Uğur Yücel: Sonunda Kaçacak Bir Yer Buldum
Aklımı türlü türlü resimle, sesle doldurmasına alışık olduğum, her işiyle zihnimde birbirinden alem alemler yaratan ve beni kendine tiryaki yapan bir adamdan bu sefer, ne resim, ne ses, sadece mürekkep ve kağıt: ‘Yağmur Kesiği’…
Yine de kulaklarımda ilk cümleden itibaren usul usul sesi, içime çizdiği renk renk resimleri... "Bir sinemacının kitabı" demiş ya daha en başında, boşuna değil. Onunla daha ilk sayfadan karanlık bir odadayız sanki, bir kibrit yakıyor önce, az ötemde. Alevin kızıl aydınlığında yüzünün çizgileri beliriyor derhal, peşine sesi: "Dinle!" Sırtımı yaslayıp koltuğa, kayboluyorum hikâyesinin içinde.
Kitap bitince üzerimde birtakım tatlı haller. Aklıma üşüşen tonla soruyu ona sormam lazım. “Size” diye yazıyorum alelacele, “Soracaklarım var. Bir ömürlük hikâye olacak bu röportaj benim için. Eğer izin verirseniz…” Kabul ediyor, evde aniden bayram havası. Tez elden diziyorum soruları peş peşe, eksik olmasın, tek tek merakımı gideriyor. (Melisa Kesmez)
Yıllarca sinemayla haşır neşir olup, sonra sürpriz şekilde bir kitap çıkardınız. Bu fikir nasıl oluştu? Bu öyküler bu kitapta buluşmak için yakın zamanda mı yazıldı? Yoksa zuladan mı çıktılar?Zuladan çıktı. İlk gençlikten beri yazılanlar. Atılanlar, kaybolanlar daha da çok. Bir de öykülerin bir kısmı bu kitaptakiler. Yalnız zaman zaman bu öykülerin orasına burasına dokunduğum da oldu. Mesela Ergenlik Taksimi öyküsü yine çok genç yaşta yazdığım, 2000 yılında bütününü tamamladığım bir öyküydü. Çığlık sanırım ilk yazdığım öykü-bütünlüklü bir yazıydı. 16 yaşımda filandım sanırım. Esas ortalarda olmayan ilk öykü, boğazdan geçen büyük şileplerle ilgiliydi. Kar yağıyordu ve taa uzaklardan düdük sesleri geliyordu. İçindekilerin ölüme gittiklerini düşünürken yazmıştım. Bunun çok hazin bir hikâyesi vardır babama okuduğumda. Bir yerde daha anlattım tekrar olmasın.
Kitabın daha en başında “bir sinemacının kitabı” notunu düşüyorsunuz. Ki ilk öyküden son öyküye kadar sinemacı gözünüzü hissetmemek mümkün değil. Her cümle başka bir resim çiziyor insanın zihninde. Sesler çalınıyor kulağına satır satır. Bu öyküleri yazarken zihninizde filmleri de oynadı mı bir yandan? Misal Müsü Cassavetes ya da Anahit ete kemiğe büründü mü aklınızda? O sokaklar, o deniz bir bir canlandı mı hayalinizde?Tabii aslında bir tür kafa kıyaklığı hali yazmak. Ne hayal ediyorsanız yazıyorsunuz. Her karakterin her mekânın resmini çizecek kadar biliyorsunuz. Ne konfor ki bir taraftan da hikâyeye gelecek şekilde tasavvur ediyorsunuz. Cassavetes de, Anahit de yan odadan kalkıp yanıma gelecek kadar hayattalar benim için.
Bir sinemacının öyküye oturması hiç şaşırtıcı değil elbet. Sinema da neticede bir hikâye anlatma biçimi. Lakin okur başka şey seyirci başka şey ya, bu farkın sizdeki karşılığı nedir?Ben genel olarak sadece kitap meraklılarının seveceğini sanıyordum fakat hiç kitap okumayanlar da seviyor. Buna çok şaşırıyorum. İnsan yazarken seyirci, okuyucu ayırmıyor. Hatta ben gittikçe okuyucuya daha yakınım diye hissediyorum. Bunlar çok taze hisler. Sonunda kaçacak bir yer buldum hissi.
