Header Ads

Devran Dönünceye Değin: 1 Mayıs, Taksim ve AKP’nin Ricat Demokrasisi

- OKTAY ORHUN -


Konfederasyonların 27 Nisan’da yaptıkları “Engel fiziki değil, siyasi,” açıklamasının 1 Mayıs’taki yansıması, 14 milyonluk bir kentin ipotek altına alınması ve paralize edilmesi oldu. Her türlü ulaşım olanağı; metro, metrobüs, otobüs, vapur kullanımı engellendi. 15-16 Haziran 1970 tarihindeki büyük işçi direnişlerinden akılda kalan bir fotoğrafta olduğu gibi olası güzergâhlardaki köprüler Valilik tarafından korkuyla kaldırıldı. İnsanın insan olmaktan kaynaklı, ulaşım hakkı askıya alındı. Yan yana gelmeye çalışan her üç kişiye dahi gaz bombası atan, tazyikli su sıkan, TOMA’larını bu insanların üstlerine süren, coplarla saldıran polisin koruduğu rejim, böylece gösteri ve yürüyüş hakkını da kullandırmamış oldu. Yuh olsun!

Buna karşın rejim, her gösteriyi de engellemedi. Türkiye Komünist Partisi (TKP), 1 Mayıs bayramını Kadıköy'de gönlünce kutladı, kutlu olsun! Faşizm döneminin korporatif sendikaları gibi bir işlev görmesi için sendikalar yasasında yapılan kimi değişikliklerle önü açılan, desteklenen HAK-İŞ, Mehter marşıyla Taksim’e dahi girdi, DİSK’li işçilere saldırıldığı sırada bir güzel halayını çekti, hayırlı olsun! Enver Aysever, bir televizyon kanalında “1 Mayıs, 1 Mayıs Marşı’yla kutlanır, Mehter marşıyla değil!” demiş, kendisi siteminde, isyanında haklıdır. Hapsoldukları evlerinde izledikleri kanallara bakıp kara kara düşünen halkın önemli bir kısmı da, günün sonunda benzer bir sitemi dile getirmiş olmalı: “Bunca emekçi ve genç, polisin insanlık dışı müdahalesine karşı direnirken, bunlar nasıl oluyor da ‘biz de bu bayramı kutluyoruz,’ diyebiliyorlar?”

TKP merkez komitesi üyesi Kemal Okuyan, Kadıköy Mitingi konuşmasında şunları dile getirmiş: “Birincisi, burada toplanan on binlerce kişi, biz eğer Taksim deseydik, Türkiye’nin dört bir yanından davet ettiğimiz insanlarla, bu alana ulaşım terörü nedeniyle nasıl ulaşacaktık. Taksim denilmeden önce, dostlarımıza Taksim denilmeden önce bize sorulması gerekirdi, sendikalara, siyasi partilere, siz ne dersiniz demeleri gerekirdi dostlar. Biz bu yüzden, sendika bürokrasisine artık yeter dedik.” Buradan anlıyoruz ki TKP, yalnızca kazanabileceği grevleri örgütleyecek, kapitalizmi ancak devirebileceğine eminse ona karşı olan kalkışmaya katılacak ve ancak zafer kesinse isyan bayrağını açıp safların ön kısmına geçecek... TKP’li dostlar alınmasın ama, parti sözcüleri mealen “Yengide varız, yenilgide yokuz,” demiş oluyor, başka bir şey değil.

Sendika bürokrasisi meselesi ise sol cenahta yer alan herkesin malumu olduğu bir konu. Buna karşın, işçi nüfusunun önemli bir kısmının kayıtdışı çalıştığını da unutmadan, kayıtlı 10 milyonu aşkın işçinin olduğu Türkiye'de sendikalı işçi sayısının oranı daha %10’un altında iken, hiç kimsenin mücadele alanı seçme lüksü yok. Eğer sendika bürokrasisi eleştirilecekse, bu onların içinde ve mücadele meydanlarında da yanlarında yapılmalı, hepsi bu.

Aslında bu sebeple, HAK-İŞ’i eleştirirken bu durumu da göz önünde tutmak gerekiyor. Sözgelimi 1 Mayıs Karabük Mitingi’ni yermek gerekli, tamam, ama bir yere kadar. “Gerici sendikalarda çalışmayı reddetmek, gerici liderlerin etkisi altındaki işçi kitlelerini az gelişmiş ya da geri durumda bırakmak anlamına gelir,” diyen Lenin’i de anımsayarak, mitingde açılan “Mevsimlik İşçiye Kadro!”, “Taşeronlaşmaya Hayır!” minvalindeki pankartların altını doldurmak, sendikayı söylemden eyleme çağırmak, diğer sendikalarla ortak mücadele olanaklarını gözlemek ve sendikayı bu ortak mücadelelere zorlamak da elzem.

Peki, 1 Mayıs için Tertip Komitesi’nin Taksim Meydanı ısrarı, kof bir inatlaşmanın tezahürü müydü, yoksa rejimin AKP tarafından genişletildiği söylenen demokratik sınırlarının en geniş halk kitlelerine aktarılabilmesi için alınmış politik bir karar mıydı? Sendikaların, emek örgütlerinin, sol yelpaze içinde yer alan demokratik kitle örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının ve partilerin 1 Mayıs’taki Taksim konumlanışlarını nasıl yorumlamak gerekiyor?

