Header Ads

Yeni Hukuk; Ya Müşterisin Ya Düşman

- GÖKSEL ARSLAN -
“Hangi Bankanın Öğrencisisin” Radikal gazetesinin Samet Akten imzalı haberi irkiltici başlığının ardından şöyle devam ediyor. “Türkiye ’de şu ana kadar 23 üniversite yeni kimlikleri bankalarla anlaşma yaparak ‘kredi kartı’ yerine de geçecek şekilde yeniden düzenledi. Bu uygulamayı son olarak 90 bin öğrencisi bulunan İstanbul Üniversitesi ’nde hayata geçirildi. …Üniversite senatoları tarafından bankalarla yapılan protokollere göre, üniversiteye adım atan her öğrenci, banka kartı olarak kullanılabilen öğrenci kimlik kartı sahibi oluyor. Öğrenciler okula kayıt olduktan sonra kimlik kartlarını bankaların üniversite kampüsleri içerisinde açtıkları şubelerden alıyor.” Başka bir anlatımla üniversite öğrencilerine öğrenci kimliği yerine banka kartı veriliyor.

Son 30 yıl sürecinde müşteri olarak yurttaş, müşteri odaklı kamu yönetimi neoliberal modelin asli
ayaklarından biri olarak camcı dükkanına girmiş fil hoyratlığında hayata geçirildi. Nihayet kamusal
aidiyetin formel olmakla birlikte en önemli göstergelerinden biri olan “resmi kimlik” de tarihin
antika müzesine gönderildi. Öğrencilerin üniversal alanın parçası olduğunu mimleyen son belge
bankalarla yapılan sözleşmelerle buharlaştırıldı. Artık üniversitelerde öğrenci yok, eğitim gören banka
müşterileri var. Hayat tarafından sayısız defa yalanlanan liberal ezberleri tekrarlayan yönetimler
uygulama ile hem öğrencilerin hem de kendilerinin sorunlarının çözüleceğini iddia etmekte fakat
müşteri ile öğrenci arasındaki derin “toplumsal” fark meselesinde tek bir cümle etmemekte. Kaldı
ki, piyasa aktörlerine bağımlılık ilişkilerinin getirdiği formasyon ile üniversal formasyon arasındaki
bağdaşmaz halin, ikincisi aleyhine sonuçlanacağı kesinkes ortada.

Bununla beraber kamusal bütün niteliklerinden soyulan öğrenci disiplin yönetmeliği gibi kamu
gücüne dayanan cezai yaptırımlara muhatap olmaya devam etmekte. Adeta öğrenciler ne kamusal
alanda ne de özel alanda. “Alacakaranlık kuşağında.”

Uygulama, Danimarka Üniversitesi’ n de siyaset bilimci Torben Beck Jorgensen’in 1999 yılında
yayınladığı metnindeki cümleleri doğrular nitelikte. Jorgensen, “Bu uygulamalar, ne tamamen
kamusal ne de tamamen özel nitelikteki örgütlerin yer aldığı, alacakaranlık kuşağı diye tabir edilen
bir alanı ortaya çıkarmıştır” der ve ekler.“Bu melez alan; devletin, piyasanın ve sivil toplumun bir
karışımından oluşmaktadır”

“Alacakaranlık kuşağı alanı“, seksenlerin başlarında Anglo-Sakson dünyada bütün hoyratlığıyla acilen
hayata geçirilerek başlatılan “yurttaş yok müşteri var“ modelinin sonucuydu aslında. Neoliberal
modelin hızlandığı yıllarda muhafazakarlığı ve milliyetçiliğiyle bilinen Margeret Teacher’in o
ünlü sözü hafızalara kazındı. “Toplum diye bir şey yoktur.” Oysa yurttaş olabilmek için öncelikle
bir “toplum” olması zaruriydi. Ancak neoliberal modelde toplum yoktu dolayısıyla yurttaş diye bir şey
de yoktu. Kronolojik anlamıyla kaba hatlarla çizersek halk tebaadan yurttaşlığa, oradan da müşteri
konumuna geçmişti. Neoliberalizm kamusal alanı ekonomik bir alan olarak yeniden düzenledi ve
yurttaşı müşteri olarak o alanda yeniden konumlandırdı. Yurttaş artık “piyasa oyuncusu”ydu.

