Mehmed Uzun: Yasaklı ve Yaralı Dilin Sesi
Mehmed Uzun farklı kaynaklardan beslenen, farklı kimliklere sahip bir yazar. Doğulu olan kimliğinin yanı sıra Batılı da. Birbirine tamamen zıt bu kimlikleri harmanlayarak eserlerini ortaya koyuyor. Onun edebiyatı “bir muhasebe edebiyatı; herkesle, her yerde vicdani bir muhasebe”. Kitapları birçok dile çevrilen Uzun, üç dilde yazıyor; romanlarını Kürtçe, deneme ve araştırmalarını Türkçe ve İsveççe. 1977 yılında yazdığı bir yazıdan dolayı hakkında açılan dava üzerine İsveç’e giden Kürt yazar, 1981’de vatandaşlıktan çıkarıldı ve 1992 yılına kadar Türkiye’ye hiç gelemedi. Uzun, “en musibetli romanım” dediği “Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık” ve “Nar Çiçekleri” adlı deneme kitabından dolayı 2001’de yargılandı. Ancak her ikisinden de beraat etti. “Türkiyeliyim. Kürtçe yazıyorum. Bir Ortadoğu yazarıyım. Bir Mezopotamya yazarıyım” diyen Uzun, yalnızca Kürt edebiyatı açısından değil Türk ve dünya edebiyatı açısından da büyük öneme sahip bir yazar…
“Günümüzde yazar, tanımı bakımından,
tarihi yapanların hizmetine giremez; tarihin ezdiklerinin hizmetindedir
o. Yoksa sanatından yoksun ve yalnız kalır” diyor Albert Camus. Mehmed
Uzun, tam da bu tanıma uygun bir yazar; resmi tarihin söylemlerini
tamamen bir kenara koyan ve bu tarihin ezdiklerinin, yok saydıklarının
yanında yer alan bir yazar. Ancak buradaki ezilenlerden kasıt sadece
Kürtler değil; yerküre üzerinde kadim çağlardan bu yana baskılanan, zora
tabi tutulan, susturulan, yok olmaya mahkûm edilen tüm halkların, tüm
kültürlerin, tüm dinlerin, tüm dillerin yanında o…
Yasaklı bir dille yazma uğraşı veren Uzun,
yazdığı kitaplardan dolayı hapislerde yattı, hakkında birçok kez dava
açıldı. Sürekli kendini, eserlerini ve dilini savunmak zorunda kaldı.
Ama sadece kendi dili, kültürü için değil Asuriler, Ermeniler,
Keldaniler, Yezidiler gibi örselenmiş, görmezden gelinmiş herkes için
bir demokrasi kültürü yaratılmasının savunucusu oldu. Uzun’a kulak
verecek olursak:
“Bana beş dava açıldı.
‘Zincirlenmiş Zamanlar Zincirlenmiş Sözcükler’
kitabımda da yazdım ben bölücü değilim, Kürt halkının dilini
savunuyorum. Kürtçe yazmanın bölücülükle ne alakası var, ben Kürtçe
yazıyorum, Kürtçeyi savunuyorum çünkü devletin bu yöndeki politikası
yanlıştır. Ben Kürt olmasaydım dahi Kürtçeyi savunacaktım, eğer Asurice,
Süryanice, Keldanice de bilseydim o dillerde de yazacaktım hiç
şüphesiz. Bu radikal bir tavırdır, bu çok önemlidir ve aynı zamanda
insani bir davranıştır; hümanisttir, demokratiktir.” (Küllerinden Doğan
Dil ve Roman).
