Header Ads

Cumhuriyet'in 'Pathos'u

- SİBEL KARADAĞ -
"Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir iradedir, cumhuriyet fazilettir”
M. Kemal Atatürk

“Cumhuriyetin 75. Yılı, tarihi bir rekorun da simgesi oldu. Atatürk’e ve cumhuriyete bağlılığını bildirmek isteyen vatandaşlar Anıtkabir’e sel gibi aktılar. Anıtkabir’i 1 milyon 950 bin kişi ziyaret ederek tarihi bir rekora imza attılar.”
Hürriyet, 29 Ekim 1998

“Terör örgütü ülkeyi bölme peşinde. Bunlar laiklik adına bölücülük yapıyorlardı. Bugün cumhuriyetçilik maskesi altında ayrımcılık yapıyorlar.”
Recep Tayyip Erdoğan, 29 Ekim 2012

-Cumhuriyet Bayramı kutlamalarındaki slogan: Mustafa Kemal’in askerleriyiz !
-Polis: Biz de ! (29 Ekim 2012) 



Dilimizin kirlendiği, kavramların Türkçe mealinin erozyona uğrayarak içinin boşaltıldığı, toplumsal iletişim alanının siyaset dili jargonlarına, oradan da ‘kuzu kebap’lara, ‘bahtsız bedevi’lere ve ‘kutup ayıları’na indirgendiği, zihnimizin giderek çoraklaştığı günlerden geçiyoruz.

Takvimler 10 Kasım’ı gösterirken, hafızalarımız, Cumhuriyet Bayramı görüntülerini ve ona dair polemikleri yeniden diriltiyor. Cumhuriyet Bayramı’nın bu seneki kutlamaları belki de tarihin en ilginç diyaloglarından birine tanıklık etti. Bayramı kutlamak isteyen kitle ile devletin polisi, ne kadar çok Mustafa Kemal’in askerleri olduklarına dair yarışa girdiler. Tam da bu diyalog bizim bakış açımızı değiştirip başka bir optiğe yerleştirmemizin zamanı geldiğine delalet ediyor.

Cumhuriyetçilik, Rousseau ve ‘Pathos’

Cumhuriyetçilik, kökleri Antik Yunan ve Roma’ya kadar uzanan, erken modern dönemde yeniden filizlenerek Amerikan ve Fransız devrimlerine ilham kaynağı olmuş ve günümüze kadar pek çok farklı tonda sesini yükseltmiş bir davadır. Davadır, çünkü tutku, heyecan, ‘pathos’ (halkın ihtirasını oluşturan yapı) yüklüdür. Pek çok farklı tona sahiptir; çünkü klasik yorumundan liberal versiyonuna; aristokratik/koruyucu olanından demokratik/yenilikçi olanına kadar farklı tahayyül ve pratikleri bünyesinde barındırır. Genel hatları ile tasvir edildiğinde, 18. yüzyıl sonrasındaki gelişimi, dönemin politik evrenine eklemlenerek şekillendiğinden, aklın egemenliğine dayanan, aydınlanmacı ve modernist bir kimlik kazanır. Kaba tabiriyle ‘yasalarla sınırlandırılmış yurttaş yönetimi’ olan cumhuriyetçilik, Rousseau tarafından insan haklarını ve halkın egemenliğini eş zamanlı koruyan ve kollayan bir senteze dönüştürülür.

Ancak Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nde bahsettiği üzere, cumhuriyetin istikrarı ve sürekliliğini sadece hukuksal düzenle sağlamak mümkün değildir, ortak bir benlik, duygudaşlık ve yurttaşlık bilinci elzemdir. Rousseau’nun ‘general will/genel irade’ diye tanımladığı bu bilinç, kişinin genel iyiyi, bireysel çıkarlardan ve ortak benliği bölecek herhangi farklılıktan üstün tutmayı telkin eder.

Rousseau’nun temel rasyoneli de budur aslında: endüstrileşme çağının gözlemcisi olarak, önü alınamaz bireysel çıkar tasavvrunun toplumsal bir yıkım getirdiğini düşünür. Dönemin kaotik yapısının kaynağını insanın önlenemez, birbirini yıkan açlığı olarak düşünür. Kolektif bütün, mutlaktır ve bölünemez. Bu da ancak bir yurttaşlık bilincinin yaratılmasıyla mümkündür. Ne de olsa, ‘halk, en nihayetinde, devletin imal ettiği bir şeydir’[1].