Daha kitabın ilk cümlesinde garip bir şey oldu, sizin sesiniz okumaya başladı kitabı bana. Vurgular sizin vurgularınız, esler sizin esleriniz… Elbette sizi bir oyuncu olarak belleğime kazımış olmamın bunda rolü büyük, lakin yine de ben bu öykülerde bir meddah havası sezdim. Yani siz bu kitaptaki öyküleri kağıda basmayıp, hepimizi bir odaya toplayıp bize ezberinizden anlatsaydınız da, aynı şey olurmuş gibi… Bu duygunun sırrı ne sizce? Sizin de aklınızda var mıydı böyle bir hava yaratmak?Yoktu. Bu şimdi bana bazen ulan şöyle oyunlar yazsan da sahnede anlatsan dedirtiyor. Aslında öyküleri yazanlar değişik karakterler benim kafamda. Taşşakizade Hosvep Efendi var. Bayağı tırlak bir adam onun anlattıklarında kayış kopuyor. Sıçtın Seçaattin var. O da sakin sakin rus hikâyesi anlatır gibi başlıyor fakat herif denyo bence, olay tam sükûnetle giderken birden sıyırıyor adam. “Anya” hikayesinde bu bahsettiğim. Neyse, aslında bu anlatıcılık büyük büyükbabamdan bu yana gelmiş. Galiba onun genini taşıyorum. Adam bildiğiniz hatip ve hafızmış, geleceği okurmuş. Hava tahmini filan da yaparmış. Kahvede konuşurken herkes tutulup kalırmış. Dur, ben bu tür yazıları oyunlaştırmayı bir düşüneyim. Pardon, yalan söylemeyeyim daha önce düşündüm de bir ciddiye alayım madem öyle. Yalnız ilk hikâye doğrudan bir oyuncu tarafından okunulacak bir metindir. Doğru tespit. Monolog gibi.
Bahsettiğiniz üzere yarattığınız karakterler de ziyadesiyle enteresan. Türkçede okumaya alışık olmadığımız karakterler. Nereden buldunuz onları? Sıfırdan mı yarattınız, yoksa tanıştınız mı onlarla gerçek dünyada, hayatın içinden mi arakladınız onları?Kimseyi hayatın bir yerlerinde görmedim. Ama birilerini hayattaki insanlara ya da ölüp gitmiş olan bazı karakterlere benzetiyorum. Araklanmış hiç bir şey yok. Mesela eskiden sahnede anlattığım Köşk Emin vardı. O işte araklanmışın tam karşılığı. Öyle biri vardı. Doğrudan onu anlatıyordum. Bir Avram bir de Amigo gerçek kişiler diğerleri hep atmasyon. Bu ne güzel kelimeydi atmasyon… Güzel kitap adı olur.
Kitaptaki karakterlerin hepsi de kıymet gören insanlar. Hamal da olsa, sarhoş da olsa, ya da gayrimüslim veya kocasını aldatan kadın, hiçbiri yerilmiyor, hiçbiri üstün değil bir diğerinden. Biri berikine habis duygular beslemiyor. Hepsi aynı mahallenin, aynı köyün sakini… Cinayet bile işlense sanki içinde kötülük yok gibi. Bu naif dünya hayalini kurduğunuz dünya mı? Ya da çocukluktan bir şeyler mi var içinde?Çocukluğumdan çok şey olmalı. Bir kere safiyet var. Hainlik yok. Melekler gibi saf düşündüğüm insanlar. En kirli ruhlu olanın bile ölümüne karar verirken acıyorsunuz.
Nasıldı çocukluğunuz?Amarcord filmi gibiydi. Ben bunları biliyorum bizim oradan demiştim filmi görünce. Ben yönetmen olmaya da Amarcord’ u izleyince karar verdim. Yazdığım kimi öyküleri de o filmde gördüm. Demek ki masalsı ve müzikli bir çocukluk. Çocukluğu iyi geçmiş ender insanlardan biriydim çünkü bence benzersiz bir atmosfer içindeymişiz. Belki de bütün yazdıklarım orayı özlemekti.
'BENİM ÖYKÜDE KAÇTIĞIM YER HAYALLER'
Kitaptaki öyküler eski zamanlarda geçiyor. Ya da öyle bir havası var anlatılanların, bugüne ait değiller. Belki çocukluğunuzun mekânları, çocukluğunuzun insanları bahsi geçen… Büyük bir soru olacak ama o zamanla bu zamanı karşılaştırmanızı istesem…Zamansız denilebilir ama eskilerde geçiyor çoğu hatta benim yaşamadığım zamanlarda. Bir yandan sinema ve dizi işlerinde bugünle ilgili bir zamandayız. Eğer gündemden uzak kalırsak bugüne yönelik ticari işlerimizde hayatın gerisinde kalıyoruz. Bu tiksinti veriyor insana. Gündem dediğimiz şeyin içinde incelikli hiçbir yan yok. Benim öyküde kaçtığım yer hayaller. Gündelik olanda hayal gücü tükeniyor.
