Header Ads

Avrupa Basınında Bugün (25 Eylül 2013)


İngiltere Basını
Guardian gazetesi, İran-ABD ilişkilerindeki yumuşama işaretlerine ilişkin haberinde Amerikan Başkanı Barack Obama'nın nükleer programı konusunda Tahran'la bir anlaşmaya varmak için çaba harcama taahhüdünde bulunduğunu aktarıyor.

Gazeteye göre, Obama böyle bir anlaşmaya duyulan ihtiyacı vurgulamak için Tahran'la bu konuda yapılacak görüşmeler için doğrudan Dışişleri Bakanı John Kerry'yi görevlendirdiğini belirtiyor.

Daha önce görüşmelere ABD Dışişleri Bakanlığı diplomatları katılıyordu ve yönetimde İran-ABD ilişkilerinden sorumlu bir kişinin olmaması eleştiri konusuydu.

Guardian Obama'nın BM Genel Kurulu'ndaki konuşmasında İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'ye bir jest yaparak Amerikan Merkezi Haberalma Örgütü CIA'nin 1953'te İran'da demokratik yollarla işbaşına gelmiş hükümetin devrilmesindeki rolünü kabul ettiğine dikkat çekiyor.

'Ruhani yemeğe içki servis edildiği için katılmadı'Gazeteye göre, dün Obama'yla Ruhani'nin bir araya gelme olasılığı vardı. Üst düzey Amerikalı bir yetkili 'Biz İranlılara hem kamuoyu önünde hem de özel toplantılarda BM Genel Kurulu toplantıları çerçevesinde, ikili görüşmelere değil gayri resmi istişarelere açık olduğumuzu söyledik. Ama İranlılara bu aşamada bu karmaşık geldi" dedi.

Obama'yla Ruhani'nin BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun'un verdiği öğle yemeğinde bir araya gelmesi bekleniyordu ama bazı haberlere göre Ruhani alkollü içki servis edildiği için yemeğe katılmadı. Gazete başyazısında Ruhani'nin Washington Post'taki, eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi'nin de Guardian'daki makalesine gönderme yaparak şöyle diyor:

"Bu yazılarda iki açık mesaj var. Birincisi Ruhani İran adına müzakere yürütmek için tam yetkiye sahip. Ülkedeki tüm iktidar odakları Ruhani'nin nükleer program konusunda bir anlaşmaya varma çabasına destek veriyor. Ya da en azından engel olmayacaklar. Dini lider Ayetullah Ali Hamaney, buna köstek olmak isteseydi, öğrencilere bir konuşma yapması yeterli olurdu. Bunu yapmadı, aksine 'tarihi bir hoşgörülük dediği diplomatik çabaya onay verdi."

"İkincisi makalelerde verilen ve 80 siyasi tutuklunun affedilmesi kararının eşlik ettiği mesajlarda eğer bu fırsat kaçırılırsa sonuçlarının ağır olacağı vurgulanıyor. Bu durumda İran içinde, 2009 seçimlerinden bastırılan ve artık küçük adımları tercih eden reform hareketi bir darbe daha alır. Başarısızlık durumunda uzmanların özgür ve adil bulduğu seçimlerle işbaşına gelen Hasan Ruhani'nin otoritesi sarsılır. Dışarıda ise bu müzakerelerin sonucundan etkilenecek 3 savaş var: Suriye, Afganistan ve İsrail-Filistin. Obama BM Genel Kurulu'ndaki konuşmasında İran'ın memnun eden bir dil kullandı, arzu ettiği ilişkinin karşılıklı saygı ve çıkarlara dayanması gerektiğini vurguladı. Bu iyi bir başlangıç. Ama yol uzun ve çetin olabilir."

