AKP, Cemaat, Dershane, Kız-Erkek
![]() |
- TANIL BORA - |
Bu iki düzleme mutlak surette zıtlaştırarak bakabilirsiniz. Yahut, aralarında bir bağ kurabilir, bir uyum arayabilirsiniz. Galiba bu ikisini tamamen ayrıştırmak, ‘kötü’, ‘zayıf’ ve sinik politikadır. ‘İyi’ politika, güçlenme arayışı ile “nasıl bir toplum?” sorusuna verdiği cevap arasındaki insicamı gözeten politikadır.
İşte, AKP’nin dershaneleri kapatma harekâtının tipik ‘kötü’ politika örneği olduğunu söyleyebiliriz. Güç politikası vektörü ile politik içerik vektörü düzlemsel değil. Gülen Hareketine otoritesini kabul ettirme ve onun toplumsal etki alanını daraltma hedefiyle atılan bu adım ile, eğitim sorununa yeni bir çözüm getirmeye dönük müphem vaad ve iddialar arasında bir bağ, bir tutarlılık göremiyoruz. Aslında, eğitim alanına ilişkin bir çözüm önerisi göremiyoruz. Dershaneleri kapatmak, en iyi ihtimalle, bir semptomatik tedavi çözümü: sistemin yol açtığı sorunları gidermek yerine sorunun belirtilerini bastıran bir müdahale. Gerçekten eğitimin meselelerinin, eğitime yüklediğimiz anlamdan başlayarak, tartışılmadığı, eğitimin sadece bir politik hamlenin bahanesini teşkil ettiği bir müdahale... Haklılığından haksızlığından bağımsız olarak, ‘kötü’ bir politika bu.
Dershanelerin fiilen eğitim sisteminin kurumsal parçası hatta paralel evreni haline gelmesi el- bette bir sorundur. Ama bu sorunu, neredeyse anaokul yaşından başlayan sınav prekarizasyonundan (1) bağımsız düşünmek mümkün mü? Kitlesel öğrenci-memur-akademisyen alım sınavlarının öğütücü yarışı, takviye ve teknik-taktik idman kurumları olarak dershaneleri ortaya çıkardı. Kitlesel başarı ölçüm teknolojisi olarak yerleşen test tekniği, bu teknikte uzmanlaşan dershanenin aslî öğrenim merciine, okulun da formaliteye dönüşmesini beraberinde getirdi. Muhakemeye, akıl yürütmeye, ‘gidiş yoluna’ değil “aşağıdakilerden hangisi...” seçeneklerinin doğrusunu süratle çıkarsamaya talim ettirilen zihinler, sadece akademik alanda değil gündelik hayatta ve herhangi bir kamusal tartışmada içinde debelenip durduğumuz aptallığı ve diyalogsuzluğu nesil be nesil yeniden üretiyor. Milli eğitim, –o “millî” içeriklere bile gerek kalmadan, sadece bu test usulüyle–, ancak tahsilin mümkün kılacağı cehaletin en zeki, daha doğrusu kurnaz örneklerini yetiştiriyor
Dershanelerin, sınıfsal eşitsizliğin telafisi olarak meşrulaştırılması da hazin bir durum. Neo- liberal çağda gitgide eriyen eğitimle sınıf atlama beklentisine, evet, dershaneler sun’i teneffüs yaptırabiliyorlar. Gülen Hareketinin dershane ağının, bu sun’i (ve Sünnî) teneffüsü hayrolsun ve sınıfsal eşitsizlikler telafi edilsin diye değil, kendi toplum ve devlet tasarımının Arşimet noktasını oluşturan elit yetiştirme perspektifiyle yaptırdığını biliyoruz. (3)
İktidarın –Gülen Hareketinin de kontenjan açtığı bazı klientalist ağlar dışında yine paralı olduğunu unutmamamız gereken– bu pansuman yöntemine son vermek isterken, bir sınıfsal eşitlik kaygısıyla hareket ettiğine dair bir işaret de görmüyoruz– zaten beklemezdik bunu. Fırsat eşitliği ve kalite artımı adına telaffuz edilen müphem vaadlerin odağında yine özel okullar var. Bu özel okulların sadece piyasa kurulu şu vasfı taşımak bakımından değil, her bakımdan (müfredat bakımından da) özel olabilecekleri, olmaları gerektiği de ima ediliyor. Özel okulların ucuzlayacağı vaadiyle, oksimoron “parasıyla fırsat eşitliği” mitosunu beslemeyi sürdürüyorlar! Kamusal hak ve imkân olmaktan çoktan çıkan eğitimi daha daha özelleştirmeyi tasarlayabilen bu piyasacı saldırganlık, “özel”lerin itikatça da özel olabilecekleri imasıyla dindarların gönlünü okşayarak satıyor kendini.
