Varoluşun Yaşlılık Evresi
![]() |
| - YAZI: ELİF ŞAHİN HAMİDİ - |
Bu usta yazarın;
birey olmanın, kadın olmanın, aydın olmanın derin sancısını duyumsatan
son romanı “Güneş Saygılı’nın Gerçek Yaşamı”; edebiyata özlem duyan,
arka kapakta belirtildiği üzere “edebiyatı hâlâ önemseyen” okurlar için
biçilmiş kaftan. Atasü, tüm yapıtlarında olduğu gibi bu son eserinde de
edebiyatın, salt yazarın hayal gücünden damıtılmış, söz oyunlarıyla
parlatılmış bir kurgudan ibaret olmadığını kanıtlıyor. Daima söyleyecek
sözü olan bir kadın yazar olarak karşımıza çıkan Atasü, yaşadığı döneme
dikkatle tanıklık edip, bu tanıklıkları yeniden kurgulayarak gayrıresmi
tarihin yazımına da önayak oluyor. Öyle ki edebiyatın gayrıresmi tarih
olma işlevini göze görünür kılıyor. Ve tüm bunları yaparken ana
karakterleri hep kadınlar oluyor; tıpkı Güneş Saygılı gibi…
Kişinin hikâyesi,
içerisine doğduğu toplum ve zamana paralel bir şekilde yol alır;
yazgısı, yaşanılan dönemin, yazılan tarihin çitleriyle çevrilidir.
Nitekim Atasü’ye kulak verecek olursak, “Dağın Öteki Yüzü” adlı
romanında anlatıcıya şu cümleyi kurdurur yazar: “Yazgı nedir ki, kişinin
içine doğduğu tarihselliğin sınırlarından başka...” Atasü’nün son
romanı “Güneş Saygılı’nın Gerçek Yaşamı”nda da, bireyin gerçekliği
üzerinden, 1970’lerden günümüze uzanan Türkiye gerçeğine yol alıyoruz.
Bir yazar, bir aydın olan Güneş Saygılı’nın kaygılı ve huzursuz öyküsü;
hep daha iyi, daha adil, daha barış dolu bir dünyanın hayaliyle yaşamış,
soluk almış, her daim umuda sarılmış bir kuşağın yerle yeksan olan
hayallerinin öyküsü aynı zamanda. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980
darbeleri, bu umutlu kuşağı biçip tarumar ederken, insanın/bireyin ve
insani değerlerin yok sayıldığı, “paranın kutsal addedildiği” bir devir
başlamıştır artık. Ve genç Güneş bu sancılı süreçte hayat yolunu
arşınlamakta, âşık olmakta, acılar çekmekte; zaman hızla tükenirken
saçlarına aklar düşmekte, derken yolun sonuna gelmektedir…
Güneş’in ölüme
meyleden hayat hikâyesi, Türkiye’nin toplumsal/siyasal tarihine paralel
bir çizgide; darbe üstüne darbe alan ve ha bire kanayan, kanatılan
ülkenin başkentinde sahneleniyor. Sembolü Hitit Güneşi olan başkent gün
be gün çürüyüp, kokuşarak çöküşe yol alırken Güneş Saygılı da duygusal
ve fiziksel olarak çökmekte, yaşlanmaktadır. Yazar, yine bu sayfalarda
tanıttığımız “Hayatın En Mutlu An’ı” adlı kitabındaki öykülerde olduğu
gibi son romanında da ademiyetin varoluş sürecinin yaşlılık evresine; bu
evrenin sancılarına, çıkmazlarına, arayışlarına, sorularına ve
sorunlarına dokunmadan edemiyor. “Hayatın En Mutlu An’ı”ndaki öykülerin
genelinde şu tablo hâkimdir: Yiten gençlikle beraber hayaller de bir bir
tükenir; idealler sahipsiz kalır; şehirler ve insanlar yozlaşır.
