezici bir çoğunluğu, bildiğiniz Orta Asya’dan gelen ‘Türk’ soyundan değildi, bilakis ‘Batılı’ydı. Dördüncüsü, Cağaloğlu semtinin ismi bile, bir ‘gavur’ Cicala Paşa’dan geliyordu!..

Kölelikten kurtulmak için
Çarpıcı bir alıntı daha: “Kahire’de oturan Venedikli tacir Nicolo Algorotti, parasını müsrifçe harcamış, Müslümanlarla kumar oynamış ve büyük bir borca girmişti. Davayı Osmanlı mahkemesine götürmeden, kadının kendi lehine bir karar vereceğini umarak ‘Türk’ oldu. Bir başka tacirin, Venedik’te bazı önemli tacirlere borcu vardı. Malları geri vermemek ve borcunu ödememek için din değiştirmişti. Ticari niyetlere dayanan bu din değiştirme olayları, Robert Wilson’ın ‘Three Ladies of London’ (1581-84) adlı oyununa konu olacak kadar yaygındı. (…) İstanbul’daki Kutsal Roma İmparatorluğu’nun vekilharcı Ladislaw Mörten, ‘ölüm cezası gerektiren’ bir suç işlemiş ve elçilikte hapsedilmişti. Pencereden dışarı, ‘Türk olmak istiyorum’ diye bağırınca divana götürülmüş ve orada kendisine çok kazançlı bir iş verilerek ödüllendirilmişti. Aynı imparatorluk maiyetinden başka bir adam da, kendisine bir at ve günde yirmi akçe getirili bir iş teklif edilmesi üzerine din değiştirmişti. Giovanni Moro, papa tarafından aranan, ‘Kendilerini nasıl kurtaracaklarını bilemeyerek… Türkiye’ye kaçan ve orada köle olmaktan kurtulmak için Türk olan’ iki kişiyle karşılaştığını bildirmişti.”

Anlayacağınız, kimlik cüzdanlarının, vatandaşlık numaralarının falan bulunmadığı 16. yüzyılda, din ve milliyet fevkalade ‘geçişken’ bir özellik arz ediyormuş! Bu durumda, kitaptaki belgelere bakarak, Anadolu’nun ama özellikle de İstanbul’un ‘acayip’ bir ‘Türkleşme’ yaşadığından eminiz. Hiç kuşku yok ki, benzer bir ‘üçkağıtçı’ ve hırsız akını Hıristiyanlaşmaya doğru da olmuştur. Hüküm giymiş herkes için başka bir dine ya da millete dahil olma ihtimali vardır mutlaka!.. Ama görülen o ki, İstanbul her zaman ‘üçkağıtçılar’ için müthiş bir çekim merkezi olmuş: “İstanbul’da boy gösteren ‘banditi’nin çoğunluğu, Venedik tebaasından Rumlardı; Venedik ‘terraferma’sından ve Dalmaçya kıyılarından gelenler de çoktu. Seyrek olarak Yahudi sürgünler de gelirdi ve onlarla Babıâli’nin önemli kişileri de ilgilenirlerdi. Çoğu ‘banditi’ alt sınıflardan gelirdi; ne var ki, ‘dünyada görülmüş en sahtekar insan’ diye tanımlanan Gulio Marini veya 1591’de Onlar Konseyi tarafından borçlarını ödemediği için sürgün edilen ve 1611’e kadar Venedik’in ‘stato da mar’ına girmesi yasaklanan Zuanne Boldu örneklerinde görüldüğü gibi, birçok soylu da sürgün cezası alırdı.”

Bir azizi bile şeytan yapabilir
O dönemin İstanbul’u, bugünden bakınca pek çok kişi için fazlasıyla mutaassıp bir kent gibi algılanıyordur muhakkak. Neticede onca cami, onca minare kentin sembolü olmuş. Oysa ülkelerindeki kanunsuzları (banditi) İstanbul’a çeken ve ‘Türkleşme’lerini sağlayan etkenlere baktığınızda, “Metropol her zaman metropoldür!” sonucuna varacaksınız. Nitekim Venedik ‘balyos’larından (elçi) biri, raporlarından birinde şöyle yazmış: “Osmanlı hayat tarzının serbestliği, Osmanlı kadınlarının şehveti ve mühtedilerin yoz gelenekleri bir azizi bile şeytan yapabilir.”

Demek ki, dünyanın farklı yerlerinde “huzur” bulamayan pek çok farklı kesimden insan, o dönemin en önemli metropollerinden İstanbul’a gelip “Türkleşmek” için pek çok gerekçeye sahipmiş!

Öte taraftan, kimileri bu ‘seri Türkleşme’ halini yaşarken, Anadolu’daki gerçek Türklerin sayısı da hayli azalmıştı. Osmanlı’nın tercih ettiği Sünnileştirme siyasetiyle, esasen Alevi olan Türkler büyük kırımlardan geçirilmişti çünkü…

Yine de, ‘taban’da insanlar birbirine ‘millet’ ya da din bahanesiyle bugünkü kadar düşmanca yaklaşmıyordu. Yeniçağ’ın başlarında ‘milliyet’ denen şeyin epey muğlak olduğunu pek çok örnekle görebiliyoruz.

‘Milliyet’ten kastın esas olarak ‘hemşerilik’ olduğunu, söylemek mümkün. Başka deyişle, ‘milli’ kimlik tanımlanırken, daha ziyade kentlerin, ovaların, dağların, en fazla doğum yeri olan bölgenin adı kullanılıyordu. Dolayısıyla, din öne çıkıyordu ama sıradan halk nezdinde farklı dinlere hoşgörü bugünküyle karşılaştırılamayacak kadar büyüktü.

Kitabın iddiası da, İstanbul’daki Venedikliler üzerinde yoğunlaşarak, aslında Venedik’le Osmanlı arasında bir ‘medeniyetler çatışması’nın değil, hoşgörüye dayanan bir ‘barış içinde bir arada yaşama’ halinin mevcudiyetini gösterebilmek. Ne diyelim, darısı çağımızın başına…

İSTANBUL’DAKİ VENEDİKLİLER
Eric R. Dursteler
Çeviren: Taciser Ulaş Belge
İş Bankası Kültür Yayınları
2012, 377 sayfa, 20 TL.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.