AKP ile Gülen Hareketi arasındaki rekabetin önemli bir cephesi bürokrasideki kadrolaşma rekabetiydi. Bu rekabetin sadece nicel değil nitel bir cephesi de var: AKP’liler, “Hizmet”in elit devşirme ve yetiştirme alanındaki “birikimini” meritokratik bir erke dönüştürmesinden, üstelik buna zaman zaman Milli Görüş köklü AKP’lilerin köylülüğüne, çiğliğine dair gıybetlerin eşlik etmesinden rahatsızlar. Gülen Hareketinin gücünü özellikle en iddialı oldukları sahada, elit imal ekonomisinin aksını oluşturan eğitim sahasında kırmak istemelerini anlamak zor değil.
Gülen Hareketinin sözcüleri, laisist-Batıcı Beyaz Türk elitine ve burjuvazisine karşı dindar ve ‘yerli’ bir elitin ve burjuvazinin yetişebilmiş olmasının dershaneler sayesinde mümkün olduğunu ileri sürüyorlar (“Ey vatan gözyaşların dinsin/Yetiştik çünkü biz” a la Islamica!). Dershane müdafaasındaki patetik hava da tam burada yoğunlaşıyor: Resmî-millî eğitimin bir türlü önüne geçilemeyen “Batıcı” değer erozyonunun, dershanelerin sunduğu manevî iklim sayesinde takviye edilebildiği söyleniyor. (Bazı anlatımları, new age aydınlanma tecrübelerine de benzetebilirsiniz.) AKP ile Gülen Cemaatinin hemdert oldukları nokta burasıdır: Eğitimi bir değer nakli operasyonu ve kendi altın nesillerini yetiştirecekleri bir folluk olarak düşünüyorlar. (“Fikri hür vicdanı hür” vecizesinden hümanist bir romantizm çıkartan bir azınlık dışında Kemalistler de öyle düşünüyor netekim.) Lenin’in meşhur “elektrifikasyon + Sovyetler = komünizm” formülü- nün buradaki muadili, “bilgisayar + manevî değerler = muhafazakâr demokrasi”dir.
Nitekim, “biz dershaneler meselesiyle meşgulken adamlar en kaliteli öğrenimi elektronik ortama taşıyorlar” gibisinden vahvahlanmalardan öte eğitimin niteliğiyle ilgili herhangi bir sahici tartışma yapılmazken; güncel bir millî-manevî tehdit başlığı olarak “kızlı-erkeklilik”, eğitim sorunu babında da çok konuşuluyor. Bu da bir ahlâk ve maneviyat sorunu zira... Hâlâ İslamcılığı muhafazakâr-demokratlıktan sakınmaya çalışan bazı yazarların eğitime atfettiği anlamla, bir “medeniyet davasının”, –“kendi medeniyet alternatifini” geliştirme davasının– parçası...
Nasıl bir maneviyat peki bu? Ne medeniyeti?
AKP Düzce milletvekili İbrahim Korkmaz’dan ve TBMM Başkanvekili Kayseri milletvekili Sadık Yakut’tan yetmiş sene önce, 1942’de Türkçü ırkçılığın ve ‘otantik’ Türk faşizminin fikrî önderi Nihal Atsız, kızlarla erkeklerin ayrı okuması (kadın öğretmenlerin de erkek talebe- den uzak tutulması) procesini ortaya atmıştı. Onun meselesi, erkeklerin kızlarla temas yüzünden yumuşaklaşmasına ve Atsız’ın hayatın anlamı saydığı savaşçı güdülerinin zayıflamasına engel olmaktı. Erkeğin ‘özünü’ hakimiyet güdüsünde gören bu maçizm, faşizmle eklemlenmekten çıkmış ve sosyal Darwinist radikalizminden soyunmuş olarak, 1990’larda Anglosakson dünyasında da ortaya çıkmıştı. Karma eğitime toplumsal cinsiyet ayrımcılığına karşı duyarlılığın sızmasıyla beraber, erkek çocukların, “doğal” güdülerinin baskılanması nedeniyle şaşkalozlaşıp başarısız oldukları söyleniyordu. Sadık Yakut’un –ki eski MHP’li olarak belki Atsız’ın 1942 procesini de tahsil etmiştir– karma eğitimin sakıncalarıyla ilgili söyledikleri, Amerikan muhafazakârlarının yirmi yıllık tezleridir: Cinslerin “öğrenme stillerinin” farklı olduğu, kızlar “daha duyarlı”, “daha detaylarla ilgili” iken erkeklerin “gürültülü, rekabet ve harekete dayanarak öğrendiği”, erkekler tümden gelimle akıl yürütürken kızların “özel örneklerden teoriye doğru hareket ettiği”, falan filan...
