Dersim’in “Kendibiter” Kızları
![]() |
| - SEMA ASLAN - |
Tanıklıklar, belgeler ve fotoğraflarla 600 sayfayı bulan, 100’ü aşkın görüşme kaydını içeren ve okudukça anlaşılıyor ki, tüm tanıklıkları ‘olduğu gibi’, dillerine, ifadelerine, nidalarına, vahlarına, acılarına, umutlarına, uzaklıklarına, küslüklerine, unutuşlarına, tekrarlarına, hiç dokunmadan aktaran Dersim’in Kayıp Kızları, üzerine tek kelime edemeyeceğiniz ve aynı anda üzerine çok şey söyleyebileceğiniz bir kitap.
Üzerine söylenebilecekler… 1937–38 yıllarında Türkiye’de ve dünyada neler oluyordu? Avrupa’da faşist eğilimler, eğilim olmaktan çıkıp tayin edici bir pozisyon almaya başlıyordu da, Türkiye’de neler oluyordu? Dersim İsyanı? Resmi tarih, Dersim İsyanı diyordu; devlete karşı silahlanan, silahlarından vazgeçmek istemeyen, ağalık yapılanmasıyla yöre halkını ezen ve devlete karşı kışkırtan isyankâr aşiretleri bastırmak için verilen bir mücadele ‘imiş’ Dersim Harekâtı. Oysa Dersim’in Kayıp Kızları kitabındaki tanıkların bıkmadan usanmadan söylediği, bunun tam tersi: İsyan yok, saldırı ve kırım var diyor insanlar. Bombalayanların, süngüleyenlerin değil, üzerlerine bomba yağanların, cesetlerin altından süngü yaralarıyla kurtulanların yazdığı tarih şunu söylüyor: “38’de hep kaç göç… Yani sıkıntı içinde, evlerimizi yaktılar, yıktılar… Neye isyan edeyim, neyim var ki isyan edecek. İşte kaçıyorsun, kaçan adam ne isyan eder. Kaçan adamın silahı yok, bıçak yok… Güçsüz adam isyan eder mi? Jandarmalar geldiler katlettiler, katil oldular…” Bu ifadeler, katliam sırasında 5 – 6 yaşlarında olan Mehmet Atlı’ya ait.
Hasan Genç, kırımdan söz ederken ‘nesli kesik’ ifadesini kullanıyor birkaç yerde mesela: “Şimdi bunlara soykırım desek, yeri var yani. (…) Ve bunların Laç Mağarası’nda kökü gidiyor ve diğer amcalarım da var. (…) Üç tane amcamın nesli kesik… Birisinin adı Hüseyin, o amcamın çocuğu var. Mehmet amcamın çocukları yok, onun nesli kesik. Ahmet amcamın var… Hasan amcamın kesik… Zaten Mehmet amcamınki gitti. (…) Anlayacağın bu. Yani o zaman bizim evde aşağı yukarı 60 – 65 nüfus varmış, kurtulan topu topu 10 kişi. Ha, şimdi buna soykırım adını koymazsan… ne diyecem ben buna?” Kayıp Bese Genç’in amcaoğlu olan Hasan Genç, Bese’nin izinde yıllarını verdikten sonra devletin kayıtlarını yorumluyor: “Şimdi bana kalkıp 1937’de filanca yerde öldü diyor ama Laç Mağarası’nın nerede olduğunu biliyor mu acaba devlet? Orda kaç kişinin öldüğünü biliyor mu? Maalesef... Orada 500–600 kişi öldü. Belki daha da fazlaydı…”
Dersim neresi?