'Uzlaşma yolundaki engeller'Financial Times'ta yer alan bir analizde ise olumlu işaretlere rağmen, İran'la Batı'nın pozisyonlarının birbirinden çok uzak olduğu vurgulanıyor ve bir uzlaşmaya varılması için dokuz aylık bir sürenin olduğu belirtiliyor. Yazıda bunun nedeni olarak İran'ın nükleer programının ana unsurlarını devam ettiriyor olması gösteriliyor ve ABD'nin nükleer silah üretmeyeceğinden emin olmak için Tahran'dan nükleer programında önemli ölçüde geri adım atmasını beklediği kaydediliyor. Yazı şöyle devam ediyor:

"Tahran'ın da istediği çok şey var. Enerji ve bankacılık sektörlerindeki uluslararası yaptırımların kaldırılmasını istiyor. Tahran ayrıca varılacak bir anlaşmanın nükleer enerji programı için uranyum zenginleştirme hakkını içermesini talep ediyor. ABD ve müttefikleri bu tavizler karşılığında Tahran'dan çok şey isteyecek. Hem Obama'nın hem de Ruhani'nin seçmenleri de yakından izlemesi gerekecek. Cumhuriyetçiler tarafından Suriye konusunda çok yumuşak olmakla eleştirilen Obama İran konusunda çok fazla taviz veriyormuş gibi görünmek istemez. Ayrıca İsrail'i İran'ın nükleer programının gerçekten durduğuna ikna edecek bir anlaşma isteyecek. Bu olmazsa, İsrail 2012'de düşündüğü gibi tekrar tek başına hareket ederek İran'ı vurmayı planlayabilir."

Afrika'ya daha fazla askerTimes gazetesi Kenya'daki bir alışveriş merkezine düzenlenen saldırının sorumluluğunu üstlenen Somalili radikal İslamcı Eş-Şebab mücadele için Afrika Birliği gücünün takviye edilmesi çağrılarının arttığını yazıyor.

Eş-Şebab 67 kişinin öldüğü saldırıyı Kenya'nın Somali'de asker bulundurmasına misilleme olarak düzenlediğini açıklamıştı. Somali'de militanlara karşı savaşan Afrika Birliği gücünde dört bin Kenya askeri görev yapıyor. Afrika Birliği gücü ise 17 bin askerden oluşuyor. Ancak Birleşmiş Milletler'in Somali Özel Temsilcisi Nicholas Kay, Afganistan büyüklüğünde bir ülkede görev yapan Afrika Birliği gücünün bir savaş helikopteri bile olmadığını, zırhlı araçlara ihtiyaç olduğunu ve takviye askeri gerekebileceğini söyledi.

Guardian'da yer alan bir analizde, terörle mücadele uzmanlarına dayanılarak Eş-Şebab'ın Kenya saldırısından güçlenerek çıkacağı ve diğer örgütler için ilham kaynağı olabileceği belirtiliyor.

Almanya Basını
Seçimlerde büyük başarı sağlayan ancak yine de tek başına iktidara gelecek salt çoğunluğu elde edemeyen Hrıstiyan Birlik partileri (CDU/CSU) koalisyon arayışlarını sürdürüyor. Frankfurter Allgemeine Zeitung konuyu yorum sütunlarında şöyle ele alıyor:

"Yeşiller Partisi’ndeki istifa dalgası, elbette ki çoğunluğun oylarını almayı başaran Hrıstiyan Birlik partileri ile bir koalisyona hazır olmadığı anlamına gelmiyor. Zira Hrıstiyan Sosyal Birlik Partisi’nin lideri Seehofer, böyle bir koalisyon için her an fikrini değiştirebilir. Hatta kimilerine göre bu çoktan gerçekleşti bile. Sosyal Demokrat Parti de önce kötü seçim sonuçları ile cezalandırılmakla, bu yetmezmiş gibi sonra da yükselişine yardımcı olmak için Merkel’in hizmetine âmâde olmak zorunda kalıp kalmamakla cebelleşiyor. Sol Parti’nin ruhsal hezimetini ise daha ziyade muhalefette kalma düşüncesi dindirebilir. Ama bu aynı zamanda hükümete katılmamanın ceremesini de çoğaltabilir. Elbette bu partilerden birisi Merkel’in elindeki ekşi elmayı ısırmak zorunda kalacak ve pek fazla memnuniyet duymasa bile hükümet ortaklarından biri olacak. Zira Yeşiller ve Sosyal Demokratlar cephesinden ‘Keşke Merkel mutlak çoğunluğu elde etseydi’ gibi serzenişler duyulsa da yeni bir seçimden en çok korkması gereken Hrıstiyan Birlik partilerinden ziyade yine Yeşiller ve Sosyal Demokratlardır."