O zamanın İstanbul’uyla bu zamanın İstanbul’u arasında da dağlar kadar fark var. Sizin için en büyük fark nedir?Kendi insanlarını ve kültürünü yani hayatını kaybetmiş bir şehir burası. O kadar güzel bir şehir ki ve öyle benzersiz yaşam alanları yaratılmış ki şehir bir efsanevi kişilik olmuş. Şu an içinde yaşayanlarla hiçbir uyumu yok.
İstanbul, içinde yaşadığımız şehir yani, son sürat değişiyor. Şehirle bağımız baştan tanımlanıyor. Bunu siz nasıl tecrübe ediyorsunuz eski bir İstanbullu olarak?Şehir bütün geleneksel törenlerinden, ayinlerinden, bayramlarından, eğlencesinden uzaklaştı. Belki de dünyanın en çok-kimlikli şehriydi burası. Bizim çocukluğumuzda bile öyleydi. Şimdi neredeyse tek millet. Tekdüze, renksiz. Tatsız tuzsuz bir şehir oldu burası. Öte yandan gece hayatı ve yeme içme konusunda, çok azınlık bir kitlenin New York’ u yaşayabileceği bir yanı belirginleşti. Tek milletin kendi içindeki çelişkisi yerine, çok milletli ortak bir yaşam standardı daha kişilikli ve bu şehirle tam uyumluydu.
Çember daralıyor gibi hissediyor musunuz siz de? Umut var mı içinizde? Yoksa karamsar mısınız olan bitene dair?Bütün bir 20. yüzyıl, karanlıklar katliamlar ve cinayetler yüzyılı. İnsanlık tarihinin yüz karası bir yüzyıl. 21. yüzyıl da farklı başlamadı. Dilerim artık bizim hayatta olmadığımız zamanlarda yeni bir insanlık düzeni oluşur. Biz kederle gömüleceğiz.
Kitaba dönersek, öykülerde yan yana koyduğunuz şeyler, yer yer acayip de olsa, garip bir uyum içinde. Erik rakısı içilirken fonda Kuran okunuyor bir yerde misal. İnsanın gözüne sokmadan, oradaki duyguyu sündürmeden, “mozaik kültürümüz” klişesi tuzağına düşmeden, ustalıkla yarattığınız böyle pek çok yan yanalık var kitabın içinde. Bunu nasıl başardınız gerçekten?Bu bir hesapla olmuyor sadece kurduğunuz atmosferi dinlerken ses kendiliğinden geliyor. Yeni bir hayat ya da daha önce rastlanmamış bir sokak hayal ediyorsunuz. Sokakta yan yana gelmiş kültürler, o an yazdığınız zamanın sesi. Son zamanlarda duyduklarıma çok şaşırıyorum ve açıkçası ruhumu okşuyor. Ya yaşlanıyorum ya da sanki bir hobimin beğenilmesi başkaymış . Çünkü ben yazar değilim, yazan biriyim… Bir şeyleri nasıl başardığımı bilemiyorum. Öylesine geldiği gibi yazıyorum. Ama ruhum yazdığım her şeyle yan yana. Tesadüfen oluyor da demeyeyim. İnsanın içinde demlenmiş bir hayat olmasa, olmaz sanki o yan yanalık.
'MESAJ KAYGISINDAN ÇOK UZAKTAYIM'
Bu yan yan yanalıkların altını sık sık çizmenize rağmen, ki yazdıklarınız bence epey politik öyküler bu anlamda, hiç de didaktik bir dile sahip değilsiniz. “Şöyle yazayım da mesaj vereyim” kaygınız asla yok. Yazarlık biraz da egoya değen bir şey ya, bu tarafınızı etkisiz hale getirmek için uğraştınız mı? Mesaj kaygınız oldu mu ya da hiç?Bunlar hesapsız kitapsız doğaçlamalar. Tam içimden geldiği gibi yazıldı. Arkasında incik cıncık düşünceler ya da hinlik yok. Tam anlamıyla hiçbir iddiası yok. Sıradan bir dökülme. Beni içtenlikle şaşırtıyor şimdilik olan biten. Bir hevesleniyorum şu yazma işine yok yerden… Mesaj kaygısından çok uzaktayım. Slogancı sanata evvel ezel yakın durmadım.
