Header Ads

Bir Belgesel Vesilesiyle Batman İzlenimleri

- Nurşen Bakır -
İlk kez 1963 yılında 1 yaşındayken adım attığım Batman’a, bu kez mevsimlik fındık işçileri üzerine Sine-yol Kolektifi olarak bir belgesel çekmek için geldik. Dil sorunundan ötürü yolcu-işçilerle pek konuşamadık ama yerlerinden yurtlarından edilen, köyleri yakılan insanları dinledik... Batman’ın her köşe bucağına sinmiş, silinemez acıların eşliğinde.

Ölüm tugayları! Orta Amerika’yı yıllarca terörize eden birlikler... Bir gece ansızın ‘ölüm tugayları’nın kurbanı olabilirdiniz. Bu timler tarafından kaçırılıp öldürülenlerin veya akıbeti bilinmeyenlerin listesi uzayıp gider. Bunları bana düşündüren Orta Amerika değil, Batman. Geçen yıl İşçi Filmleri Festivali için Batman’a geldiğimde de maskeli, eli silahlı adamların bölgede nasıl terör estirdiklerini, buralarda büyüyen çocukların en çok onlardan korktuklarını bölgeden bir arkadaşım anlatmıştı. Bu maskeli adamlar ve benzerlerinin bölgenin itiraz edilemez bir gerçeğimişcesine görünürlükleri ve bunun resmî, gayri-resmî kabul edilirliği, son günlerdeki “özel birlikler” tartışmasının korkunçluğu, hepsi, uzun bir günün sonunda Batman TPAO misafirhanesindeki odama girince üzerime üşüştüler.

BİZİM İÇİN ÖLDÜREBİLİRLER!
Her bir toplu gösteri, cenaze, protesto ve bilimum kamusal alanlarda boy gösteren maskelilerin nasıl olup da türban tartışmasının gölgesinde kaldığını ülkeden uzun yıllar uzak kaldığım için kaçırmış olabilirim. Fakat bir bölgede devleti temsil eden kuvvetlerin ellerinde silah, kafalarında kar maskeleriyle hâlâ dolaşıyor olması bütün diğer “kapalılık” tartışmalarını anlamsızlaştırır diye düşünüyorum. Ayrıca özel birliklerin yeni bir çözümmüş gibi sunulması, bizleri yeni bir katil ordusuna ikna etme turlarından çok, varlıklarının baskısını, korkunçluğunu ve sürekliliğini bir kez daha hissetirme çabasıymış gibi geliyor. Son yıllarda sadece Türkiye’de değil ABD’de de tanık olduğum bu. Varolan sistemlerin önerdikleri “güvenlik” mekanizmalarına kayıtsız şartsız teslim olmamız. Onlar bizim için bizi öldürebilirler, buna da itiraz etmemeliyiz!

Ter içinde yatağa uzandım. Televizyonu açtım birkaç kez kanal değiştirdikten sonra yine referandum tartışmasının içine düştüm. Sıcaktan ve yorgunluktan uyuyakalmışım. Aniden uyandığımda televizyonda Türkiye solu ve 12 Eylül 1980 konuşuluyordu. Önümüzdeki referandumun 12 Eylül’e karşıymış gibi yapıp hesaplaşma defterini sonsuza kadar rafa kaldırma niyetinde olduğunu söylüyordu konuşmacılardan biri. Yataktan kalktım. Balkon kapısından dışarı baktım, karanlıkta bir şey seçemedim. Korktum. Hava biraz olsun serinlememişti. İstemeyerek klimayı açtım. TPAO’nun misafirhanesinin güvenli olduğu söylenmişti. Cep telefonumu kontrol ettim, hâlâ çalışıyordu. Batman’a geldigimizden beri olur olmaz yerlerde telefon kapanıyordu. Diğer çoğu zamanlarda da kapsama alanı dışı kalıyordu.

