Header Ads

Harput'taki Hayalet: Harput’u Saran Duman

- YAZI: ASIM ÖZ -
Metin Aktaş'ın Birinci Dünya Savaşı'nda yaşanan Ermeni tehcirini anlatan Harput'taki Hayalet adlı romanının yeni basımı, geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Yazarın Şeyh Said İsyanını anlatan Nişancı adlı romanının yeni basımı da birkaç ay önce yayınlanmıştı. Şunu baştan söylemek gerekir ki, yakın tarihin karanlık noktaları konusunda pek çok roman yazan Aktaş bu romanlarındaki kişileri genel olarak bir şekilde Dersim'le veya Dersimli kimliği ile ele almakta. Bu durum adeta onun romanlarında uç uca eklenen bir zincirin halkaları gibi süreklilik oluşturur. Harput'taki Hayalet'in kahramanı Roc'un, bir Ermeni kızına aşkından dolayı, öz dayısı Hamidiye milisi komutanı Selahattin Ağa'yı öldürüp Dersim'e kaçışı bunun ufak bir göstergesidir.

Sosyal hayatın detayları

Harput'taki Hayalet belirli bir tarihsel dönemde yaşananları anlatıyor. Romanı okuyanlar Birinci Dünya Savaşı'nda Rus, Osmanlı cephelerinde yaşananlara tanıklık etmenin yanında dönemin sosyal hayatına ilişkin de önemli ayrıntıları fark edeceklerdir. Askerlikten kaçmak için başvurulan çareler, Ermeni Tehciri, başına buyruk ve bir bakıma İttihat Terakki fedaisi gibi hareket eden Hamidiye Alaylarının zulümleri, sıradan hayatların güvenlikli hallerini günden güne kaybetmeleri. İvazsız, garezsiz bir arada yaşanan Harput'un güzel günleri ise geçmiş zamanı özleminin yansıması.

Romanın sonuna doğru ihtiyar bir Ermeni kadının ıssız bir dağ başında mırıldandığı "Ey misafir, sefa geldin. / Harput'tan güzel şehir olmaz. / Kimi gelir, kimi gider. / Harput kimseye mekân olmaz" türküsü ile başlayan romana Harput'taki Hayalet adını vermesinin nedeni Harput'ta şu an harabe durumunda olan ama sadece minaresi ayakta duran Ahmet Bey Mescidi'ndeki hayalet öyküsünden. Aktaş, anlatılan bu öykünün arkasında Harput kentinin yakılıp-yıkılarak yok edilişinin, Ermeni halkının yaşadığı trajedinin, tehcirin saklandığını ama aynı zamanda bir Kürt genciyle, bir Ermeni kadının yürek parçalayan aşkının yattığını ifade ediyor.
Memleketin geçmiş hayatından hakiki bir levha sunma amacında olan Harput'taki Hayalet'in sürükleyici bir kurgusu olduğu söylenebilir ama okuru "kendine tutsak eden" bir roman olduğu da söylenemez. Kitabı iyi bir roman olarak değerlendiren Şehmus Diken belki bu yüzden şöyle bir cümle kurmuştu: "Keşke romanda bir tercih olarak kullandığı bugüne has bir takım kavram ve sözleri o günün geçer dili ile kullansaydı. Daha vurucu bir üslup yakalamış olurdu demeden geçmemeyi de vurgulamalıyım." 


Yazarın karakterlerinin bilinçlerine sürekli olarak müdahale etmesi de karakterlerin bazı düşüncelerinin bugünün bilincini yansıtması sonucunu doğuruyor. Gerçekte roman kişilerinin sarf ettiği kimi ifadeler yaşayan roman kişilerinin sözleri olmaktan çok yazarın sözleri. Medrese öğrencisi Musa'nın Roc'a söylediklerini bu çerçevede düşünmek mümkün. Mesela Musa'nın şu ifadeleri bir medrese öğrencisinin ifadeleri olabilir mi?: "Sabırlı ol anlayacaksın Roc. Hayatı farklı gören, hatta günahkâr gören bir düşünce, inanç bundan farklı bir şey yapabilir mi? Üç yıldır beni hayattan koparmaya çalışıyorlar, ama daha çok seviyorum hayatı. Daha çok bağlanıyorum hayata..."

İçeriği açısından önemli

Öğrenciler medreseye askerlikten muaf olmaları için gönderiliyor fakat bu öğrencilerin içinde bulundukları toplumsal durumu farklı bir pencereden değerlendirmeleri mümkün mü? Mümkünse bunu sağlayan nedir, sorularına romanın içerisinden bir cevap bulmamız mümkün değil.
Şüphesiz Harput'taki Hayalet anlatım bakımından güçsüz ve sorunlu yanlarına rağmen bilhassa içerik itibariyle önemli. Ermeni tehciri, bir arada yaşama düzeninin altüst olması, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Doğu cephelerinde yaşananları anlatan bir roman olarak dönemin bazı gerçeklerini açığa çıkarması bakımından dikkate değer. Roman, bu acılı yıllarda sevdiği Ermeni kadına, Sato'ya kavuşmak için mücadele eden Kürt genci Roc'un öyküsünü okurken, Birinci Dünya Savaşı'nda Rus, Osmanlı cephelerinde yaşanan kıyımlara, açlığın, sefaletin, hastalıkların pençesinde kıvranan insanların yaşamlarına, kentlerin yakılıp yok edilişine daha yakından bakma imkânını sunuyor. Özellikle tehcir sırasında yayılan söylentiler ve bu söylentilere inanmayan ama korkudan sinip susan Müslüman halkın çaresizliğini bu insanlara yüklenmeden yapmış olması mutlaka üzerinde durulması gereken kritik bir nokta. Peki halk neden bu kadar suskundur? Çünkü Ermeni tehcirine karşı çıkan Türk, Kürt Müslümanların başına gelen korkunç olayları duymayan kalmamıştır. Şu satırlar Müslüman halkın yaşadığı duyguları yansıtır bir bakıma: "Türkler, Kürtler binlerce yıldır birlikte yaşadıkları Ermeni dostlarının zorla topraklarından sürülmesine, ortalıkta dolaşan katliam söylentilerine üzülüyorlardı. Kafileler halinde Harput'tan sökülüp götürülen dostlarına, hısımlarına, komşularına sarılıyor, ağlıyor, onlar için dua ediyor, arkalarından günlerce yas tutuyorlardı." Sessizlik sarmalında kalan bu boyutun roman türü dışında özellikle tarih araştırmalarıyla farklı boyutlarıyla ortaya konması tehcir meselesinde başka noktaların ortaya çıkmasını sağlayacaktır.

Harput'taki Hayalet, kahramanlık destanlarıyla övülüp, göklere çıkarılan Birinci Dünya Savaşı'nın Doğu cephesinin perde arkasındaki insanlık trajedilerinden birini anlatması yönüyle de ilgiyle okunacak bir romandır.  


*stargazete.com/kitap adresinden alınmıştır.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.