Babalar..
- MURAT UYURKULAK - |
Öğrenci velilerinden gelen soğanı, köy yumurtasını, kalemi, kaşkolü, çakmağı, bir kutu sigarayı vs. reddetmekten helak olan öğretmenler tanıdım. Babam da onlardan biriydi...
Bir öğretmenin hikâyesini dinlemiştim: Mardinli bir velinin çocuğuyla gönderdiği koca bir torba sıcak midyeyi ne yapacağını kestirememiş, sonunda sınıftaki çocuklara dağıtmış. Dersler bitince de kısıtlı bütçesine epey darbe vurmasına rağmen midyelerin parasını öğrencisine vermiş.
Hikâye burada biter mi hiç: Ertesi gün hediyeye parayla mukabele edilmesine gücenen veli öğretmenin yanına gelmiş, aralarında kavganın eşiğine varan sert bir tartışma yaşanmış, ikisini zor sakinleştirmişler...
İki göz gecekonduda, engelli iki çocuğunu kahvede ocakçılık yaparak yaşatmaya çalışan emekli bir polis tanıdım. Bir emekli polis de çalıştığım otelin restoranında sabahlara kadar korumalık yaparak üç kızını okutmaya gayret ediyordu.
Patronun hoyratlığına dayanamayıp bir gece ceketini aldı, birkaçımıza veda kelimeleri mırıldandı, yaşarmış gözleriyle ve çökük omuzlarıyla karanlığa karışıp gitti.
Dürüstlüğün dini, imanı, siyaseti olduğuna inanmam, inanmak istemem, ama iki polisin de eski pol-der’li olduğunu not düşeyim...
Emekli ikramiyesiyle bir ev dahi alamayıp kira parası denkleştirmeye çalışan, on yıllarca çalışmaktan pestili çıkmış, envai çeşit araza yakalanmış ihtiyar işçiler tanıdım.
Günde on iki saat izbe tekstil atölyelerinde iki büklüm ter döküp eve döndüğünde konuşmaya bile mecali kalmamış genç işçiler tanıdım.
Sabah tuvaletlerde sarhoş kusmuğu temizleyen, öğlen onlarca masanın alengirli servislerini hazırlayan, gece yarılarına kadar her daim ayakta boş toplayan, yatağına uzandığında ağrıyan ayaklarının altına üst üste iki yastık koymadan uyuyamayan komiler, garsonlar tanıdım...
Tarlabaşı’nda dört katlı bir binanın ikinci katında bir göz bir oda tutmuştum. Arka penceresi bir çamaşırhaneye bakıyordu. Çamaşırhanenin altında, karanlık bir bodrum katı vardı. Orada, sabahtan akşama ütü yapan, çamaşır katlayan, sadece birkaç saatliğine dışarı çıkıp dolaşabilen, gecesinde de aynı bodrumda, çamaşırların yanına serdikleri ince şiltelerin üzerinde uyuyan siyahlar tanıdım.
Bir gün boş olan alt kattan lağım suları sızmaya başladı dışarıya, binaya berbat bir koku yayıldı. Karşı tarafta, küçük bir torna makinesinde bütün gün, ne olduğunu hiç anlamadığım küçük metal parçalar yapan karizmatik usta, bir telefon verdi. Aradık. İki adam geldi ve tuvaleti tıkanıp lağımla dolan alt katta tam on iki saat çalıştılar. On iki saat, dizlerine kadar bokun sidiğin içinde, sadece 50’şer liraya...
Bir camide, öleyazan insanlar hakkında yalan söylemeyi reddettiği için sürülen dar gelirli müezzinler; cebindeki son onluğu dolmuşa verip gazdan ve sudan boğulacağını bilerek Taksim’e çıkan öğrenciler; çocuklarının yanında maskenin kapattığı yüzlerinin ortasında daha da güzelleşen gözlerini dosdoğru polise diken, kim bilir kaç cumartesi bir meydanın ortasında kaybolan canlarının akıbetini soran anneler; yakılmış köylerden canını zor kurtarıp güç bela sığındığı şehirlerde her sabah evden akşam çocuklarını nasıl doyuracağını bilemeden, tedirgin adımlarla çıkan dünya güzeli babalar gördü bu gözler...
Ve şimdi başka babaları da görüyoruz: Para istifleyen oğulların babalarını; hepsi koca bir zulüm tarihinin baş aktörleri olan babaları; ‘vatan millet sakarya’yı, ‘din iman kitap’ı ağızlarından hiç düşürmeden hakkımızı yiyen, yüzlerinden kibir, dillerinden yalan, ruhlarından riya akan babaları...
Ve aslında biliyoruz: Yukarıdaki hikâyelerin kahramanları olarak bir araya gelip bu babalardan zulmün, yalanın ve sahtekârlığın hesabını sormadıkça hiçbirimize rahat yüzü yok.
Murat Uyurkulak
* http://www.ozgur-gundem.com/index.php?haberID=92431&haberBaslik=Babalar&action=haber_detay&module=nuce&authorName=Murat%20UYURKULAK&authorID=855
YORUM YAZIN