Stuttgarter Zeitung da Sosyal Demokratların Merkel ile koalisyon kurmaya direnmeyip ülkeyi gereksiz sıkıntılara sokmaması gerektiğini savunuyor:

"Her politikacının amacı ülkeye biçim vermek olmalı ve Sosyal Demokrat Parti de bunu, ancak iktidara ortak olarak yapabilir. Hrıstiyan Birlik partileri ile hükümet ortağı olmak için aşılması güç siyasi uzlaşmazlıklar bahanesi anlaşılır değildir. Zira 2005 ile 2009 yılları arasında yaptıkları ortaklık bu gerekçeyle çelişiyor. Hrıstiyan Birlik partileri ve Sosyal Demokratlardan oluşan bir büyük koalisyon, hesaplanabilir tüm ihtimaller arasında halkın gönlünde en çok yatanıdır. Koalisyon ortaklığının inatla reddedilmesi, Almanya’yı bir hükümet krizine sürükleyebilir. Böyle bir şeyi Sosyal Demokrat Parti’nin seçmenleri asla affetmez. Zira kaotik bir geçiş hükümeti döneminden sonra yeniden seçimlere gidilir. Peki ya sonra ne olur? Kuvvetle muhtemel sandıktan yine büyük koalisyon çıkar. O nedenle Sosyal Demokratlar hem kendilerini, hem de ülkeyi böyle saçma bir süreçle uğraşmaktan kurtarmalıdır."

Leipziger Volkszeitung ise Sosyal Demokrat Parti’nin içinde bulunduğu ikilemi irdeliyor:

"Sosyal Demokrat Parti, kamuoyunun beklentileri ile kendi tabanının baskısı arasında kalmış durumda. SPD Genel Başkanı Sigmar Gabriel ve yoldaşları, eğer büyük koalisyona direnirler ve iş, yeniden seçimlere gitmekle sonuçlanırsa bunun faturası Sosyal Demokratların hesabına yazılır. Zira halkın büyük bir kısmı büyük koalisyondan yana. O nedenle Sosyal Demokratların buna direnmesi ciddi bir hoşgörüsüzlük doğuracaktır. Bu adımın önündeki tek engel ise partideki bazı yoldaşların korkusu. O korku ise 2005 yılından sonra Başbakan Merkel tarafından ikinci kez hükümette bir kenara itilmenin Sosyal Demokrat Parti’nin imajını meçhul bir tarihe kadar eritebileceği endişesinden kaynaklanmaktadır. SPD’nin en önemli seçim hedeflerinin büyük koalisyona kurban edilmesini, birçok Sosyal Demokrat politikacı kabul etmeyecektir. Şimdi herşey, Genel Başkan Gabriel’in, partisini koalisyona ikna etmek için göstereceği yöneticilik kalitesine bağlı."

Basın turumuzu Münchner Merkur gazetesinin yorumu ile noktalıyoruz. Yorumda Başbakan Angela Merkel’in kaçırmaması gereken bir fırsattan bahsediliyor:

"Nükleer enerjiden geri dönüş, euro krizi, giderek yaşlanan toplumda acil bakıcı ihtiyacı, eyaletler arası mali ilişkilerin yeniden düzenlenmesi… İşte bu sorunların her birinin üstesinden gelmek, çok ciddi bir çaba gerektirmektedir. O nedenle Başbakan Angela Merkel’in ilk görevi, SPD Genel Başkanı Sigmar Gabriel’i yeniden kurulabilecek bir büyük koalisyonun, dar alanda parti çekişmelerinden ziyade ülkenin refahı için büyük bir adım olacağına ikna etmektir. Bu fırsat bir daha kolay kolay gelmez."