Cumhuriyet bu duygudaşlığı, ‘yurttaşlık eğitimi’, tarihsel anların hatırası, ortak kader ve ortak acılar diskuru üzerinden gerçekleştirir. Çünkü cumhuriyetin istikrarı aidiyetin her daim diri tutulmasına bağlıdır ve bunu perçinlemek için de ritüeller, bayramlar, ortak acılar istikrarın dermanıdır. Cumhuriyetin ‘pathos’u ancak böyle korunabilir.

Rousseau’nun ortaya atmış olduğu insan hakları-halk egemenliği sentezi, özgürlükçü formundan otoriteryenizme kolaylıkla meyleden muğlak yapısıyla pek çok kritiğe de açık kapı bırakır. Devleti ya da ‘milli irade’yi her daim koruma ve üstün tutma refleksi sebebiyle otoriter eğilimlere, kamusallığın tarifindeki yetersizlik nedeniyle karikatürize bir yurttaşlık katılımına ve çoğunluğun despotizmine, ulus-devlet yapılanması içesinde de ‘militan yurttaş’ söylemine işlevsellik kazandırır. Onu mutlak ve bölünmez addetmesi, özünde monarşik düzene ve kutsal iradeye karşı gibi görünse de, kutsal iradenin seküler bir versiyonu olur ve yurttaşın yüreğindeki en baskın duyguya dönüşerek kendisinin de bizzat dediği gibi ‘sivil din’ haline gelir. Bu sivil dini tüm kalpleriyle hisseden yurttaşlar, yüksek bir statü olan vatandaşlık faziletine erişmiştir, hissedemeyenlerin de bir an önce erişmesi ‘rica’ olunur. Aksi halde bu bir ihanet belirtisidir.

Cumhuriyetin Türkçe Meali

Türkiye’deki cumhuriyetçilik geleneği ve son on yıldaki dönüşümünü çözümlemeye çalışırken, cumhuriyet geleneğinin korumacı ve tektipleştirici karakterinin ve bunun yarattığı patolojinin altını çizmek gerekli. Devrim Sezer, Toplum ve Bilim dergisindeki makalesinde, ‘Türkiye modeli Rousseau’nun klasik cumhuriyetçilik tasvirinin ancak kötü bir kopyası gibi olabilir’ der. ‘Milli irade’nin dışında kalanı ortak benliğe bir tehdit olarak gören, onun bölünmezliğini her türlü farklılığın üstünde tutan ‘endişeli cumhuriyetçilik’ refleksi, Tanıl Bora’nın dediği gibi özcü bir milliyetçilik ile etkileşince ‘pathos’ boyutunu patetik düzeye sıçratabilir. Milliyetçilik kavramının Türkiye’deki düşünsel çerçevesi ve pratiği ise farklı bir tartışmanın konusudur.

Şerif Mardin’e göre, Türkiye’deki cumhuriyet geleneğinin temeli muhalefetsiz yönetme eğilimidir. İktidarın politik/ideolojik çerçevesi değişse de bu refleks baki kalır, her türlü farklı ses, birlik ve beraberlik önündeki tehdittir, ihanettir. İktidar, meşruiyetini tam da bu refleksten alır. İster bu devleti koruma niyetiyle, ister çoğunluğun iradesi adı altında yapılsın; meşruiyetini hep devletin/milletin bütünlüğünü koruma fikrinden ve bu bütünlüğü bozacak potansiyel düşmanlardan alır. Böyle bir korumacı cumhuriyet pratiği de demokrasi ile ancak şekilsel bir bağ kurabilir, içsel bir etkileşimden uzaktır. Tam da optik burda dururken gündemdeki kemalizm/anti-kemalizm, ‘özde’/’sözde’ cumhuriyetçiler polemiğini tekrar gözden geçirmeli.