‘BİZİ TAKİP EDİYOR OLABİLİRLER’
Akşam üstü TPAO’nun sitesine gelirken karşıdan karşıya geçmek için ışıklarda durmuştuk. Yanımdaki Kolektif arkadaşlarımla konuşurken karşı yolda duran bir arabadan gözlendiğimizi fark ettim. Arabanın içindeki bakışlar korku filmlerini aratmayacak türdendi. Recep, “bizi takip ediyor olabilirler” dedi. Olabilirlerdi. Burada herkesin takip edildiği bize söylenmişti. Hele bir de kameralarla şehre inen bu beş kişinin takip edilmemesi görev ihmali olurdu herhalde. Bize takip edileceğimizi söyleyen arkadaşlar hâlâ sorguya çekilmemiş olmamıza şaşırmıştı. Evet, niye sorguya çekilmiyorduk. Ne ülke, ne şehir! Niye sorguya çekildiğimize değil, çekilmediğimize şaşar olmuştuk. Kimdi bu adamlar? Bize böyle bakma cesaretini kim onlara nasıl, niçin veriyordu? İşte, şimdi gecenin karanlığında, Batman’da TPAO’nun misafirhanesinde bu adamların bakışlarını kafamdan uzaklaştıramıyordum. Bu şehirdeki yaşanmış eziyetleri, işkenceleri, faili meçhulleri düşündükçe uyuyamaz olmuştum. Korkudan kalbim hızla çarpmaya başladı. Ellerim titredi, ateşim çıktı. Korkudan aklın kaçırılması böyle bir şey olmalıydı.
Sonunda dayanamadım, yan tarafta kalan Ülkü’yü aradım. Sağolsun, çıktı geldi. Zaten o da korkudan uyuyamamıştı. İki korkak, yatağın içinde oturduk. Batman’ı burada olan olayları konuştuk. Konuştukça oda dar geldi, nefes alamaz olduk. Kendimizi boş koridora attık. Misafirhanede hemen hemen kimse yok gibiydi. Stanley Kubrick’in ‘Shining’ filmini aratmayacak bir sahne...

Resepsiyonda görevliyi görünce rahatladık. Kendisine uyuyamadığımızı, bahçede oturmak istediğimizi söyledim. Bize bahçe kapısını açtı. Gün ağarıncaya kadar bahçede oturduk. Ülkü’ye önce belgesele dair kafamdaki sorunları aktardım. İstanbul’da öngördüğümüz sorunların yanısıra burada da yeni sorunlar eklenmişti. Belgeselin Kürtçe mi Türkçe mi olacağı üstünde uzun uzun tartışmıştık. Bilmediğim bir dilde film yapmanın zorluklarını daha önce yaşamıştım. Kürtçe bilmememiz ciddi bir sorundu. Kürt işçilere Türkçe soru sormanın kaba ve duyarsız olduğunun Kolektif olarak farkındaydık.
.
Sonunda niyetimizin iyiliğine sığınarak kendimizi sorunun ortasına attık. Tanışıp, konuşacağımız insanlarla Türkçe-Kürtçe tercümelerle, çat pat konuşmalarla, hoşgörülerine sığınarak onlara ulaşmayı umut ediyorduk. Her ne kadar bu hoşgörü bize gösterildiyse de dillerini bilmememizin aramıza ne kadar mesafe koyduğunu, samimiyetimizin ciddiliğinin şüphe götürür olduğunu fark etmiştim. Belgeseli dil sorununa rağmen değil, dil sorunuyla birlikte düşünüp tasarlamalıydık.

İkinci Dünya Savaşı sonrası birçok Avrupalının Almanca konuşmayı reddettiğini, bazı Yahudilerin Almanca bildiğini kabul etmediğini biliyorum. Kürtlerin, Türkçe konuşarak bize dertlerini anlatmak istemeleri, onların ne kadar yüksek ruhlu bir anlayışla, hâlâ bir çözüm aradıklarının göstergesidir.

ÇOCUKLUĞUMUN BATMAN’I
Bahçe’de sıcak esintili gecenin sonu bir türlü gelmiyordu. Ülkü’ye Batman’a ilk gelişimi de anlatmadan edemedim. İlk kez Ağustos 1963’de tam 1 yaşımda iken gelmiştim Batman’a. Daha doğrusu getirilmiştim. Babam Ziraat Bankası Batman şubesine veznedar olarak atanmış, o da dört çocuğu ve karısıyla trene binip Batman’a gelmişti. Batman, annemin ve babamın üzerinde öyle kuvvetli etki yapmış olmalı ki, hayatımız boyunca bizlere Batman’da olup bitenleri, karşılaştıkları olayları anlatıp durdular.

İlk buzdolabımız, ilk çamaşır makinemiz Batman’da satın alınmıştı. TPAO’nun sitesinde düzenlenen gecelerden, dans partilerinden, çalan güzel müziklerden, açık hava sinemalarından bahsedilir, ben de bu anlatılanlarla, babamın Ziraat Bankası’ndaki zor çalışma koşulları, mütevazı bir memur maaşıyla yaşamanın zorlukları arasında bağ kurmaya çalışırdım. Bu koşullara bankanın dağıttığı kredilerin çoğuna konmak isteyen toprak ağaları, verilen banka kredilerinin tahsilatı için yapılan zorlu seyahatler, bankanın önünde kuyruklarda bekleyen ezik, üzgün, kocaman, güzel adamlar da dahildi.

