Eski Zaman Gezgininden Mizahi Eleştiri: Yedinci Gün
![]() |
| - MELİSA CEREN HASMADEN - |
İhsan Oktay Anar
edebiyatı meraklılarının beş yıllık bekleyişi bu Ağustos ayında son
buldu. Haftalarca önceden haberi yayılıp, dağıtım günü yaklaştıkça
bekleyiş heyecanının da tırmandığı kitap daha vitrinlere çıkmadan satış
listelerinin başına oturdu. Namı cismen zuhur etmeden çok önce alıp
yürüyen “Yedinci Gün”, Anar’ın okurlarına hiç de yabancısı olmadıkları
ancak 3-5 yılda bir tadabildikleri bir okuma keyfi yaşatıyor.
Geçmiş çağlara ait
dili, karakterleri, mekân kurgusuyla Anar’ın romanları bütünlüklü bir
dünya sunar. “Puslu Kıtalar Atlası”ndan “Suskunlar”a, Anar romanlarından
birini eline alan okur, tanıdık bildik bir dünyada, alışıldık bir
dilden dökülen yepyeni bir maceraya atılmanın konforunu yaşar.
İhsan Oktay Anar
romanlarını daha giriş bölümlerinden tanırız. Birkaç cümlelik bu ilk
paragraflardan, sizi alıp zamanınızın dışına ve efsunlar, gizemler,
karanlık dehlizler, daracık sokaklar, gıcırdayan ahşap evler ve türlü
türlü garipliklerden örülü bir eski zaman diyarına sürükleyeceği
sezilir. Kâh şehir efsanelerine başvurduğu, kâh kutsal kitap mesellerini
tersyüz ettiği, kurguyla tarihsel gerçekliği ve mitlerin iç içe
örüldüğü bir anlatı kurgular. İhsan Oktay Anar dilde, anlatıda, mekân ve
zaman kurgularında ve hatta zaman zaman karakterlerinde bir
süreklilikten yana olsa da romanları hiçbir zaman kendini tekrar duygusu
yaratmaz.
İşte Anar
romanlarının ortak özelliği diyebileceğimiz bu karakteristiklerin
tamamını taşıyan, okurlarına hem o tanıdıklık duygusunu hem de yeni
macera heyecanını bir arada tattıran bir roman “Yedinci Gün”.
İhsan Oktay Anar,
“Yedinci Gün”de günümüze şimdiye dek hiç olmadığı kadar yaklaşarak
hikâyesi için 1900’lerin başlarını seçiyor. Kitap, üç bölümden oluşuyor:
Baba, Oğul ve Hayalet. Daha ilk anda baba, oğul ve kutsal ruh
üçlemesini çağrıştıran bu bölümleme, Anar’ın okurlarının alışkın oluğu
bir kutsal kitap göndermesi. İyi ile kötü, Tanrı ile şeytan, Tanrı ile
kul karşılaşmalarını sık sık ustalıkla kullanan yazar, bu kitapta da
baba, oğul, hayalet üçlemesi içinde benzer karşıtlıkları bir araya
getirmiş.
Birinci bölüm Baba,
II. Abdülhamit’in başına musallat olan, padişahın odasındaki muhteşem
Dersaadet maketine dadanan ve sonunda koca kentin tüm güvenlik güçlerini
alarma sürükleyecek bir karışıklığa mahal veren kendini bilmez bir
sineğin yarattığı karmaşayla açılıyor. Ardından bir polisiye hikâyesine
evrilen roman, Dersaadet sokaklarında peyda olan bir katilin sinek gibi
tek tek avladığı şeyhleri nasıl akıl almaz bir yöntemle öldürdüğüyle hem
roman ahalisini hem de okuru hayrete düşürüyor. Bu uzun ve mizaha bolca
göz kırpan girişin ardından babanın, yani İhsan Sait’in macerası
başlıyor.
İhsan Sait, cezaevinden yeni çıkmıştır okurla tanıştığında. Pek vicdanlı, temiz, adaletli biri olduğu söylenemez.