Tıpkı cumhuriyet kutlamalarındaki diyoloğun çok basitçe açıkladığı gibi, ‘özde’ cumhuriyetçilerin ‘sözde’ olanlardan endişelenmesini gerektirecek bir zeminden bahsetmek zor. Zira onlar temelde cumhuriyetçi geleneğin ruhunu itinayla devam ettiriyor aslında. AKP, denklemi çoğunlukçu ve popülist söylemlere indirgeyerek yeniden kuruyor; birlik ve beraberlik teminatı, bu sefer de çoğunluğun iradesinden gücünü alıyor, farklı her türlü sese ‘terörist’ damgasını vuruyor. Siyaset dilinin jargonlarına hapsolurken belki de es geçtiğimiz bu; kemalist ya da antikemalist, ‘merkez’ ya da ‘çevre’, aslolan muhalefetsiz ve kamusuz bir cumhuriyetti. Gerisi teferruattı. ‘Pathos’ un kaynağı buydu.

Böyle bir cumhuriyet anlayışında, elbette ki milliyetçilik özcülüğe, demokrasi çoğunlukçuluğa, kamusallık devlete, akılcılık bir görme bozukluğuna kolaylıkla indirgenebilir. Cumhuriyetin Türkçe tercümesi tam da bu çoraklıktan, kirlenmiş siyaset jargonlarından, şekilci bir demokrasi anlayışından, önü alınamaz simgelerden ve karşıtlık zihniyetinden beslenir.

Sonsuz çözümsüzlüğünü, ilericiler-gericiler, laikler-dindarlar, makbul vatandaşlar-‘teröristler’, kemalistler-antikemalistler karşıtlığı ile her gün yeniden üretir. Çünkü bu karşıtlık zihniyeti, kendi iktidarını da muhalefetini de besler. Zamanında ‘merkez’e muhalif gibi gözüken, ‘çevre’ nin sesini temsil eden de güç kazandığı zaman bu ‘pathos’u aynen devralacak, bayrağı taşımaya devam edecektir.

Habermas’ın ve benzer şekilde Arendt’in dediği gibi, cumhuriyet, meşruiyetini kamusal iletişim ve tartışma alanından almadığı; ‘yurttaşlık eğitimi’ bizzat bu kamusal alanın kendisi olmadığı; cumhuriyet fikri mutlak ve değişmez mitosundan sıyrılıp sürekli yeniden tanımlanan, değişen, dönüşen, müzakere edilen bir kamusal irade haline gelmediği sürece de bu kısırlık devam edecek. Bu karşıtlıklar üzerinden günümüzde olanı biteni analiz etmeye çalışmak da kuşkusuz bu diskura katkı sağlamaktan öteye geçmeyecektir.

‘Özde’ olan, ‘sözde’ olandan endişelenecekse, bunu kendi statüsü ve ideolojisi adına yapabilir, zira devletin geleneği adına endişelenmeye lüzum yok; cumhuriyetin Türkçe meali değişmedi.

Birey, hala ve hala korunacak değil; ‘milli irade’ için tasarlanıp kullanılacak bir araçtan ibaret. O yüzden, 12 Eylül mağdurlarının mektuplarını okurken ağlayan Başbakan, idam cezasının tekrar gelebileceğini savunuyor; ama bu sefer ordunun değil, ‘kamuoyu’nun iradesiyle gelebileceğini söylüyor. O yüzden, Başbakan açlık grevleriyle ilgili Şevket Kazan’ın 1990’lardaki söylemlerini bugün aynen kullanabiliyor.

Sadece, formülasyona yok saymanın yanısıra, bizzat hedef göstermek ve linç etmek de eklendi. Zira, özneleri ve yüklemleri değişse de cümlemizin ‘pathos’u bakidir.


Sibel Karadağ 

London School of Economics and Political Science
sibelkaradag@sabanciuniv.edu


*Yazıda Devrim Sezer’in ve Tanıl Bora’nın makalelerinden esinlenilmiştir.


[1] “Discourse on Political Economy”, The Social Contract and Other Later Political Writings, Devrim Sezer “Çoğulluk ve Politika: Rousseau, Arendt, Cumhuriyetçilik”, Toplum ve Bilim, Sayı:124 makalesinden alınmıştır.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.