Faruk Duman: Pars Bizim de Bir Parçamız
Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur, daha önce yazılmamış şeyleri okuduğunuz hissini var
gücüyle içinize seriyor. Faruk Duman'la
son romanı üzerine konuştuk.
Pars, nesli tükenen bir hayvan. Kitabınızda daha çok bir imge olarak dikkati çekiyor. Gücün imgesi. Ama o güç de kayboluyor, güçsüzle birlikte. Nedir bu kayboluşun öyküsü?
Aslında, doğal olanı güçlü ve güçsüz biçiminde ayırmanın doğru olmadığını anlatmak istiyorum. Bu, bizim sınıflandırma biçimimizin yanlışlığını gösteriyor bana göre. Romanın anlatıcısı, doğada gördüğü her şeyin bir bütün olduğunu gözlemliyor. Suyun, ağacın, çevresinde gördüğü, konuştuğu insanların, yağmurun, sisin... Bu anlamda, pars, bana göre, bizim bir parçamız olmuş oluyor.
Faruk Duman eserlerinde her geçen gün doğanın sesini daha çok duyar olduk. Öykülerinizde, İncir Tarihi'nde şimdi de bu kitapta. Doğayı yazmak sizin için ne ifade ediyor?
Ben kendisi için konu, tema belirleyen yazarlardan değilim. En rahat neyi yazabiliyorsam onu yazarım. Doğa bana sayısız ilham veriyor; renkler, sesler, ayrıntılar... Bunları yazmakla, sanki bu yazdıklarımın içinde yaşamaya çalışıyorum. Birilerine, mutluluk verici şeylerden söz etmek istiyorum; bana öyle geliyor. Bugün, baktığınız zaman Türkiye'de mutluluk verici ne kadar az şey kaldığını, ne kadar az şey bırakıldığını görüyorsunuz işte. Ama, bir çevreci yazar, bir doğasever yazar biçiminde anılmak da istemem. Doğayı, onu sevmekle koruyamayız. Onu ancak onun düşmanı olan bugünkü sisteme karşı çıkarak korumak mümkün.
Kars’ta büyüdüm ben
Bir söyleşinizde 'Belirsizlikleri seviyorum' demiştiniz. Bu eserde de belirsizlik olmasa da buğulu bir atmosferde buluyor okur kendini. Bu 'sisli dünya' yazmanızı yazar olarak kendinizi gizlemenizi daha mı kolay kılıyor?
Hayır, bu bütünüyle benim sevdiğim görüntülerle, doğa ortamlarıyla ilgili bir şey. Elbette yazdığım romanlar, öyküler için de, edebi bakımdan gerekli. Ama öncelikle kişisel bir sevgiden kaynaklanıyor. Karlı, sisli, yağmurlu havaları severim. Belki yetiştiğim ortamın da bunda etkisi var. Aylarca kar yüzünden dışarı çıkılamayan, uzun kış gecelerinin hikâyelerle, masallarla geçirildiği Kars... Belirsizlik, sis, insanın hayal gücünü kamçılıyor. Ama söylediğinizin tersine, yazarın sesinin belki en çok duyulduğu ortamlardır bunlar. Yine de, beni yazarak yaratmaya heveslendiren böyle havaların tadını okurumun da çıkarmasını isterim elbette.
Roman kahramanı Ceren, abisinin şiddetine uğruyor. Ancak, bu şiddet roman bütünlüğü içinde eksik bırakılmış. Hemen anlatılmış ve geçilmiş.
Evet, biraz daha uzarsa istismara girecekti. Ayrıca, kadına şiddet utanç verici bir şey, bunu uzun uzun yazmak istemedim. Tamam, bu söylediğim edebiyatın dışında kalıyor biraz ama böyle.
Pars kitabı ile ilgili olarak bu kadar edebiyat dışına çıkmaya hakkım olsun. Gerçeküstücü bir kurgu hakim romana. Bir masal gibi roman. Bir kayboluşun, tükenişin masalı. Folklorik öğelerden etkilendiniz mi romanı yazarken?