Romanın babası iyilikten yana pek nasibini almamış
biridir. Cezaevinden sokaklara döner dönmez başına gelmedik kalmaz. Bir
nevi iblis olan bankerin elinden canını zor kurtarır, sonra Demir
Minareler denilen bir radyo istasyonunu ele geçirir de orada da başını
Almanlarla derde sokar. Bu radyo istasyonuna yerleşen, gecesini
gündüzünü burada geçiren İhsan Sait’e gizemli bir de ziyaretçi musallat
olur. Bıraktığı mektuplarla İhsan Sait’i tuhaf bir makine yapmaya ikna
etmeye çalışır. Şeyh cinayetleriyle bir polisiye misali başlayan roman,
işin içine bu makinelerin girmesiyle, neredeyse bilimkurguya dönüşür.
İhsan Oktay Anar’ın mekaniğe olan merakı okurları için ta
“Kitab-ülHilyel”den beri tanıdıktır. Yazarın ister mekanik olsun, ister
gemicilik, isterse musiki, romanına malzeme ettiği alan ne ise,
derinlemesine incelediği, değme mühendislerin, gemicilerin,
müzisyenlerin elinden çıkmaymışçasına ustalıklı bir anlatımla konuyu
aktarmadaki mahareti bilinir. Yine hatırlayanlar bilir,
“Kitab-ülHilyel”in içindeki makine ve mekanik çizimleri bile Anar’ın
elinden çıkmadır. “Yedinci Gün”de de, kitabın kapağını süsleyen çizim
Anar’a aittir.
Kitabın ikinci
bölümü Oğul ise, birinci bölümde İhsan Sait’in karşısına dikilip “ben
senin oğlunum” diyerek onu şaşkınlığa uğratan Ali İhsan’ın hikâyesini
anlatır. Babası ne kadar hayta, hapishane kuşu, vicdansız ve haksız bir
adamsa Ali İhsan onun tam zıddıdır. Biri kötülüğün, öteki iyiliğin
temsili gibidir. Bu bölümde Ali İhsan bir savaşta cenk etmektedir. Ancak
bölümün bir büyük sürprizi vardır ki, henüz kitabı okumamış olanlar
için hikâyenin tadını kaçırmamak adına bu bölümle ilgili havadisleri
burada keselim.
Son bölüm ise
Hayalet. II. Abdülhamid dönemiyle açılan roman bu bölümde Cumhuriyet
dönemine eriyor artık. İdris ÂmilZula adlı bir şairin, sıradan yaşamı
ile yayımlatmaya çalıştığı şiirleri vesilesiyle kuruluş yıllarına bir
bakış atmamızı sağlıyor. Ancak İhsan Sait henüz romanı terk etmiş değil.
Yine de İhsan Sait’in bu bölümdeki varlığının şartlarını açık
etmektense, okurun keşfine bırakalım.
Anar’ın okuru,
yazarın romanları arasında gezinmesine alışkındır. Kendisini ilk kez
Uzun İhsan Efendi’yle keşfedenler, kılıktan kılığa giren, roman içinde
hikâyeden hikâyeye türlü biçimlerde karşımıza çıkan İhsan Sait Efendi’yi
biraz yadırgayabilirler. Yine bazı okurlar, “Yedinci Gün”de tersyüz
ettiği mitleriyle “Amat”taki girift kurgunun kotarılışını ve
“Suskunlar”daki incelikli estetik göndermelerin tadını bu romanda
bulamadıklarını söyleyebilirler. Ancak “Yedinci Gün”, Anar’ın II.
Abdülhamid devrinden Cumhuriyet’e, yakın bir tarihi ironik bir eleştiri
süzgecinden geçirdiği, bu tarihsel yakınlığı nedeniyle de ister istemez
bir eski zaman masalı olmanın ötesine geçen romanıdır. Sanırım bazı
okurların, bu romanda alıştıkları Anar romanlarının tadını bulamamaktan
şikâyetleri de buradan kaynaklanır. Felsefi göndermelerini, dini ve
ahlaki eleştirilerini metin içine ustalıkla gizlemeyi huy edinmiş yazar,
bu kez okurlarına açıkça mizahla harmanlanmış eleştirel bir bakış
sunar.
“Yedinci Gün”, İhsan Oktay Anar, 240 s., İletişim Yayınları, 2012
*Remzi Kitap gazetesinden alınmıştır.

YORUM YAZIN