O günlerden hayal meyal aklımda kalanlardan bir anı; babamın ve annemin de olduğu jipin aniden bastıran sel sularıyla yolda kalmasıydı. Babam yakındaki bir köye yardım almak için gittiğinde annem, ben ve kızkardeşimle mahsur kaldığımız jipte onun dönmesini uzun bir süre beklemiştik. Çok küçük olmama rağmen annemin korkusu bize de geçmiş olmalı ki bu olayı hâlâ hatırlarım. Ya da anlatılanların kuvvetiyle bunları kendi hafizamın parçasıymış gibi yaşıyorum. İşte yıllarca Batman hatıralarımızın orta yerinde duran TPAO sitesinin bahçesinde şimdi beni rahatlatacak o güzel müziklerden birini duymaya çok ihtiyacım vardı.

TANSU ÇİLLER DE BİZİMLE BAHÇEDE!
TPAO sitesinin bölgedeki petrol tesislerinde çalışan ABD’liler ve yerel yöneticiler için tanzim edildiğini çok sonra öğrenecektim. Yani kapitalizm bu ilk çocukluk hatıralarımın arasına çoktan sızmıştı. Tansu Çiller’in, başbakanlığı döneminde misafirhanenin ‘beyaz oda’sında on gün kaldığını öğrenmem güzel esintili, müzikli akşam hayallerini gömmem için yeterliydi. Korku filminin bütün aktörleri bizimle birlikte bahçede oturuyordu sanki.
Mevsimlik fındık işçilerine ulaşabilmek için Batman Belediyesi’nden yardım istedik. Sağolsunlar bizi kırmadılar ve bütün olanaklarını bizim için seferber ettiler.

Belediye’ye girer girmez kendi adıma söylemeliyim ki ülkenin bu bölgesinde yeni bir halka hizmet anlayışının, gerçek bir sosyal belediyeciliğin uygulanmaya geçtiğini gördük. Başkan Nejdet Atalay Diyarbakır Cezaevi’nde tutuklu bulunduğu için onun yerine Belediye Meclisi tarafından seçilmiş Serhat Temel vekaleten başkanlık yapıyor. Güleryüzlü, ciddi, samimi ve bilgili başkan vekili Serhat Temel bizi Batman Belediyesi’nin sosyal belediyecilik ve diğer uygulamaları konusunda bilgilendirdi. Daha sonra halkla ilişkiler ve sosyal belediyecilik uygulamalarının yürütülmesini sağlayan Cemalettin Pandir ve Mahmut Sinooğlu ile görüştük. Batman’da kaldığımız süre içinde hem belgeselin yapımına hem de bölgeyi tanımamıza çok yardımcı oldular. Kendilerine minnetarız.

TÜM ACILARA RAĞMEN ARKADAŞÇA
Batman’daki ikinci günümüzde Mahmut ve Cemalettin ve Sine-yol ekibi olarak Batman’ın mahallelerini dolaştık. Özellikle yakılan ve zorla boşaltılan köylerden gelenlerin yaşadığı mahalleleri. Karşıyaka mahallesine girer girmez gençler etrafımızı sardılar. Hepsi çok sıkıntılı fakat kararlıydı. Barış istediklerini birçok kez tekrarladılar. Hayatlarını yönlendiremediklerini önce yerlerinden yurtlarından olduklarını, can güvenliklerinin olmadığını, nasıl birçok arkadaşlarının ve tanıdıklarının Hizbullah ve JİTEM tarafından öldürüldüğünü anlattılar. Bir yandan 47 derecede çekim zorluğu, bir yandan anlatılanların korkunçluğundan sırtımdan ter akıyordu. Bu kadar derin yaraları olan gençlerin nasıl olup da hâlâ sıcak, arkadaşça ifadelerle bize bakabildiklerine şaşırdım.
Kararlıydılar da; sevdikleri, inandıkları için savaşmaya ve onları sürekli hedef alan bu gaddar politikalara karşı direnmeye ve onlara dost eli uzatanlara dostça karşılık vermeye. Yanımıza yaşlı bir teyze yaklaştı. Üç oğlunun ve başka aile fertlerinin nasıl öldürüldüğünü anlattı. Üzgündü ama gururluydu. Artık acılarını hiçbir şey dindiremezdi. Geldiği gibi hızla bizden uzaklaştı. Arkasından çaresizce bakakaldık. Yine de, her nasılsa kendimizde, mahalledeki fındık toplamaya gidenlerle konuşma enerjisi bulduk. Yollarda, gittikleri yerlerdeki yaşam ve çalışma koşullarının zorluğunu, eziyetini kameraya anlattılar. Batman’ın her bir köşesindeki acı, kan ve zulmü hiçbir zaman yeterince anlatamayacaklarını bizim de bunları göstermeye gücümüzün yetmeyeceğini biliyordum, biliyorduk.

