Avrupa Basınında Bugün (19 Kasım 2013)
İngiltere BasınıFinancial Times, İngiltere'nin ''kayıp neslinin'' inişe geçen maaşlarını ve verdikleri ekonomik mücadeleyi manşete taşıyor.
Gazetenin araştırmasına göre İngiltere'de kredi krizinden bu yana üniverite mezunlarının eline geçen para o derece hızlı azaldı ki şu son dönemde mezun olanların maaşı kriz öncesindeki muadillerine göre yüzde 12 düşmüş durumda.
Financial Times, yeni mezunların tek derdinin bu olmadığını, eğitim masrafları için aldıkları kredi borcunun da yaklaşık yüzde 60 oranında çoğaldığını yazıyor.
Gazeteye göre İngiltere üniversitelerinin son dönem mezunlarının yüzde 36 gibi yüksek bir oranı seviyelerinin altında bir işte çalışıyor.
Financial Times'ın bugün baş yazısında işlediği konulardan biri ise yarın Cenevre'de yeniden başlayacak olan İran'ın nükleer programı üzerine pazarlıklar.
Gazete, Cenevre'de tarafların birbirine şüpheyle yaklaşmasına karşın, güvenilir bir anlaşmaya varılabilmesi için zamanın giderek daraldığına dikkat çekiyor.
İran'da 'gizli tesis' iddiası
Times gazetesinde yer alan bir haber, görüşmeleri yokuşa sürüklemesi muhtemel bir iddiayı gündeme taşıyor.
Times, İranlı muhalif bir grubun, Tahran yönetiminin ülkenin iç bölgelerinde gizli bir tesis inşa ettiği iddiasını tam Cenevre'deki uluslararası pazarlıkların arefesinde ortaya attığını bildiriyor.
İddiaya göre İran bu gizli tesisi atom bombası denemesi için inşa ediyor. Times, iddianın doğrulanması halinde Cenevre pazarlıklarının çökebileceğini yazıyor.
Times'ın sayfalarında yer alan bir diğer dış haber Suriye'ye cihatçıların yanında savaşmaya giden Türk asıllı eski Alman milli futbolcusu Burak Karan'ın ölümüyle ilgili.
Futboldan cihata
Gazete, Almanya'nın genç milli takımında top koşturmuş olan 26 yaşındaki Burak Karan'ın futbol kariyerini yarıda keserek Suriye'de savaşmaya gittiğini aktarıyor.
YouTube'a konmuş bir videoda başında sıkı bir takke ve elinde kalaşnikofla görüntülenen Burak Karan hakkında ağabeyi Mustafa, kardeşinin sadece insani yardım amacıyla Suriye'de bulunduğunu ve yardım konvoylarını korumak için silah taşıdığını söylüyor.
Times, Burak Karan'ın Almanya'dan Esad hükümetiyle çarpışmak için Suriye'ye giden ve çoğunluğu Türkiye kökenli olan tahminen 200 gençten biri olduğunu yazıyor.
Son olarak gazetelerin ortak dış haber konularından biri olan aile içi bir kavgayı aktaralım. Sözkonusu aile, ABD'de George Bush döneminin Eski Başkan Yardımcısı Dick Cheney. Anlaşmazlık ise, Cheney'nin iki kızı arasında ve tartışma konusu da eşcinsellik.
Cheney'lerin eşcinsellikle imtihanı
Daily Telegraph, Cheney'nin uzun süredir açıkça lezbiyen olan kızı Mary ile Wyoming eyaletinden Senato'ya seçilmek isteyen ablası Liz arasında Facebook üzerinde cereyan eden eşcinsellik tartışmasının Amerikan kamuoyunda ilgiyle izlendiğini yazıyor.
Seçim kampanyası çerçevesinde bir televizyona mülakat veren Liz Cheney, babasının partisi Cumhuriyetçilerden Senatör adayı olduğu muhafazakar Wyoming eyaletininin seçmenlerine seslenirken, eşcinsel evliliğe muhalefetini ilan ediyor.
Daily Telegraph, bunun ardından lezbiyen kızkardeş Mary'nin Facebook'un başına geçerek ablasını ikiyüzlülükle suçladığını bildiriyor.
Partneri ve çocukları ile birlikte yaşayan Mary Cheney, ablasının kendilerini evlerinde ziyaret ettiğini, birlikte tatile çıktıklarını ve lezbiyen eşiyle kurduğu aileden hep mutlulukla bahsettiğini Facebook'tan Amerikan kamuoyuna ilan ediyor.
Daily Telegraph'a göre Liz Cheney'nin bu Facebook mesajına verdiği yanıt ise şöyle olmuş: ''Kardeşimi ve ailesini seviyorum ve onlara hep merhametli davranmaya çalıştım. Bir Hristiyan böyle davranır diye düşünüyorum.''