Laç Mağarası’nın nerede olduğunu bilmeyen devlet, Dersim’i bütünüyle unutturmak istedi. “Ben nereli olduğumu bilmiyordum zaten. Dersim neresi, hiç bilmiyordum. Zaten öyle olsaydı, belki daha evvel bulurdum sülalemi.” Kayıp Dersim kızlarından Ayşe Kaya’nın şu iki üç cümlesi, ‘Dersim neresidir, bilmediğimiz’ gerçeğini hatırlatıyor. Dersim neresidir, unutalım istedi devlet. Dersim sürgünleri, Dersim kayıpları konuşmadı, anlatmadı, hatta çoğu kez korktu, sakladı. Kimi yüzleşti, kimi yüzleştiyse de hiçbir şeyi değiştiremedi hayatında çünkü kanı ‘temizlenmişti’, Türkleştirilmiş, Sünnileştirilmişti. “Konuşursak sıkıştırıyorlardı. ‘Konuşmayın’ deyince konuşamıyorduk. (…) ‘Unutana kadar konuşamazsınız’ dediler. Baskıyla konuşamazdık.” Dersim’e askerler geliyor, bazen, yani insanları saklandıkları mağaralarda topluca öldürmedikleri zamanlarda, bazı kız çocuklarını ailelerinden koparıyor, bu esnada bir takım şeyler söylüyor... Söylenen sözleri anlamıyor insanlar çünkü ana dilleri Türkçe değil. Birileri tercüme ediyor bu lafları… Tanıklar, o tercümeleri hatırlayarak anlatıyor ki, o asker beni annemden, babamdan böyle böyle diyerek aldı, kopardı… Üzerinden yıllar yıllar geçiyor… Bu kez aynı insanlar kendi ana dillerini anlamıyor… Kendi inanç ritüellerinden, seslerinden uzakta, çoğu kez yeni isimleri ve soy isimleriyle, yeni aileleriyle, hiç önceleri olmamış gibi, anaları babaları toprakları olmamış gibi, öyle kendibiter türünden bir bitkiymiş gibi yaşıyorlar. Devlet, Dersim’in kızlarını alıyor, rütbeli askerlere ve bürokratlara veriyor. Kız çocuklarının kültürün taşıyıcısı olduğunu bilen devlet, bu yaban, bu vahşi çocukların ehlileştirilmesi projesinde kimsenin gözünün yaşına bakmıyor. Kız çocuklarını alan aileler, ilk iş, kızların saçlarını tıraşlıyor, onları banyoya sokup bir güzel yıkıyor, paklıyor ve sonra da hizmetine koşuyor. Kız çocukları, ailelerinden koparılmalarının acısına baskı, zulüm, dayak, işkence, taciz eklenince kendilerini unutmak istiyor, geçmişi unutmak istiyor.
Güzel ve sağlıklı kızlar
Az sonra öldürüleceğini bilen ve hiç değilse çocuğunun yaşam şansı olsun diye çocuğundan ‘vazgeçen’ aileler de var, çocuğu ağlayıp gizlendikleri yerleri açık etmesin diye kendi eliyle kendi evladını bırakan, hatta suya atan, boğan da… İşte bu kısmı, kitabın üzerine konuşulamayacak, üzerine tek söz edilemeyecek bölümü… Ama mesela, özellikle güzel ve sağlıklı olan kız çocuklarının seçiliyor olması… Faşist uygulamaların tanıdık sahnesi değil miydi bu?
Kitapta kapak görseli olarak kullanılan fotoğrafta bir ‘Kürt Kızı’ var… Tamamen tesadüf eseri gün yüzüne çıkan bu fotoğraftaki Kürt kızı Bese, evlatlık verildiği aileyle birlikte bir piknikte görüntülenmiş… Kürt kızını sevmişler mi, sahiplenmişler mi… Kürt kızı fotoğrafta kalmış. Kimse ne o zaman ne de sonraki yıllarda Bese’yle ilgili hiçbir şey sormamış, niyeyse sorma gereği duymamış. Evin hanımına arkadaş olsun diye eve getirilen Kürt kızının öncesi de yok, sonrası da.
Kız çocuklarının, çoğu kez besleme, hizmetçi olarak alındıkları evlerde zor koşullarda yaşarken, yapılan söyleşilerde verildikleri aileleri şükür ve rahmetle anıyor olmaları dikkat çekiyor. Namuslarını korumuş olmaları, iyi kötü sahipsiz bırakılmamış olmaları azımsanacak bir şey değil... Şükrediyorlar.
Şükür demişken, Dersim’in Kayıp Kızları’nı okuyunca, şükretmenin ayıp olduğunu öğreniyor insan. Dersim’in tanıkları bile, şükürden bir cümle sonra yıllardır sordukları soruları sormayı sürdürüyor.
DERSİM'İN KAYIP KIZLARI
Tertele Çenequ
Nezahat Gündoğan, Kazım Gündoğan
İletişim Yayınları
2012, 608 sayfa, 31 TL.
*Radikal Kitap

YORUM YAZIN