Bu, halk hikayelerine, masallara dayanan atmosfer benim hemen hemen bütün kitaplarımda var. Yine de, Pars'ın bu tarafa en uzak kitabım olduğunu söyleyebilirim. Öykünün kahramanı, ormanla arasına bir mesafe koyuyor. Bu da, o ormanın görüntülerinin, seslerinin onu her gün daha çok şaşkınlığa uğramasına neden oluyor. Bu beni ilgilendiren bir şey; ormana yönelik şaşkınlığımızı diri tutmalıyız bence. Orman ancak böyle orman oluyor; ormanın büyük bölümü hep keşfedilmemiş olarak kalmalıdır. Ne kadar olabilirse. Tabii, zaman zaman beliren gerçeküstü olayları her seferinde folklora bağlamamalıyız. Sözünü ettiğim o keşfedilmemişlik duygusu yaratıyor gerçeküstünü.
Kitap kayboluşun yanında bir kaçış romanı sanki. Var olandan bilinmeyene ya da bilinen ama görülmeyene bir kaçış isteği dikkati çekiyor. Neden ve kimdendir bu kaçış?
Kaçış mı, bilemem... Anlatıcı, bana kalırsa, kasabadaki sisteme epey ciddi biçimde karşı çıkıyor. İş meselesi, çalışma koşullarının anlamsızlığı... Kızın ailesine karşı girişilen tutum; aslına bakarsanız bir itiraz var. Kız da bunu çok cesurca yapıyor. İkisi birlikte, sevgiyle, aşkla itiraz ediyorlar. Ben öyle anlıyorum yani. Tabii parsınki de bir itiraz. Bir intihar değil. Bana öyle geliyor. Tabii, okur, yorumda özgürdür.
Orman bir mekândan çok bir kahraman gibi. O kadar iyi anlatmışsınız ki ormanın nefes alışını bile hissediyoruz eseri okurken. Ormanın adını unuttuğumuz şu zamanda nasıl bu kadar canlı bir ormanı yaşadınız ve yaşattınız bize?
Başta da söylediğim gibi, doğanın bizimle bir bütün olduğu, daha doğrusu bizim yalnızca ondan bir parça olduğumuz, bu bir yazar olarak değil, bir canlı olarak benim hissettiğim bu. Yazıyı da bu duygudan kopmamak için yazıyorum diyelim.
Pars, nesli tükenen bir hayvan. Kitabınızda daha çok bir imge olarak dikkati çekiyor. Gücün imgesi. Ama o güç de kayboluyor, güçsüzle birlikte. Nedir bu kayboluşun öyküsü?
Aslında, doğal olanı güçlü ve güçsüz biçiminde ayırmanın doğru olmadığını anlatmak istiyorum. Bu, bizim sınıflandırma biçimimizin yanlışlığını gösteriyor bana göre. Romanın anlatıcısı, doğada gördüğü her şeyin bir bütün olduğunu gözlemliyor. Suyun, ağacın, çevresinde gördüğü, konuştuğu insanların, yağmurun, sisin... Bu anlamda, pars, bana göre, bizim bir parçamız olmuş oluyor.
Faruk Duman eserlerinde her geçen gün doğanın sesini daha çok duyar olduk. Öykülerinizde, İncir Tarihi'nde şimdi de bu kitapta. Doğayı yazmak sizin için ne ifade ediyor?
Ben kendisi için konu, tema belirleyen yazarlardan değilim. En rahat neyi yazabiliyorsam onu yazarım. Doğa bana sayısız ilham veriyor; renkler, sesler, ayrıntılar... Bunları yazmakla, sanki bu yazdıklarımın içinde yaşamaya çalışıyorum. Birilerine, mutluluk verici şeylerden söz etmek istiyorum; bana öyle geliyor. Bugün, baktığınız zaman Türkiye'de mutluluk verici ne kadar az şey kaldığını, ne kadar az şey bırakıldığını görüyorsunuz işte. Ama, bir çevreci yazar, bir doğasever yazar biçiminde anılmak da istemem. Doğayı, onu sevmekle koruyamayız. Onu ancak onun düşmanı olan bugünkü sisteme karşı çıkarak korumak mümkün.