Almanya BasınıAlmanya’nın önde gelen iktisat gazetelerinden Handelsblatt müstakbel koalisyon ortaklarının özel sektördeki kadın kotası üzerinde anlaşmalarına şu satırları ayırmış:
"Özel sektör temsilcileri beklenildiği gibi bu haber üzerine küplere bindi. İşletmecilik hürriyetinin tahakküm altına alındığı gerekçesiyle ateş püskürüyorlar. İşletmecinin özgürlüğünü sınırlayan her şeye tepki göstermek eşyanın tabiatına uygundur. İşçi haklarının genişletilmesi, bakım izni, çevrenin korunması, vergiler; Bütün bunları eziyet sayar ve bu külfet olmadan çok daha iyi iş yapacaklarını düşünürler. ‘Yetmezmiş gibi, bir de kadın kotası çıkardılar’, der, hayıflanırlar. İşletmecilik açısından bunlar anlaşılabilir ve mantıki bulunabilir. Ama madalyonun ekonomik yüzüne de bakmak gerekir. Meslek kuruluşları dahil bütün uzmanlar, doğumların azalmasıyla baş gösteren kalifiye eleman açığının ancak, uluslararası kıyaslamalara göre çok düşük olan çalışan kadın nüfusun artmasıyla kapatılabileceğini teslim ediyorlar. Annelik izninden sonra çalışma hayatına devam eden kadın sayısı ne kadar artarsa, ilerde yönetici kadrolarını işgal edebilecek havuz da o kadar çok dolar. Şartlara göre zirvedeki yönetici kalitesi de artabilir."
Stuttgarter Zeitung’un aynı konudaki yorumunda ‘kadın kotasından’ dönüş olmadığı belirtiliyor:
"Sosyal Demokrat Parti sayesinde konu gündeme demirledi. Borsa kotasyonlu büyük şirketlerin denetleme kurullarında kadınlara 2016’dan itibaren yüzde 60’lık kontenjan ayrılacak. Bu devrim değil, makul bir uzlaşmadır. Ama aynı zamanda siyasi zümrenin özel sektörün sözünde duracağına güvenmediğini de göstermektedir. Özel sektörün altından kalkamayacağı bir adım olmasa da işletmeleri bu konuyu ciddiye alıp gayret etmeye zorlayacaktır. Aynı zamanda, kadınlara zirvenin yolunu açacağı için genel olarak modern çalışma hayatına geçişi mümkün kılacaktır."
Berliner Zeitung adlı gazete, Berlin’deki büyük koalisyon görüşmeleri devam ederken, Sosyal Demokrat Parti kongresinde, Sol Parti ile işbirliğine yeşil ışık yakılmasını şöyle yorumluyor:
"Sosyal Demokrat Parti, Yeşiller ve Sol Parti daha önce bir araya gelip, son derece küçük bölümü örtüşen parti programlarının ışığında işbirliği imkânlarını araştırsalardı, genel seçim kampanyası acaba nasıl geçerdi? Ama aynı zamanda, hiçbir şey için geç kalınmamıştır demek de mümkündür. Sosyal demokratların sola kapıları kapatma taktiğinden 180 derecelik dönüş yapmasının Alman siyaset hayatına nasıl dinamizm kazandıracağı şimdiden belli olmaya başladı."
Lüneburg’da yayımlanan Landeszeitung gazetesi Polonya’daki iklim konferansını konu alan yorumunda akıntıya kürek çekildiği ni dile getiriyor:
"Dünya iklim zirveleri mazoşistlere göre bir buluşma haline geldi. Bel altına indirilen darbelerin acısına dayanmak artık çok zorlaşıyor. Varşova’da buluşan dev kömür işletmeleri, atmosferi katleden karbondioksit emisyonunun bu yıl rekor düzeye çıkmış olmasına rağmen nükleer enerjinin varisi olarak kendilerini güzel günlerin beklediğini söylüyorlar. İklime aldırış etmeyen yeni Canberra yönetiminden sonra Japonya’da karbondioksit frenini boşalttı. Bu durumu ne iklim konferansı sırasında çaresizlikten açlık grevi yapan delegeler, ne de doğanın kestiği faturalar değiştirebilir. İnsanoğlu ders almama yeteneğiyle, tayfunların ölümcül etkilerini ve deniz seviyesinin sürekli yükselmesini görmezlikten gelebilir. Gelecek nesiller iklim zirvesi protokollerini okuduklarında, insanoğlunun kendini evrimin incisi saymasına şaşıp kalacaklardır."