Fransa Basını
Fransız Dernieres Nouvelles d'Alsace gazetesi Almanya'daki seçim sonuçlarıyla ilgili yorumunda şu satırlara yer veriyor:

"Sosyal konular ve enerji politikaları Hrıstiyan Birlik Partileri ve Sosyal Demokratlar ya da Yeşiller arasındaki koalisyon müzakerelerinin odak noktasını oluşturacak. Her şeyden önce de sosyal politikalar... Özellikle asgari ücret ve 'minijob' olarak adlandırılan sigortadan muaf işlerdeki düzenleme... 7 milyondan fazla işçiye çok az maaş ödeniyor. Bu sistem ekonominin işine yarıyor ama içinde bir de saatli bomba barındırıyor. Gerçek sosyal kesintiler olmazsa, bu sıkıntı içindeki işçiler günün birinde dilenci maaşıyla emekliliklerini geçirmek zorunda kalacak. Sosyal Demokrat Parti ve Yeşiller için 180 derecelik bir dönüşle bu durumun düzeltilmesi (en azından bir asgari ücret düzenlemesi), koalisyon müzakerelerine başlamak için hiçbir pazarlığın kabul edilmeyeceği bir ön koşul olacak."

Bir başka Fransız gazetesi Le Monde ise aynı konuyla ilgili şu görüşleri savunuyor:

"Avrupa için Merkel'in üçüncü dönemi, Sosyal Demokrat Parti ile koalisyon yapsa bile, Merkel'in bir önceki dönemini hatırlatacak bir dönem olacaktır. Başbakan AB için uluslararası manzara açısından şunu hedefliyor: AB'nin rekabet etme gücünü yeniden kazanmasını. Çünkü rekabet gücü olmaksızın Avrupa'nın geleceği, ekonomik küreselleşmenin yaşandığı şu dönemde çöküş olur. Merkel haksız değil. Avrupa'nın uluslararası düzlemde esamesi okunmuyor. Ekonomik ağırlığı olmazsa, ne çıkarlarını ne de değerlerini savunabilir."

Bulgaristan Basını
Bulgaristan'ın Trud gazetesi ise koalisyon seçeneklerini taşıyor yorum sütunlarına:

"Merkel'in kolyesine bakılacak olursa, Yeşiller ile bir koalisyon yapmak istediğine inanılabilir. Seçim gecesinde Başbakan, siyah taşların (Hrıstiyan Demokratlar'ın rengi) üzerinde yeşil incilerin (Yeşiller Partisi'nin rengi) bulunduğu bir kolye takmıştı. Şimdi Merkel, hükümet kurmak için zor bir müzakere süreciyle karşı karşıya. Hiç kimse yeni koalisyonun kimlerden oluşacağını bilmiyor ancak kesin olan, bir hükümetin kurulacağı. Hiçbir siyasi güç yeniden seçimlere gidilmesini istemez. Bu, Almanya'da olasılık dışında. İstenen koalisyon kurulamazsa, sonuçta bir kabinenin ortaya çıkarılması için siyasi platformlar aracılığıyla daha fazla uzlaşıya gidilir."

Letonya Basını
Letonya'dan Latvijas Avize gazetesi, "Hiç kimse Merkel ile koalisyon kurmak istemiyor" başlıklı yorumunda şu satırlara yer veriyor:

"Siyasi partiler içinde çelişkili bir biçimde hiç kimse Almanya Başbakanı Angela Merkel ile koalisyon kurmak istemiyor. Siyasi partileri Federal Meclis'e taşıyan parti programlarının içeriği, eğilimleri birbirinden çok farklı. Ve siyasi partiler Merkel ile iktidarda yer alma girişimine yenilirlerse, taraftarlarını hayal kırıklığına uğratabilirler."

(dw türkçe/bbc türkçe)

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.