Yozlaşma her yanı bir virüs gibi ele geçirmiştir. Bu öykülerden birinde
(kahramanı yazar olan “Fikir Ayrılığı” başlıklı öyküde) şehrin, depremle
yerle bir olması, canların toprağa karışması söz konusuyken “Güneş
Saygılı’nın Gerçek Yaşamı”nda, şehrin ve insanların dönüşümü,
yozlaşması, çürümeye yüz tutması ve kokuşması; yani çöküşe giden süreç,
yıkım şehrin iliğine işleyen “virüsler” tarafından icra edilir.
Virüsler, şehrin ve insanların tükenişine zemin
hazırlar. İşte bu bağlamda Atasü’nün 2011 yılında yayımlanan öyküleri
ile son romanı arasında izleksel bir bağ söz konusu diyebiliriz.
Edebiyat üzerine
düşünen/düşündüren, şiir ve dil üzerine tartışan/tartıştıran, yeni Türk
edebiyatı üzerine kafa yoran/yorduran derinlikli ve incelikli bir metin
duruyor karşımızda… Eserin bu uzamını örneklemek adına Güneş’in, “şair”
sevgilisiyle arasındaki diyaloğa kulak verelim. Postmodern bir roman
yazmayı düşündüğünü belirten Şair’e, bunun zor bir iş olduğunu söyler
Güneş: “Postmodern bir roman kolay değil, eğer güzel bir roman olacaksa.
(…) İyi bir postmodern roman, yazardan metnin üstünde müthiş bir
egemenlik talep eder, daha doğrusu sıkı bir denetim; yoksa ipin ucu
kaçar ve her şey saçmaya dökülür.” Burada başarılı bir postmodern yazar
olarak Nabokov’u ve Orhan Pamuk’u örnek gösteriyor “yazar” Güneş
Saygılı. Böylece Nabokov’un kurgusal biyografi yapıtı “Sebastian
Knight’ın Gerçek Yaşamı”nın, Atasü’ye son romanının ismi için ilham
kaynağı oluşturduğunun ayırdına da varmış oluyoruz. Atasü, sinsice şehri
kuşatıp sonunda teslim alan çöp ve fare metaforlarıyla Latife Tekin
(Berci Kristin Çöp Masalları) ve Albert Camus’ya da (Veba) bir selam
gönderiyor ayrıca.
Şimdi bir hikâyeyle
devam etmek istiyorum. Antigonos’un tutsağı bir Ispartalı çocuk köle
olarak satılıyor, efendisi onu zorla çirkin bir işte kullanmaya
kalkınca, çocuk “Görürsün, kimi satın aldığını; özgürlüğüm elimdeyken
ayıptır kul olmak senin gibisine,” diyor ve atıyor kendini evin
tepesinden aşağı. Montaigne’in, “Denemeler” adlı o eşsiz eserinde “Ölmek
Özgürlüğü” başlığını taşıyan denemedeki bu küçük hikâyede karşımıza
çıkan Ispartalı çocuk gibi Güneş Saygılı da ölmek özgülüğünü seçiyor.
Zira yaşadığı apartmanın “Alevi kapıcı ailesi”nin dairesiyle beraber tüm
şehri fareler sarmış, salgın baş göstermiş, şehir karanlığa gark
olmuşken; ülke kapitalizme teslim edilmiş, rant peşinde koşmak tek gaye
olmuş, Maraş’ta insanlara kıyılmış, bir otelde aydınlar diri diri
yanarak can vermiş, insanlık ve insani değerler ölmüş/öldürülmüşken
yaşamak ağrısına dayanmak imkânsızdır artık. Özgürlüğü henüz elindeyken
bu düzene kul olmak istememiştir Güneş Saygılı… Ve yaşamının
gerçekliğine bir son vermiştir… Güneş’i ölüme meylettiren gerçekliği
anlamak adına onun gerçek yaşamına kulak verin…
“Güneş Saygılı’nın Gerçek Yaşamı”, Erendiz Atasü, 291 s., Everest Yayınları, 2011
*ilk olarak Remzi Kitap'ta yayımlanmıştır.
*ilk olarak Remzi Kitap'ta yayımlanmıştır.

YORUM YAZIN