Sadece Batman’da 763 FAİLİ MEÇHUL
Her cumartesi Batman İnsan Hakları Derneği’nin faili meçhul ve kayıp yakınlarıyla birlikte basın açıklaması yaptığını öğrendik. Bir iş hanının 6’ncı katındaki dernek odalarına gittik. İçeri girdiğimizde ellerinde kayıp çocuklarının çerçeveli resimlerini tutan, acılı annelerle karşılaştık. Odada Batman İHD yetkilileri, yerel gazeteciler vardı. Bize Batman’a niçin geldiğimizi sordular. Mevsimlik fındık işçileriyle ilgili belgesel yaptığımızı söyledik. Mahallelerde yaptığımız konuşmalardan, bölgedeki insanların çoğunun mevsimlik işçi olmasının önemli bir nedeninin yıkılıp yakılan köylerinden göç etmeleri olduğunu öğrenmiştik. Dernekte karşılaştığımız yöre halkının sadece köyleri yakılıp yıkılmamış, ayrıca aileleri paramparça edilmişti. Tam karşımda oturan güzel, hüzünlü yüzlü, gözü yaşlı annenin iki oğlu kayıptı. Sine-yol ekibinin kayıp yakınlarıyla karşılaşması üzücü oldu. Onların acısının tarifsizliği, çaresizlikleri, çaresizliğimiz, acımız oldu. İHD başkanı Osman Künteş’den Sadece Batman’da 763 faili meçhul cinayet işlendiğini öğrendik.

Pazar günü bir minibüs köylüyle yakılan bir köye gitmek için Belediye’nin karşısındaki kahvede buluştuk. Sine-yol ekibi köylülerle tanıştı. Hepimiz minübüse binip yakılan köyü görüntülemek için yola çıktık. Batman çıkışı köylüler kavun, karpuz satın aldılar. Bütün ısrarlarımıza rağmen bizden para almadılar. Onlarla başka bir nedenden ötürü tanışıp, piknik yapmak isterdik. Bir buçuk saatlik bir yolculuktan sonra Dicle’nin tepelerindeki kıyısındaki köylerine ulaştık. Bizi karşı köyde bir grup köylü karşıladı. Onlar da o köye yakın bir zamanda dönmüş, derme çatma bir hayat kurmuşlardı. Göç ettikleri yerlerdeki hayat koşullarının zorluğundan her şeye rağmen köylerine dönmeyi göze almışlar, ellerinden geldiğince kavun karpuz ekip geçinmeye çalışıyorlardı. Fakat şartlarının çok zor olduğunu, güvenlik açısından hâlâ endişeli olduklarını söylediler. Köyün muhtarı “bu filmleri yapıyorsunuz ama, bize bir faydası olacak mı ki” diye yüzüme sitemkâr baktı. Yine de bize konukseverlikte kusur etmedi. Dicle’nin karşı kıyısındaki yakılmış köyünü gösterdi. Birçok kez başvurmalarına rağmen köylerine dönme izni verilmediğini, kendilerine hiçbir maddi manevi yardımın yapılmadığını belirtti. Ömürlerini verdikleri bu köylere, topraklara sadece uzaktan bakmakla yetiniyorlardı. Şimdi şimdi uzaktan bakabiliyorlardı, yakın zamana kadar bunu da yapamıyorlarmış. Hatta uzun bir süre bulunduğumuz köye gelmeleri de yasakmış.

YIKIK KÖYDEN YANIK KÖYE BAKTIK
Dicle’nin kıyısındaki yanık köye Dicle’nin karşı tepesindeki yıkık köyden uzun uzun baktık. Videolarını çektik, köylülerle konuştuk. Daha yeni yeni birkaç köylü bu yıkık köye dönmüştü. Ektikleri tarlalara ancak özel izinle gidebiliyorlardı. Akşam karanlık basınca, köy dışına çıkmaları ‘güvenlikleri’ açısından yasak. Tarlaya falan gitmek isterlerse mutlaka askere ne yapacaklarını bildirmek zorundalar. Yoksa bir ‘kaza’ya kurban gidebilirlermiş. Buradan göç etmiş köylülerin de çoğunluğu çaresizlikten mevsimlik işçi olmuş. Birçoğu eğer devlet izin verirse köylerine dönmek istiyor. Tabii bu yakılmış, yıkılmış köylerde yeni bir hayat kurup, bir ocak tüttürmenin devletten bir yardım olmaksızın ne kadar olanaksız olabileceğini tahmin edersiniz. Belgesel için konuştuğumuz bir köylü, “eskiden bir dilim ekmeğin üstüne sarımsak sürüp bütün günü onunla geçirirdik, ona yine razıyız, yeter ki topraklarımızda huzur içinde yaşayabilelim” diyor.