Sistemin müşteri odaklı yeniden inşası, Weber’ci klasik kamu idaresi ve hizmetlerinde radikal bir
yapısal değişimi mecburi kıldı. Paradigmaların değişimi kaçınılmazdı. Kamu alanı, kurumları ve hukuk
yeni anlayışa, idareye ve modele göre inşa edildi. Yeni araçlar kullanılmaya başlandı.

Nitekim, kamusal görevlerin doğrudan yerine getirilmesi ve kamusal ilişkiler piyasa aktörleri ve
sözleşmeler üzerine kuruldu. Haklar eşit yurttaşlık statüsünün getirdiği kanuni haklardan çok tek
taraflı sözleşmelerin getirdiği haklara tahvil edildi. Zira birey artık yurttaş olarak politik toplumun

üyesi değil, piyasanın, sözleşmelerin insafına terk edilmiş müşteriydi. Yurttaşlar yalnızca ve
yalnızca yönetilen değil aynı zamanda varsayımsal olsa dahi politik toplumun üyesi olarak talep
sahibi öznelerdi. Oysa şimdi müşteri olarak piyasanın her şeyi buharlaştırıcı alanına itilen yurttaş
bu varsayımı da kaybetti. Kamu ve piyasa arasındaki iç içe geçme, melezleşme sonucunu doğurdu
ve politik alanı işaret eden klasik toplumsal sözleşme metaforu, piyasayı işaret eden müşteri
sözleşmelerine evrildi.

Yurttaşlıktan müşteri konumuna geçen birey bu karakteristik hali taşımasına rağmen aslında tam
anlamıyla ne kamusal alanda ne de piyasa alanında yer buldu. Jorgensen’in tabiriyle o “alacakaranlık
kuşağı” nda kaldı. Her ne kadar piyasa aktörlerinin ellerine teslim edilmiş olsalar da kamusal araçların
kimi aparatlarıyla doğrudan ilişkileri devam etti.

Burada neoliberal sistemin iki asli ayağından biri olan güvenlik diğer ayağı olan piyasanın pürüzsüz
işlemesi için daha keskin ve şedit karakteriyle ortaya çıktı. Özellikle alacakaranlık kuşağında
konumlanan müşteri yurttaş bu şedit güvenlik uygulamalarının öncelikli muhatabı oldu.

Nitekim öğrenci kimliği yerine müşteri olduklarını gösterir banka kartıyla okullarına girebilen bu
coğrafyadaki üniversiteliler aynı zamanda dünyadaki en fazla tutuklu üniversite öğrencisi grubunu
da oluşturdu. Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi tarafından, Haziran 2012'de yayınlanan
raporda, 771 öğrencinin cezaevinde olduğu açıklandı. Açıklama Adalet Bakanlığı'nın bir soru
önergesine verdiği cevapla birlikte neoliberal modelin inşa ettiği “yeni hukuk”un otoriter yapısı
hatta “düşman hukuku” niteliğini daha bir gözle görülür hale getirdi. Adalet bakanlığı 771 öğrenci
dışında hapishanelerde “açık öğretim fakültelerine devam eden 2 bin 638 kişi” daha olduğunu
açıklamıştı.

Neoliberal model “yurttaş” ile birlikte “klasik burjuva hukuku” nu da tarihe gömdü. Klasik hukukun
genel, eşit, sistematik yapısı, iç tutarlılığı ve usul denen şekli hak güvenceleri ayaktaki prangalar
addedilerek sökülüp atıldı. Tarihsel olarak kaçınılmazdı. Zira hukukun karşısında eşit kamusal haklara
sahip birey olarak artık yurttaş yok. Ya müşteri ya düşman vardı.

