Header Ads

Barış Vicdana Yürüyor: Ankara Kapısındaki Halil Savda ve Arkadaşları Anlatıyor


Vicdani retçi ve insan hakları savunucusu Halil Savda “Roboski’den Ankara’ya Bariş için Yürüyorum” diyerek, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Roboski (Uludere)’den yola çıkarak 1300 km’lik bir yürüyüşe başladı.

Savda bu yürüyüşe; insan hakları ihlallerini gündeme taşımak, savaşın yol açtığı sivil katliamları, asker katliamlarını, gerilla katliamlarını, faili meçhulleri, bir dizi katliamı gündeme getirmek ve bunlarla kamuoyunun yeniden yüzleşmesini sağlamak ve tüm topluma tek çözümün barış olduğunu hatırlatmak için çıkmış. Çatışmaların durması ve Kürt sorununun barışçıl, demokratik çözümüne ilişkin tüm topluma bir mesaj vermek amacıyla başlamış yürümeye. Daha önce verdiği bir demeçte, bu zorlu yola koyulmasını şöyle gerekçelendiriyordu: “Zaman zaman müzakereler oluyor ancak hala insan hakları ihlalleri sürüyor ve son birkaç aydır bu savaş gittikçe tırmanıyor. Bundan ötürü insanların umutsuz olması anlaşılır bir şey ama umutsuz olmakla, emin olun biz bu çatışma sürecini sona erdiremeyiz ve barış ortamını umutsuz kalarak sağlayamayız. Bizim barıştan başka şansımız yok; çünkü bir arada yaşamak zorundayız, biraradayız.”

Halil Savda’nın Roboski’de başlattığı yürüyüş, kendisi gibi düşünen, barışı önemseyen pek çok kişiyi daha yollara düşürdü. Böylelikle “Barış için Roboski’den Ankara’ya yürüyoruz!” mottosuyla, barış için yüzlerce kilometreyi yürümeyi göze alan Barış Yürüyüşçüleri ortaya çıktı. 20 Ekim’de, yani yarın, Ankara’ya giriş yapacak olan Barış Yürüyüşçüleri’yle, Ankara’ya yaklaşık 100 kilometre kala, BDP Adana Milletvekili Murat Bozlak’ın Aktaş Köyü’ndeki evinde konuşma şansı yakaladım. Yürüyüşçülerden İbrahim Yaylalı, Evindar Tayfun ve yürüyüşü başlatan Halil Savda ile yürüyüş sürecini ve eylemin barış yolunda yapacağı katkıları konuştuk.

***

Cankız Çevik: Yola çıkmaya ne zaman, nasıl karar verdin?

Halil Savda: Aslında ben geçen sene yürümek istemiştim. Hatta İstanbul’daki bir barış toplantısında bu öneriyi yapmıştım. Tramvay durağından Galatasaray Lisesi’ne veya tünele yürümek de elbette anlamlı ama bunun artık kamuoyunda çok ciddi bir ses getirmediğini ve barış mücadelesi açısından da büyük kazanımları olamayacağını söylemiştim.

Bu yürüyüş neden geçen sene gerçekleşmedi peki?

Olmadı çünkü toplantıya katılanlar, medya tarafından tırmandırılan şoven, milliyetçi ve savaş dilinin hakim olduğu söylemler dolayısıyla yürüyüşün ülkenin bazı yerlerinde provokasyona maruz bırakılabileceğini söylediler. Barış talebiyle yürümenin çeşitli çevrelerce kışkırtılacağına inanıyorlardı. Dolayısıyla “yapmayalım” dediler.

Bu önerim dikkate alınmayınca ben de “Barış’a 40 gün” diye bir yazı kaleme aldım. Orada şöyle bir öneri vardı, Çukurca’da yaşanan bir çatışmada 12 insan ölmüştü. Biz 12 kişi olarak onların fotoğraflarını taşıyalım veya başka bir mizansen yapalım, Çukurca’dan, Hakkari’den başlayalım ve Ankara’ya ya da İstanbul’a yürüyelim. Ve tabi organizasyonu güçlü yapalım, yani uluslararası bir boyutu da olsun demiştim. Bir çağrı yaptım, bir yazı kaleme aldım ama çok ilgi görmedi. Birkaç kişi döndü ama dönenler de genelde bölgede yaşayan insanlardı. Aslında böyle bir etkinliğin katılanlarının profilinin de çok zengin olması gerekiyordu ama olmadı.

Bu yıl Roboski’den çıkarken durum neydi?

Bu yıl çatışmalar yeniden başladığında benzer bir öneri getirmenin bir faydası olmayacağına inandığım için, “ben bir adım atayım, bir yola çıkayım belki kamuoyunda olumlu yankı bulur, insanlar kendiliğinden gelir katılırlar” diye düşündüm.

Hazırlık yapacak pek vaktin olmadı yani.