Belgeselimize yakından destek olan Batman Petrol-İş başkanı Mustafa Tetik’in ofisi her zamanki gibi işçilerle doluydu. Kendisine veda edip teşekkür etmek istedik. Sendika seçimleri yeni bitmiş, parmakları iş kazasında kopmuş bir işçinin durumunu değerlendiriyorlardı. İşverenin iş kazası tazminatı konusunda sorun çıkardığını söylediler.

O an odada bulunanlardan dört kişinin daha, yani odadakilerin dörtte üçünün parmakları eksikti. Acı da olsa biraz gülüştük. Petrol kuyularındaki çalışma koşullarının zorluğundan konuşuldu. Bu konulara belki başka bir belgeselde değinme fırsatımız olur.

MİNİBÜS ŞOFÖRLERİ ANLATIYOR
Ertesi gün, içimiz buruk Batman’dan ayrıldık. Film ekibinin bir kolu Diyarbakır Ergani’den kalkan findık trenine bindi. Ben, Ülkü ve Recep Tunceli-Erzincan yolu üzerinde Kutudere mevkiinde, Kara Haydar’ın dinlenme tesislerine demir attık. Batman, Diyarbakır’dan gelip Ordu ve Giresun’a devam eden minibüslerin konaklama yeri olan Kara Haydar tesislerinde minibüs şoförleriyle konuşma fırsatı bulduk. Fındık işçileriyle fazla konuşamadık. Zaten ağır şartlarda yolculuk eden bu işçiler kendilerine dışarıdan yaklaşanlara karşı ürkek ve çekingenlerdi. Az çok konuştuklarımızdan anladığımız ülkenin Kürt-Türk gerginliğinden, karşılarına çıkabilecek zorluklardan endişeliydiler. Yine de, ne olursa olsun çalışmak istiyorlardı. Minibüs ücretini ucuza getirmek için minibüsler kapasitelerinin çok üstünde yolcu taşıyorlardı. Çoğunluğunu genç kadın ve çocuk işçilerin oluşturduğu minibüs yolcuları, Kara Haydar’ın tesislerinde biraz nefes almak, tuvalet ve su ihtiyaçlarını gidermek için iniyorlardı. Gündüz yolcularının şanslıları Harçik nehrinin kıyısına kadar inip, ellerini yüzlerini yıkayıp, serinliyorlardı.

Fotoğraf ve videolarının çekilmesinden hoşlanmadıklarından ve Kürtçe bilmediğimizden buradaki çekimlerimizin çoğunu minibüs şöförleriyle yaptık. Kara Haydar ve oğlu ellerinden geldiğince bizlere yardımcı oldular. Sağolsunlar. Bizleri şoförlerle tanıştırıp konuşmamızı sağladılar.

Konuştuğumuz şoförler yolcularını indirip hemen geri döndüklerini, Karadeniz dönüşlerindeki ilk duraklarının Kara Haydar olduğunu, daha önceki konaklama yerlerinde kendilerini güvende hissetmediklerini, yediklerinden özellikle çok para alındığını söylediler. Anladığım, bu şoförlerin çoğunun gidiş-dönüş 20 saatlik uykusuz yolculuk yaptığıydı.

Zaten tıka basa dolu bu minibüslerle şoförlerinin de uykusuz ve yorgun oldukları dikkate alınırsa, yolculukların ne kadar tehlikeli ve riskli olduğu tahmin edilebilir. Ayrıca yolların bozuk ve virajlı olması eklenince, kazaların kaçınılmazlığı kesin. Her sene bu yollarda birçok kazanın olduğu, bütün bir ailenin bir kazada yok olup gittiği ve bu insanların ekmek parası kazanmak için neleri göze aldığını, bir an önce unutmak, unutturmak isteyenlerle dolu bir ülkedeyiz.

ONLARI KÖTÜLÜKLERE BIRAKTIK...
Batman’dan ayrıldıktan iki gün sonra TPAO’nun kuyularında çıkan bir yangına bakmak isteyen dört Batmanlı’nın mayın patlaması sonucu öldüğünü öğrendik. Çok üzüldük. Batman’daki dostlarımızı aradık, başsağlığı diledik. Herkes çok üzgündü. İşte yine onları kötülüklere terk etmiştik.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.