Erken Cumhuriyet devrinin alternatif kahramanı, muhafazakâr paşa Kazım Karabekir’in 1943’te Meclis’te yaptığı bir konuşma var; Haydarpaşa (Erkek) Lisesi ve Erenköy Kız Lisesi öğrencilerinin aynı trenlerde okula gidip gelmelerini, önüne geçilmesi gereken bir “uygunsuzluk” olarak şikâyet ediyor (4).
Bugün muhafazakâr camiada, Sadık Yakut’taki gibi beynelmilel muhafazakârlığın tezlerinden daha yaygın olan, herhalde Karabekir ‘fundamentalizmidir’; kadın- erkek ilişkilerini (aslında fiilen: kadınları) sıkı düzen içinde tutulmazlarsa şerre yol açacak bir beşerî tehdit kaynağı olarak gören geleneksel maçizmin bakışıdır. Dinî töreyle simbiyoz halinde ama ondan görece özerkliği de olan bir ideolojidir bu; kadın düşmanı bir ahlaksız ahlakçılıktır. Bu ahlakçılıktaki ahlaksızlığı, “cinsî sapıklık” olarak tahayyül ettiği “sahneleri”, kadınların iffetsizlik alâmeti saydığı hal ve kılıklarını, bir zillete dikkat çekiyor süsü vererek tasvir etmeye doyamamasındaki müstehcenlik tutkusunda, fantezilerinden yalanlar türetmesindeki pervasızlıkta açığa çıkar. Kız-erkek “karışık” eğitimi otomatikman “zina bataklığı” diye damgalayan Akit gazetesinin dili, bunun tim- salidir.
Anglosakson muhafazakârların fazlalığından yakındıkları feminizasyon, Türkiye’deki eğitimin temel bir eksiği. Eğitimcilerin bayıldıkları mecazla “kanayan yaraların” en derinlerinden biri, kadını küçükten itibaren tekinsiz bir öteki, belâlı bir iğva kaynağı olarak gösteren, erkeği de kendi otomatiğini durduramayan bir taciz-tecavüz aparatı olarak kurarken aslında aşağılayan bir göreneğin devamlılığıdır. Yine, semptomatik tedaviye kitlenmiş kötü politika. Cezalandırıcı politikaların semptomatikçiliğinden bile daha kötü. Taciz ve tecavüze doğal âfet muamelesi yapıp adlî mazeret üretiyor çünkü; onun yerine, kadınları daha fazla kontrol altına almaya, erkeklerden mümkün olduğunca ayrı tutmaya çabalıyor, böylece kadınlığı bir risk unsuru, bir tahrik kurumu olarak gören zihniyeti koruma altına alıyor.
Evet, burada bir medeniyet davası var. Kızlarla erkeklerin birbirini tanıyabilmesine, arkadaşlık edebilmesine, sayabilmesine, sevebilmesine azıcık katkıda bulunabilecek bir eğitim ortamı, en “kaliteli” kolejden, en süper dershaneden daha hayırlıdır; aklen ve ruhen dengeli, komplekssiz, kendini tanıyan insanların yetişmesi için, insanî bir maneviyat için, dayanışmacı bir toplumsal ahlâkın, demokratik kültürün inşası için elzemdir, emin olun.
TANIL BORA
* Birikim Dergisi
** http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=444&dyid=6582&yazi=AKP,%20cemaat,%20dershane,%20k%FDz-erkek
** http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=444&dyid=6582&yazi=AKP,%20cemaat,%20dershane,%20k%FDz-erkek
1 Birkaç yıldır ayrıca sınav güvenliği de şüphe altında.
2 Sabancı Üniversitesi Eğitim Reformu Girişimi’nin raporu (http://erg.sabaciuniv.edu/sites/erg.sabanciuniv.edu/ files/ERG_PN_Dershaneler_221113. pdf), Türkiye’de öğrencilerin “ileri düzey yeterlilikteki” öğrenci oranının tüm ülkeler ortalaması düzeyinde ya da üzerinde, “düşük düzey altında kalan” öğrenci oranının ise tüm ülkeler ortalamasından çok daha kötü olduğunu ortaya koyuyor. Bu, eşitsizliğin vahim bir görünümüdür.
3 Birikim’in 282. sayısında (Ekim 2012) Gülen Hareketinin düşünce dünyasını genişçe ele almıştık.
4 Akt. Halise Karaaslan Şanlı, Hasan Âli Yücel Konuşmaları, Ankara Üniversi- tesi Yayınevi, Ankara 2013, s. 293.
YORUM YAZIN