Gerçek Bir Çokkültürlülük
Uzun, üç dilde duyan, düşünen, yaşayan,
yazan ve böylece var olmaya çalışan bir aydın. Çokdilli, çokkültürlü bir
dünya insanı; yerelden evrensele kucak açmayı başarmış bir kalem
ustası. Gerçek bir çokkültürlülük onunki. Çünkü Türkiyeli bir Kürt
olarak dünyaya geldi ve kısa ömrünün yarısından fazla bir bölümünü
Avrupa’da, İsveç ve İskandinavya’da geçirdi. Hem Mezopotamya, Anadolu,
Ege kültür mirası hem de Avrupa ve İskandinavya edebiyatları ve anlatı
gelenekleri onun yaşamı ve yazarlığı üzerinde büyük rol oynadı. Gılgamış
Destanı, Tevrat, İncil, Kuran ve Zerdüşt inancındaki öyküler, çeşitli
peygamberlere ait meseller, doğduğu ve büyüdüğü kültür ortamının
ayrılmaz, yaşayan parçaları oldu. Kürt dengbejleri, Türkmen âşıkları,
Ermeni nağmeleri, Asuri, Süryani ezgileri, Yezidi kavalları Uzun’un
çocukluğunun ve gençliğinin canlı sesleriydi. Egeli Herodot ve Homeros
ilk öğretmenleri, ilk kılavuzlarıydı... Daha sonra İsveç’teki sürgün
yaşamı boyunca oranın dil, kültür ve edebiyat mirasıyla yoğrulup
mayalanan Uzun, tüm bu zenginlik ve çeşitlilik üzerine yazarlığını inşa
etti. Uzun, bu çokkültürlülüğünü şöyle nitelendiriyor: “Şansızlıklarla
dolu hayatımın belki de en önemli şansı” (Zincirlenmiş
Zamanlar-Zincirlenmiş Sözcükler, İthaki Yayınları, 2011).
Çocukluk Dilinin Sesleri
Mehmed Uzun, yasaklı, yaralı bir dilin
çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Türkçeyle tanışması ilkokula başladığı
gün olmuştu. Kürtçe, onun çocukluk diliydi ve bu dilin sesleriyle
büyümüştü. Ve o sesler bir gölge gibi daima peşindeydi. Mehmed Uzun da o
seslerin ardına düşüp iyi bir edebiyat yapmaya koyulmuştu…
Doğduğu evde hiç kitap yoktu. Bir tek
Kuran vardı ve o da Arapça yazılmıştı. Fakat bu evde sözlü edebiyat
hüküm sürüyordu; babasından ve ninesinden uzun destanlar dinliyordu. Sık
sık dengbejler konuk oluyordu evlerine ve geceler, onların
dillendirdiği destanlarla renkleniyordu. Sözlü edebiyat geleneğiyle
büyümüştü ve Kürtçe okuyup yazmayı 1972 yılında, hapishanede yattığı
dönemde Musa Anter ve diğer Kürt aydınlardan öğrenmişti. Yani tam 18
yaşındayken anadilinde okuyup yazabiliyordu! Öte yandan bu dilin
konuşulduğu topraklardan çok uzaktaydı. Zira o bir sürgün yazarıydı…
Yaratıcılığının Beslendiği Kaynak: Sürgün
Uzun’un, Polonyalı yazar W. Gombrowicz’den ödünç alarak sıkça dile getirdiği
üzere “Sürgün bir mezarlıktır”. Yazarlığını sürgünün o dayanılmaz ve
ağır koşullarında var eden Uzun, farklı bir yazarlığın peşindeydi:
“Yazarlığımı bin bir güçlükle oluştururken farklı bir yazarlık yaratmak
istedim; dil, üslup, teknik, tema ve mantalite olarak farklı bir
yazarlık. Hem yaşadığım İskandinavya’da hem de beni ben yapan
topraklarda Türkiye ve Mezopotamya’da farklı bir yazarlık. Böyle bir
yazarlık yaratmanın zorlukları sayılamayacak kadar çok; şana şöhrete,
paraya pula, mala mülke, pazara, günlük menfaate, var olan yasaklara,
güncel cazibe merkezlerine, moda eğilimlerine itibar etmemek gerekli.