Hem de hiç olmadı. Esas kararı yola çıkmadan birkaç hafta önce aldım. Zaten deklarasyonu da yola çıkmadan 3 gün önce kaleme aldım. Her an çatışma sürecine, Türkiye’deki politik gelişmelere göre vazgeçebilirdim. Bunun için son 3 gün kala yazdım, 2 gün kala da bir kaç e-posta grubuna, internet sitesine ve gazetelere gönderdim.

Yürüyüşe başlamak için niçin Roboski’yi tercih ettin?

Geçen sene yürüme önerisini yaptığımda Roboski katliamı henüz yaşanmamıştı. Son yıllarda yaşanan sivil katliamların kamuoyunda en çok bilineni ve devletin resmen “biz yaptık” açıklamasını yaptığı bir katliam olması dolayısıyla Roboski’nin sembolik bir anlamı var. İkincisi; orada çocuklarını kaybeden aileler, bir kin duygusu taşımadan, hala barış istediklerini, kimsenin ölmesini istemediklerini, benzer acıları kimsenin yaşamaması gerektiğini vurguladılar. Dolayısıyla oradaki ailelerin ısrarlı barış mesajlarının kamuoyunda gündeme getirilmesi önemliydi.



Yürüyüş rotanı nasıl belirledin?

Daha önce araçla yolculuk yaptığım, benim bildiğim hat bu hattı. Ayrıca bu güzergah savaşın tahribatları, yaşanan insan kayıpları açısından da yoğun bir bölge. Gülyazı’dan çıktık, Şırnak, Cizre, Nusaybin, Kızıltepe, Viranşehir, Urfa, Antep, Osmaniye, Adana, Aksaray ve şimdi de Ankara’ya gidiyoruz işte.

Yol boyu halktan olumlu ya da olumsuz ne gibi tepkiler aldınız?

Zaman zaman insanlar soğuk davranabiliyorlar, hani ağırlamak istemeyenler oluyor. Ama çok ciddi, olumsuz bir tepkiyle şu ana dek karşılaşmadık. “Ne barışı?” diyenler oluyor. “PKK ile, teröristler ile barış mı olur?” gibi tepkiler oluyor ama bunlar inanın çok kısıtlı, nadir karşılaştığımız tepkiler. Genelde kiminle konuştuysak barış ortamının sağlanması, asker ve gerilla ölümlerinin sona ermesi yönünde mesajlar veriyorlar.

Ne kadar süre yalnız yürüdün? Kimler, ne zaman katıldı?

Hiç yalnız yürümedim. İlk gün, 7-8 yıldır tanıdığım bir arkadaşım geldi ve 3 gün bana eşlik etti. Sonra yine başka arkadaşlarım eşlik ettiler. Nusaybin’den sonra da zaten İbrahim geldi. Sevgi gelmişti o zaman, sonra Bingöl geldi Kızıltepe’ye varmadan, Viranşehir’de Serap geldi, Merve geldi. Gittikçe sayımız arttı. Meral, Pozantı’dan önce geldi, Emma da orada geldi. Abdülhakim, Kızıltepe’de bir süre katıldı sonra işi vardı gitti, tekrar geldi. Fatma mesela Viranşehir’den katıldı, sonra işi çıktığı için gitti, dün yine geldi. Evindar da Adana’dan katıldı, bir ara rahatsızlandı iki gün gitti, sonra tekrar geldi. Ankara’ya kadar gelecektir bu arkadaşlar.

Peki, bir kaç gün veya bir kaç saat size eşlik edenler kaç kişidir?


Çok. Saymak lazım ama yüzlerce insan o şekilde gelmiştir.

Savaşa yıllardır şahit olmuş bir Kürt olarak yola çıktın ancak İbrahim Yaylalı veya Serap Halvaşi’nin sana katılması yürüyüşe nasıl bir anlam kattı?

İbrahim’i zaten önceden tanıyordum ama ben yürüyüşe başlarken haberi olmamış. Daha sonra haberi oldu ve gelirken de 3 gün eşlik etmek üzere gelmişti. Sonra 3 gün uzattı, bir 3 gün daha uzattı. Ankara’ya kadar geldi işte. Herkes başka yerlerden, yani Türkiye’nin her yerinden katılanlar oldu ve ben kimseye “sen de gel” demedim. Onlar kendiliğinden yürüyüşü buldular ve geldiler. İlkay Akkaya, Yaşar Kurt da geldi ki tüm bunlar aslında Türkiye’de bir barış talebinin olduğunun göstergesi. Her gün televizyonlarda ölümleri izlemek, çatışma veya linç görüntülerine maruz kalmak veya komşusunun dilinin hala eğitim dili olarak kabul edilmemesi, etnik kimliğinden dolayı hor görülmesi gibi hadiseler artık insanları bıçak kemiğe dayandı noktasına getirdi.



Yol boyu polis ve jandarmanın tepkileri nasıldı?

