Header Ads

Lüksemburg – Brüksel Arasında: Yolda

- RAGIP DURAN -
Salı öğlen saatlerinde Lüksemburg Adalet Divanı’ndaki işim (konferans çevirmenliği) bitti. Perşembe günü Brüksel’de bir toplantım daha var. Bindim trene, üç saat yol… Taktım kulaklıklarımı. Bruce Springsteen’in son CD’si “Wrecking Ball”u dinliyorum. Sabah otelden Le Figaro, Herald Tribune ve Financial Times’ı almıştım. Yurtdışı gezilerinin bir avantajı da, normalde internetten bile okumadığım global medya organlarının kâğıt versiyonunu üstelik de bedava almak. Le Figaro, Sarkozy seçimleri kaybettiğinden beri sanki biraz düzelmiş. Muhalefet aslında her gazeteye iyi gelir. AKP muhalefete düşsün, Yeni Şafak ya da Zaman ne yapar acaba? Akit değişmez herhalde. Ama iktidardan uzun zamandır beslenen Erdoğan medyası, büyük bir ihtimalle ilk başlarda şaşırır, kimlik krizine filan girer, yalpalar. İktidarı yitirdiklerini algılama ve kabul etme süreci sancılı geçer.

Yemyeşil vadilerden, ormanlık bölgelerden geçerken tren, bendeki memleketperverliğe bakın ki, yandaş medyanın AKP sonrası siyasî-meslekî bunalım sendromlarını düşünüyorum.

Halbuki dördüncü parça, “Jack Of All Trades” (Ne iş olsa yaparım Jack!) çok güzel. İşsizlikten kıvranan sıradan bir Amerikalının küçük dünyası. “Ne iş olsa yaparım / Merak etme hayatım.” Ama Jack bile sonunda infilak ediyor. Çünkü hâlâ iş yok. “Olsaydı bir tabancam benim / Vururdum bu hıyarları ben.”

Cannes film festivalinde gösterilmiş. Kerouac’ın “On The Road”unu (Yolda) Brezilyalı bir yönetmen beyazperdeye aktarmış. Bit pazarına nur yağmaya başladı yeniden. Çünkü mevcut süpermarketlerdeki ürün ve meta hiç cazip değil… Tabii mesele, her iyi romanın otomatik olarak iyi bir sinema eseri olmama ihtimali.

Gazetelerdeki ortak haberler arasında ilgimi en çok çeken ikisi, İngiltere kraliçesinin tahttaki 60. yılını kutlaması ve Facebook hisselerinin New York borsasına kote olmasının ardından ilk günkü değerine oranla üçte bir gerilemesi. Gerçek şirketler sanal şirketleri mi alt ediyor?

Ben 1959 yılında İngiltere’de ilkokula başladığımda bu hanımefendi Büyük Britanya’nın kraliçesiydi. 1983-87’de Londra’da BBC’de çalışıyordum. Hâlâ yağmur yağıyordu ve Buckingham Sarayı’nda hâlâ aynı hanım oturuyordu. Bir nevi Demirel’in aristokrat kılıklısının kadın versiyonu. İngiliz solcuları arasında cumhuriyetçilik pek gelişmemiştir, kraliyet ailesinin imtiyazlarına (adanın neredeyse yarısı hanedanın mülkiyeti) muhalefet etmiyorlar. İngiliz halkının bu kraliçe sevgisini ben anlasam da, pek kabul edemiyorum. Son dönemlerde, özellikle Prenses Diana olayından sonra, kraliçe ailesi, İngiltere’de “Union Jack”ın (bu başka Jack, Britanya bayrağı) münhasır bayii haline getirildi. Yani “devletin ve milletin bölünmez bütünlüğünü” çok güzel ambalajlayarak, bir popstar marketing stratejisiyle önemli bir siyasî-ideolojik kült yaratıldı. Britanya’yı galiba İrlanda, İskoçya ve Galler kurtarıyor.

Facebook şimdi de 13 yaş altı çocuklar için özel programlar geliştiriyormuş. Hisseler biraz daha değer kaybederse bakalım nerelere saldıracak.

Fransa’da bu pazar milletvekili seçimlerinin ilk turu yapılacak. Bizim “sol cephe” başarılı olabilecek mi?

“We Are Alive…” Benim bu CD’deki favori şarkım. Sabahtan akşama kadar ıslıkla çalıyorum. Boss, Amerika’da daha 18. yüzyıldaki işçi hareketinde hayatını kaybedenlerden ‘60’lı yılların başındaki ırkçılığa karşı kampanyalarda öldürülenlere kadar, mücadele şehitlerinin şarkısını yazmış: Biz hayattayız!

CD’nin birinci şarkısı, “We Take Care Of Our Own”. Şahane bir marş gibi. Bir dizede “Bu bayrağın dalgalandığı her yerde / Biz kendimize bakarız” diyor. Videosunu gördüm, bir tek bayrak, bir tek Amerikan bayrağı yok. Springsteen iyidir güzeldir, ama mesela bir Renaud’nun derin isyancılığı onda pek gelişmemiştir. Avrupa ile ABD arasında o kadar da fark olsun yani…

Bourdieu’nün College de France’da verdiği derslerin kitabı çıkmış: Devlet. Önsözünü okudum. Tren Brüksel-Midi garına girdi.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.