(Eğer itibar etseydim başka bir dil ile yazardım.) İtibar edilmesi
gereken şey ise sadece şu; samimiyet, söze, anlatıya, anlatının
karakterlerine ve dünyasına karşı samimiyet. Söze insani sıcaklığı
aktarabilmek, sesi kesilmiş olanların sesi olabilmek, tarihi yok
edilenlerin tarihine ilişkin bir hafıza yaratmak, devamlı rencide
edilenlere edebi anlatılarla onların gurur duyacağı, onları
güçlendirebilecek bir duygu verebilmek. Ve hesaplaşmak, devamlı vicdani
bir hesaplaşma içinde olmak. Başta kendisiyle yapmalı bunu yazar, ama
ayrıca herkesle, her zaman yapmalı. Özellikle her türlü totaliter ve
tahammülsüz düşünceye, davranış, ideoloji, siyaset, rejim ve liderliğe…
Söz ve edebiyatın böyle bir insani misyonu olduğuna çok inanıyorum.”
(Küllerinden Doğan Dil ve Roman)
Sürgün ve yabancılık, Uzun için bir
mezarlık olmakla birlikte onun yaratıcılığının ve yazarlığının
beslendiği kaynak aynı zamanda. Şöyle diyor yazar “Ruhun Gökkuşağı”
isimli anlatısında: “Yabanlık, boynumdaki boyunduruk. Tuhaf ama aynı
zamanda yaratıcılığımın kaynağı. Bunun böyle olmasını ben mi istedim
yoksa benden bağımsız var olan bir gerçeği, ister istemez kabul etmek
zorunda mı kaldım, tam bilmiyorum ama yabancılık sadece kabuğum değil,
ruhum da; kaplumbağanın sırtındaki kabuk, aynı zamanda onun evi de.
Yabancılıktan bana ait bir mekân, bir yurt yarattım (…); azıcık o
yurttan uzaklaştığımda rahatsız oluyorum; orada yaratabiliyorum ancak,
orada ben, ben olabiliyorum. Neyi, nasıl, niçin yazmam gerektiğini bir
tek o mekânda biliyorum.”
Önce ve Daima Söz Vardı…
Hayatın sözle yaratılıp, sözle nihayete
erdirildiği bir coğrafyanın insanı Mehmed Uzun. Bütün kutsal kitapların
dile getirdiği üzere “Önce söz vardı”. İşte Uzun için de önce ve daima
söz vardı. Onun dünyaya gözlerini açtığı topraklarda, kadim çağlardan bu
yana biriken tarih ve kültür mirası hep sözle bugüne akmıştı. Ve
edebiyatını bu sözlü miras yoluyla var etti Uzun. Ancak hani söz uçar,
yazı kalırdı? Sözün uçup gitmesini, yok olmasını engelleyen, her daim
diri kalmasını sağlayan, onu yaşatan birileri vardı elbet; “dengbejler”.
Yani “sesi meslek edinmiş ustalar, mekânı ses olmuş insanlar” vardı.
Sese ruh kazandıran, sesi canlı hale getiren; sese nefes ve yaşam
verendi dengbej. Sesi kelam kılan, türkü haline getirendi. Söyleyendi,
anlatandı… Böyle tarif ediyor Uzun, denbejleri.
“İnsana, insanlığa bir dil; kimlik, tarih,
benlik, bellek veren ses, nefes; insanı, insanlığı, insani anlatıyı,
çağlar boyu, zamanlar boyu, kesintisiz bir çağlayan haline getiren
kaynak”.
Uzun’un birçok kitabında dengbeje rastlıyoruz.
Örneğin; yazarın, yukarı Mezopotamya’nın yakarışı olarak nitelendirdiği
“Dicle’nin Yakarışı” ve “Dicle’nin Sürgünleri” romanlarında, geçmişin
sesini bugüne taşıyan dengbej Bıro’yla karşılaşıyoruz. Öte yandan
“Abdalın Bir Günü” ve “Yaşlı Rind’in Ölümü”nde de dengbejlerle yola
devam ediyor yazar. Zira dengbejler, Mehmed Uzun’un bir roman dili
oluşturabilmesi için kelimenin tam anlamıyla zorunluluktu. Sadece sözlü
bir miras vardı ona kalan; destanlar, atasözleri vardı. Yazılı bir
gelenekten bahsetmek mümkün değildi. Ve Kürt dilinin yaşaması, geleceğe
uzanması dengbejler sayesinde mümkün olmuştu.