Dolayısıyla müşteri hukuku kadar düşman hukuku da denebilecek neoliberal hukuk kendi modeline
uygun prensipleri de beraberinde getirdi. Hukuk, belirli toplumsal amaçların aracı olarak kullanılan
dinamiklerden biri olarak nitelendi. Örnek olsun, yargı pratiği bireyin fiilleri ile genel düzenlemeler
olan kanunları ihlal edip etmediğine bakmıyordu. Daha korkunç bir iş yaparak bireye yönelik “tedbir
alınmasının ileriye dönük, suçun önlenmesi bakımından gerekli olup olmadığı” sorusunu soruyordu.
Cevap olumlu ise kanunlar kararların meşruiyet kazanmasında araç olarak kullanılıyordu. Suç
oluşmuş ise “düşman” tecrit uygulamasına tabi tutularak, kişilik olarak yok ediliyordu. Söz konusu
süreç yalnızca siyasi suçlarda değil giderek genel yargı pratiği haline geldi. Genel yargı pratiği
olması “düşman hukuku” niteliğinin belli kesimlere yönelik, geçici, düzeltilebilir bir mesele olmadığını
açıklar.

Tam bu noktada kısaca şunun altı çizilmesi gerekir. Neoliberal “düşman hukuku” kavramıyla ilgisi
olmayan Alman hukukçu Jakobs’un bu aralar pek ünlü “Düşman Ceza Hukuku, Yurttaş Ceza Hukuku”
ayrımının tarihsel ve pratik olarak geçerliliği yoktur. Şundan dolayı yoktur, bir hayli tartışmalı ve
genel kabullerin dışında olan bu ayrım öncelikle kamusal yurttaş kavramını varsayar ve sonrasında
yurttaş, düşman ayrımına gider. Oysa artık ne yazık ki kamusal yurttaş kavramının da tarihsel

ve pratik olarak geçerliliği yoktur. Aynı, Jakobs’un sözünü ettiği yurttaşın yaşam, haysiyet gibi
değerlerini, özgürlükleri optimal hale getiren hukukun geçerliliği olmadığı gibi. Müşteri hukukunu
allayıp pullayıp “yurttaş hukuk” u diyeceksek o başka bir tartışma konusu şüphesiz.

Neoliberal hukuk, “evrensel hukuk” da denen klasik hukukun başta “yurttaş” olmak üzere
bütün “safralarından” kurtulmuş karşımızda durmakta. Gördüğümüz oldukça açık, belirgin. Neoliberal
hukukun karşısında ya müşteriyiz ya düşman. Melez kamusal kurumlar tarafından icat edilen, akıl
sınırlarını zorlayan başlıklara hemen her gün ödeme yapıyoruz veya borçlanıyoruz. Yurttaş değil
müşteriyiz. Öte yandan şiddete, uzun hapishane süreçlerine, ölümlere maruz kalıyoruz. Yurttaş
değil düşmanız. Üniversite öğrencilerine kimlik kartı yerine kamusal zora dayanarak verdikleri
banka kartlarından hesap işletim ücreti kesen bankalar, müşteri hukukunun pratikte ne anlama
geldiğinin kısa özeti aslında. Kısa özete, hapishanelerinde dünyada en fazla öğrenci barındırmaya yol
açan “düşman hukuku”nu eklemek şartıyla şüphesiz.

Jorgensen’in ironik biçimde alacakaranlık kuşağı dediği melez alan kentsel dönüşüm projeleriyle,
öğrencilere banka kartı projesiyle, devlet okullarına “bağış” yapılmasının açıkça desteklenmeye
başlanmasıyla, klasik hukukun hala geçerli olduğunu düşünenleri şaşkına çeviren davalarla hızlı
şekilde bataklığa dönüşmekte. Bu bataklıkta kamunun payına piyasa aktörleri ve “sivil toplum
örgütleri”yle birlikte hazırladığı kumpas, entrika, vurgun düşerken bizim payımıza müşteri veya
düşman hukukunun kurbanı olmak düşer. Ne var ki düştüğümüz hal ve ne yazık ki gidişatımız her
daim hatırlanan kadim söz “Gecenin içinde dönüyoruz, ateş bizi yutuyor”*misalidir. Lakin umut
vardır. Şairin dediği gibi. Umut vardır.

*( In girum imus nocte et consumimur igni ).

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.