Kars’ta büyüdüm ben
Bir söyleşinizde 'Belirsizlikleri seviyorum' demiştiniz. Bu eserde de belirsizlik olmasa da buğulu bir atmosferde buluyor okur kendini. Bu 'sisli dünya' yazmanızı yazar olarak kendinizi gizlemenizi daha mı kolay kılıyor?
Hayır, bu bütünüyle benim sevdiğim görüntülerle, doğa ortamlarıyla ilgili bir şey. Elbette yazdığım romanlar, öyküler için de, edebi bakımdan gerekli. Ama öncelikle kişisel bir sevgiden kaynaklanıyor. Karlı, sisli, yağmurlu havaları severim. Belki yetiştiğim ortamın da bunda etkisi var. Aylarca kar yüzünden dışarı çıkılamayan, uzun kış gecelerinin hikâyelerle, masallarla geçirildiği Kars... Belirsizlik, sis, insanın hayal gücünü kamçılıyor. Ama söylediğinizin tersine, yazarın sesinin belki en çok duyulduğu ortamlardır bunlar. Yine de, beni yazarak yaratmaya heveslendiren böyle havaların tadını okurumun da çıkarmasını isterim elbette.
Roman kahramanı Ceren, abisinin şiddetine uğruyor. Ancak, bu şiddet roman bütünlüğü içinde eksik bırakılmış. Hemen anlatılmış ve geçilmiş.
Evet, biraz daha uzarsa istismara girecekti. Ayrıca, kadına şiddet utanç verici bir şey, bunu uzun uzun yazmak istemedim. Tamam, bu söylediğim edebiyatın dışında kalıyor biraz ama böyle.
Pars kitabı ile ilgili olarak bu kadar edebiyat dışına çıkmaya hakkım olsun. Gerçeküstücü bir kurgu hakim romana. Bir masal gibi roman. Bir kayboluşun, tükenişin masalı. Folklorik öğelerden etkilendiniz mi romanı yazarken?
Bu, halk hikayelerine, masallara dayanan atmosfer benim hemen hemen bütün kitaplarımda var. Yine de, Pars'ın bu tarafa en uzak kitabım olduğunu söyleyebilirim. Öykünün kahramanı, ormanla arasına bir mesafe koyuyor. Bu da, o ormanın görüntülerinin, seslerinin onu her gün daha çok şaşkınlığa uğramasına neden oluyor. Bu beni ilgilendiren bir şey; ormana yönelik şaşkınlığımızı diri tutmalıyız bence. Orman ancak böyle orman oluyor; ormanın büyük bölümü hep keşfedilmemiş olarak kalmalıdır. Ne kadar olabilirse. Tabii, zaman zaman beliren gerçeküstü olayları her seferinde folklora bağlamamalıyız. Sözünü ettiğim o keşfedilmemişlik duygusu yaratıyor gerçeküstünü.
Kitap kayboluşun yanında bir kaçış romanı sanki. Var olandan bilinmeyene ya da bilinen ama görülmeyene bir kaçış isteği dikkati çekiyor. Neden ve kimdendir bu kaçış?
Kaçış mı, bilemem... Anlatıcı, bana kalırsa, kasabadaki sisteme epey ciddi biçimde karşı çıkıyor. İş meselesi, çalışma koşullarının anlamsızlığı... Kızın ailesine karşı girişilen tutum; aslına bakarsanız bir itiraz var. Kız da bunu çok cesurca yapıyor. İkisi birlikte, sevgiyle, aşkla itiraz ediyorlar. Ben öyle anlıyorum yani. Tabii parsınki de bir itiraz. Bir intihar değil. Bana öyle geliyor. Tabii, okur, yorumda özgürdür.
Orman bir mekândan çok bir kahraman gibi. O kadar iyi anlatmışsınız ki ormanın nefes alışını bile hissediyoruz eseri okurken. Ormanın adını unuttuğumuz şu zamanda nasıl bu kadar canlı bir ormanı yaşadınız ve yaşattınız bize?
Başta da söylediğim gibi, doğanın bizimle bir bütün olduğu, daha doğrusu bizim yalnızca ondan bir parça olduğumuz, bu bir yazar olarak değil, bir canlı olarak benim hissettiğim bu. Yazıyı da bu duygudan kopmamak için yazıyorum diyelim.

YORUM YAZIN