1100 Sayfalık Antoloji
Mehmed Uzun, Kürtçe yazmaya karar
verdikten sonra bu alanda kim, neler yapmış bilmek zorundaydı. Önemli
bir ihtiyaçtı bu. Ancak Kürt edebiyatı adına neler yapıldığına dair
Türkiye’de herhangi bir araştırma gerçekleşmemişti. Uzun, yurtdışına
çıkınca Kürt edebiyatının tarihi gelişimini ayrıntılı bir şekilde
inceleme şansı buldu. Ve 1100 sayfalık bir “Kürt Edebiyatı Antolojisi”
ortaya koydu. Çünkü Uzun’un vurguladığı üzere; “Kürtçe yazacak bir
yazarın diğerlerini bilmesi gerekli”ydi. İlk olarak Kürtçe basılan bu
antoloji daha sonra Türkçe olarak da yayımlandı. Uzun, 1980’lerin
ortasında sürgünde oluşan bu antolojinin hazırlanış nedenini, özsözde
şöyle açıklıyor: “Antolojinin hazırlanmasındaki en önemli neden,
sanırım, var olan müthiş bilgi eksikliğiydi. Hem Kürtlerin böyle bir
eksikliği vardı hem de dünyanın. (…) Antolojiyi bu konudaki bilgi
eksikliğini aşabilmek için atılmış bir adım olarak da değerlendirmek
mümkün. Sayılamayacak kadar zorluğa rağmen, bin bir güçlüğü bertaraf
ederek atılan bir ilk adım. Yeni ve daha güçlü adımlarla devam edilmesi
gereken bir ilk adım.”
Kürtçenin Kültür Mirası
Kürtçeyle ilgili tartışmalar dün olduğu
gibi bugün de sürüyor; Kürtçenin zayıf bir dil olduğunu, eğitim ve de
edebiyat dili olarak yetersiz olduğunu savunanlar oldukça fazla. Ancak
Uzun’un yazarlığı ve ortaya koyduğu eserler Kürtçenin edebi yetkinliğini
açıkça ortaya koyuyor. Uzun, “Kürtçenin edebiyat dili olarak gücü
vardır,” diyor ve ekliyor: “Kürtçe, tarihi geriden izliyor. Günümüze
uygun jargonları oluşturmuş değil. Yüz bin tane eksikliği, aksaklığı
var. Ama buna rağmen Kürtçenin bir dinamizmi, zenginliği var. Bir kültür
mirası, arka planı ve tarihi var. Öyle olmasa, zaten Kürtçenin bugüne
kadar yaşaması mümkün olmazdı. Benim romanlarım bugün başka dillerde
yayınlanıyorsa, bu, Kürtçenin yeterliği için en iyi ispattır.”
(Küllerinden Doğan Dil ve Roman) “Ölümsüzlük güzel ve güçlü sözle
mümkündür,” diyen Uzun, modern Kürt edebiyatının temellerini attığı
eserlerinde güzel ve güçlü söz söylemeyi başarmış, ölümsüz yazarlar
arasındaki yerini almıştır kuşkusuz. 2007 yılında bu dünyaya veda eden
Uzun’un ardında bıraktığı yedi Kürtçe roman bunun en açık ispatı olarak
karşımızda duruyor (“Sen”-1985, “Yaşlı Rind’in Ölümü”-1987, “Yitik Bir
Aşkın Gölgesinde”-1989, “Abdal’ın Bir Günü”-1991, “Kader Kuyusu”-1995,
“Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık”-1998, “Dicle’nin Sesi
I-II”-2002-2003).
*Elif Şahin Hamidi
Remzi Kitap Dergisi

YORUM YAZIN