Bu sorulara pekâlâ birbirini besleyen iki yanıt verilebilir: İlki, Türkiye’de ister emeğin politikleşen mücadelesi içinde yer alsın, isterse sivil toplum mücadelesi içinde konumlansın, ama yeter ki konumlansın, her birey biliyor ki, bu ülkede şu ya da bu şekilde kazanılmış her hak, her olumlu durum ya da “şey”, öylece kendi haline bırakılamaz. Her olumluluk özenle ve dikkatle korunmak durumunda.

Her saldırı püskürtülemiyor belki ama yine de sözgelimi sinemaseverlerin adını tarihe yazdıran bir sinemayı, kadınların kürtaj hakkını, çevrecilerin yerine AVM dikilecek bir parktaki ağaçları, gençlerin kamusal eğitimi, işçilerin sendikalarını korumak durumunda olduğu çok yalın ama bir o kadar da çeşitli bir mücadele sahası oluşuyor aralıklarla. (Liberallerin anlamadığı tam da bu işte, onlar hükümete güvenmeyi tercih ediyorlar, "liberal kapitalizm eşittir demokrasi" hurafesi onların gözünü boyama devam ediyor.)

Bu durumda Taksim kararı da, kendiliğinden şu ya da bu şekilde kazanılmış olanın korunması için alınmış politik bir karar oluyor. İkincisi konfederasyonlar, Taksim kararını her ne sebeple almış olurlarsa olsunlar, ortaya çıkan durumda İstanbul’da fiili sıkıyönetim uygulandığı aşikâr. Bu durumda polis aygıtıyla uygulanan bu fiili sıkıyönetimin politik sorumluluğunu İstanbul Valiliği ve Valilik’e hükümet eden iktidar partisi AKP üstlenmek durumunda kalıyor.

İşin politik bir diğer boyutu da bu noktada açığa çıkmakta: Hükümet, bunu yapmayacaktı, yapamayacaktı, yapmadı. Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç'ın 1 Mayıs ile ilgili twitter'daki "Çalışın" emrindeki diktatörlük tınısını da unutmadan, AKP insanların canına kastedip bunun sorumluluğunu "sorumsuz" sendikalara ve "marjinal" kesimlere yüklemeye çalıştı. Peki, kimdir bu kesimler?

Örgütlü işçi ve emekçilerdir. Çalışma Bakanı Faruk Çelik'in aksine 800 liranın geçindirebilir bir meblağ olmadığını yaşayarak bilen, işten atılma tehditlerine ve polis baskısına rağmen yine de büyüyen kamu borcuna, cari açığa ve işsizliğe, sendikasızlaştırmaya, taşeronlaştırmaya, güvencesiz ve esnek çalıştırmaya karşı mücadelesini sürdüren sınıf bilinçli işçi ve emekçilerdir onlar... Mücadeleci gençlerdir dahası. Devletin eğitim harcamalarından elini çekip üniversiteleri özel sermayeye terk etmeye çalıştığı bir dönemde kamusal eğitimin ortadan kaldırılmasına karşı direnen gençlerdir. Üniversitelerde güvencesiz ve esnek çalışma koşullarının baskısı altında ezilen asistanlar ve üniversite çalışanlarıdır. ODTÜ’de direnenlerdir. Her daim özel güvenlikçilerinin baskısına, üniversite yönetimlerinin soruşturmalarına ve uzaklaştırmalarına maruz kalan, kimi vakit gözaltına alınan, gericilerin saldırılarına uğrayan, buna karşın direncini bileyen ve sürdüren gençlerdir.

İşte bu örgütlü işçi ve emekçiler yanlarındaki gençlerle birlikte, AKP’nin -tez elden yeniden takacağı- demokrasi maskesini düşürdüler 1 Mayıs’ta. Onlar, belki Taksim’i değil ama daha büyük bir şeyi, geleceği kazanmaktalar. Şişli’de, Beşiktaş’ta, Tarlabaşı’nda, Osmanbey’de ve daha nicesinde sokak aralarında evlerini eylemcilere açan, camlarından limon atarak gazdan etkilenenlere yardım eden halkı kazanmaktalar...

Evet, defalarca söylendi: 1 Mayıs, işçi sınıfının ve yoksul halk kitlelerinin uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günüdür ve ancak emeğin özgürlüğüne kavuştuğu gün, tam anlamıyla bir bayram gibi kutlanabilir. 1 Mayıs, politik bir mücadele günüdür. Taksim mücadelesi, sadece bir alan mücadelesi değil, emeğin AKP’nin neoliberal diktatörlüğü karşısındaki direnişidir. AKP rejimi, bir ricat demokrasisidir. Sürekli ve kitlesel mücadeleler karşısında korkak ve saldırgan bir rejimdir bu; dönemsel politik çıkarları için “hak” veren, kapitalizmin neoliberal ekonomik yeniden yapılanmasının çıkarları doğrultusunda ilk fırsatta bu hakkı geri almaya çalışan riyakâr bir söylemdir. Bugün direnmek, yarın kazanmak, öbür gün dikkat kesilmek gerekliliği de işte bundandır. Ta ki devran dönünceye değin...

Oktay Orhun

http://antikapitalisteylem.org/makaledetay.php?&id=529

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.