Hollanda BasınıHollanda gazetesi De Telegraaf yorumunda, İran’ın nükleer programına ilişkin görüşmelerde yaşanan çelişkilere dikkat çekiyor:
“Fransa, haklı nedenlerle İran ile aceleye getirilmiş bir anlaşmayı şimdiye kadar bloke etti. Fransızlar bu konuda hâlâ sert bir tavır içinde. Paris’in görüşüne göre, İran, nükleer silah üretmeye çalışmadığını inandırıcı bir biçimde kanıtlayana kadar yaptırımların gevşetilmemesi gerekiyor. Ayrıca İran ile Batı ülkeleri arasında aylarca sürmesi beklenen görüşmeler devam ederken ülkenin bir plütonyum fabrikası inşa etmesinin de kabul edilemeyeceğine işaret ediliyor. Fakat aralarında ABD'nin de bulunduğu diğer Batılı güçler, böyle bir tesisin inşasında herhangi bir mahzur görmüyor. İşte Batı'nın bu gevşek tavrı da İsrail’in İran’ın nükleer silaha sahip olmasını önlemek amacıyla bu ülkeye düzenleyeceği olası askerî bir operasyona Suudi Arabistan'ın destek sağlaması gibi absürt bir durumu ortaya çıkartıyor.”
Fransa BasınıMuhafazakâr Fransız gazetesi Le Figaro'dan seçtiğimiz yorum ise Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın İsrail ziyareti çerçevesinde, İsrail'in İran konusunda Fransa’nın sert tavrına onay vermesi çerçevesinde kaleme alınmış:
“ABD Başkanı Obama’nın aksine Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, Kudüs’te zeki ve ufku geniş bir devlet başkanı olarak ağırlandı. Obama’nın İran ile bir an önce bir anlaşma imzalayıp, kendini Ortadoğu bataklığından kurtarma arzusunda olduğu sanılıyor. Ancak Fransa’nın pozisyonu hızlı bir biçimde rahatsız edici bir duruma dönüşebilir. Cenevre’de çarşamba günü yeniden başlayacak olan müzakere turunda ister istemez mükemmel olmayacak bir uzlaşma bulunması gerekiyor. İşte o zaman Fransa, İsrailli dostlarını hüsrana uğratabilir. Anket sonuçlarına göre Fransızların sadece yüzde 20’sinin onayını alan bir Cumhurbaşkanı, işler ters gittiğinde bölgede baş gösterecek ve sonuçları kestirilemeyecek bir savaş tehlikesinin sorumluluğunu acaba üstlenebilir mi?
İspanya Basını
Sağ liberal İspanyol gazetesi El Mundo ise İspanya'nın ekonomik ve malî krizi atlattığı konusundaki açıklamalara atfen şu yorumda bulunuyor:
“Yapılan bir ankete göre, İspanyolların yüzde 88'i ülkenin ekonomik açıdan feraha kavuştuğuna dair bir işaret görmüyor. Sadece yüzde 13,9'luk bir kesim, durumun gelecek yıldan itibaren iyiye gidebileceği görüşünü savunuyor. Bu açıklamalar Başbakan Mariano Rajoy liderliğindeki İspanyol hükümeti için soğuk duş etkisi yapıyor olmalı! Sokağın realitesi, hükümet ile holdinglerin yaymaya çalıştığı iyimserlik dalgası ile tam bir zıtlık oluşturuyor. Santander Bankası'nın başkanı Emilio Botin'in kısa bir süre önce söylediği gibi, İspanya'ya yeniden para akması mümkün olabilir. Ama altı milyon işsizin bulunduğu ve insanların işten çıkarılma tehlikesiyle ile karşı karşıya olduğu bir ortamda vatandaşların bu paradan nasiplenmesi pek mümkün görünmüyor.”
İtalya Basınıİtalyan La Repubblica ise gelecek yıl yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerine ilişkin yorumunda, bu seçimlerin protestocu partilere oy kazandıracağı görüşünü savunuyor:
“Üyelerinin birbiriyle uyum içinde olmadığı bu orkestradan, her bir üye ülke içinde çekimserlerin sesini bastıracak ve Avrupalıları AB lehine harekete geçirecek bir trompet sesinin gelmesi bekleniyor. Ne kadar gülünç! İşte kısmen bu beklentinin de bir sonucu olarak önümüzdeki yıl yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimleri 1979 yılındaki doğrudan ilk Avrupa Parlamentosu seçimlerinden bu yana en ilginci olabilir. Zira Avrupa’da şaşırtıcı sayıda milliyetçi protesto partisi bulunuyor. Avrupa seçimlerinde bu partilerin iyi sonuç almaması sürpriz olmaz. Bu arada Londra bir yana, muhtemelen büyük oy kayıplarını önlemek için Berlin, Paris ve Brüksel'den hiçbir girişimde bulunulmadığı da dikkat çekici.”

YORUM YAZIN