Öykülerde yarattığınız atmosfer epey isli, puslu, biraz da karanlık. Rüzgârlar, fırtınalar, kış, kıyamet, cüceler, hayaletler… Nasıl bir ruh haliyle kâğıda döküldü bu öyküler?Yazmaya başladığımda bir dünyayla karşılaştım ve sanki hep yarım kalan rüyaya geri dönüyormuş gibiyim tekrar yazarken. Geçkinlik hali. Bir atmosfere gidiyorsunuz ve orada hep bildiğiniz şeyler var. Hatta görüyorsunuz önünüzden cüceler geçiyor, hayaletler arkanızda, bulutların arasından bakan yüzler var. Ağaçlar koro halinde bağırıyor. Yaşayan başka bir dünyanın içine girmek gibi.
Doğa olayları da çok yoğun yazdıklarınızda. Deniz ve gökyüzü var en çok... Rüzgar bir de... İnsanlar kadar mühim karakterler onlar da sanki öykülerin içinde. İnsan o kocaman şeyin sahibi değil, parçası gibi… Doğayla sizin ilişkinizden bir şeyler saklıyor mu bu içinde?Hayata şaşkınlık var içimde hep. Tabiatıyla boğaz köyünde doğup büyüyünce doğayla çok iç içe ve çok ilgilisiniz. Bağlarla bahçelerle büyüyorsunuz. Balıkçılık var hemen kıyıda. Balıkların zamanları, rüzgâr çeşitleri, bulutlar, akıntılar, ters akıntılar, boğazın bütün anaforları, meyvelerin zamanları, bülbül zamanı, kuşların göçleri ve benzeri dünyevi haller hayatımızın parçasıydı. Gittikçe serinleyen bir lodosun arkasından havanın karayele döneceğini ve kar geleceğini bilir bütün boğaz insanları. O nedenle aslında her rüzgârın bir yüzü vardır… Her dalga adının karakteri vardır.
Deniz sevdanızdan aşikâr. Bu konuda hiçbir şey bilmesem de, içinizde bir “deniz adamı” var gibi. Bir şekilde hissettiriyor varlığını…Çocukluğum boğaz kıyısında geçti. Yazları da Marmara Adası Prastos köyüne giderdik. Dedemin evi vardı orada. Bütün yazlarım orada da burada da bir şortla geçti. Sudan çıkmazdık. Küçük yaşta tekne merakım başladı. Sonra yelken. 30 yıldır teknem oldu, arkadaşlarımın teknesi oldu. Yelkenciyim. Uzun yıllardır kaptanım aslında.
'KADIN DÜŞÜNMEK YAZARKEN FERAHLATICI BİR ŞEY'
Bir de kadınlar var ki öykülerde… Bir kadın olarak ben hepsine ayrı ayrı aşık oldum okurken. Kadını böyle güzel anlatabilmek, bütün cinselliğiyle, ama bir yandan da eline yüzüne bulaştırmamak bu pek hassas konuyu… Aşkı yazmak zor mu sizin için? Kadınları?Kadın düşünmek yazarken ferahlatıcı bir şey. Aslında bütün aşklarınızı da yazıyorsunuz. Ya da hayal edip de gerçekleşmeyen aşklarınızı. Aslında yazdığım her tabiat olayı -ki kadın da öyledir benim için- rahatça ve severek yazmaya başladığım ve kendiliğinden akıp giden sular gibi.
Bu kitabı okuyan hiç kaçarı yok en afilisinden kendi filmini çekecektir zihninin içinde ama sizce film olur mu bu öyküler?Sinema aramak için yazıyorum! Çoğu paragrafta senaryo var ve gelecek zamanların filmleri onlar. Çekeceğim…
Madem öyle son sorum; yazmak nasıl bir şey sizin için? Yazmasa delireceklerden misiniz siz de?Öyle tedavi olacak kadar sık yazmıyorum. Disiplinim yok. Piyanonun kapağını açıp biraz bağırıp çağırmak ya da ruhumun pasını atmak için kendime yaptığım bir güzellik diyeyim.
Röportaj: Melisa Kesmez
*ilk olarak ntvmsnbc.com'da yayımlanmıştır.
YORUM YAZIN