Bize yansıyan olumsuz bir yaklaşım olmadı. Genelde “biz görevimizi yapıyoruz” anlayışındaydılar. “Yürüyüşünüzü destekliyoruz” diyenler, çay, su ikram edenler de oldu. Biz giderken yakınlık duyduğunu hissettirenler de oldu. Özellikle sivil polislerden, çok soğuk, adeta çevrede provokasyon yaratmaya meyilli tavırlar da gördük fakat kolluk kuvvetlerinin genel tutumu olumluydu diyebiliriz. Osmaniye dışında bir engelleme yaşanmadı ki o da zaten Osmaniye valisinin kişisel tutumuydu. Yani ne hükümetin yaklaşımıydı, ne de oradaki emniyetin. Celalettin Cerrah tamamen kişisel bir kararla bizi sınır dışı etti.

Osmaniye’den yürüyerek geçmenize, “halkın hassasiyetleri” bahane edilerek izin verilmedi. Peki bir şikayette bulundunuz mu?
Biz savcılık düzeyinde şikayette bulunduk. Avukatımız, yakın bir zamanda idari soruşturma için de İçişleri Bakanlığı ve Başbakanlığa başvuruda bulunacak.

20 Ekim’e çok az bir zaman kaldı, Ankara’da nasıl bir ortam bekliyorsunuz?

Ben de bilmiyorum. Zaman zaman çok olumlu tepkiler geliyor ama bazen de çok sönük ve ilgisiz geçeceği yönünde duyumlar alıyoruz. Göreceğiz, nasıl olacağını ben de bilmiyorum. Zaten yola çıkarken de bu sürecin nasıl şekilleneceğine dair hiçbir fikrim yoktu. Ben deklarasyonu yazarken de hep yalnız kalacağımı düşünüyordum. Belki birkaç dostum, tanıdığım gelip ziyaret etse de yürüyüşün büyük kısmını yalnız gerçekleştireceğimi zannediyordum. Ama böyle olmadı, her yerden insanlar geldi, hala da geliyorlar. Bu sevindirici bir durum ve umarım Ankara’da da herşey iyi geçer.

Ankara’ya varınca planınız nedir?

Öncelikle Cumartesi günü bir karşılama var Sakarya Caddesi’nde. O karşılama bir konserle devam edecek ve sonraki gün eğer güçlü bir katılım olursa Ankara’daki basın organlarının temsilcileriyle bir kahvaltı ya da yemek yenilebilir, o da olmazsa bir basın toplantısı düzenlenebilir. Daha sonra belki siyasi partilerle, sivil toplum örgütleriyle ve meclisteki gruplarla bir görüşme yapılabilir. Ama o da grupların talep etmesine bağlı bir durum.

***

İbrahim Yaylalı, Eylül 1994’te Uludere’nin Ortasu köyünde askerliğini yaparken, bir çatışma sonrasında yaralı olarak PKK tarafından bulunmuş ve 2 yıl 3 ay boyunca esir tutulmuş. 18 yıl sonra hala süren çatışmaların son bulması için Kızıltepe’de yürüyüşe katılan savaş mağduru Yaylalı, “Ölümü kutsayarak barışı getiremezsiniz. Bu nedenle barış için Halil Savda ile yürüyüşteyim.” diyor.

Cankız Çevik: Barış yürüyüşüne katılmaya nasıl karar verdiniz?


İbrahim Yaylalı:
Halil yola çıktıktan 1 hafta sonrasıydı. Deklarasyonu gördüm, Halil’le zaten daha önceden çeşitli platformlardan tanışıyorduk. O yüzden Halil’i arayıp, “Aşkolsun, yani bu sadece senin sorununmuş gibi tek başına yürüyorsun, ben geliyorum Karadeniz’den” dedim. Çünkü barış en az Kürt halkının olduğu kadar, belki daha da fazla, Türk halkının ihtiyacı. Çünkü biz Nusaybin’e ulaştığımızda, Nusaybin’den Fırat suyunun bu tarafına geçinceye kadar savaş sıcaklığı sürerken, bir çok cenazesi gelen aileyle karşılaşma imkanı bulduk. Aileler, daha cenazeleri dağdan taze gelmelerine rağmen; “Biz barış istiyoruz. Ne asker ölsün, ne de gerilla” diyebiliyorlar. Eğer Kürt halkı bunu söyleyebiliyorsa belli bir olgunluğa erişmiş demektedir. Barışın o taraftaki garantörlüğünü belli bir duruma kadar getirmiş demektir. O zaman asıl sorun savaşın diğer tarafında, bir çok mekanizmayla vicdanların üzerine örülmüş duvarları yıkmak gerekiyor. Savaşın bu taraftaki görünmemezliği, sanki Kürt insanı yokmuş, Kürt illerinde insanlar yaşamıyormuş, çatışmanın diğer tarafında insanlar hiç ölmüyormuş, orada hiçbir zaman baskı yokmuş, hiçbir zaman insanlar öldürülmemiş, hiçbir zaman tüm bir halk hedef alınmamış gibi geliştirilen savaşa bakış açısı değiştirilmeli. İşte bizim yürüyüşümüz belki buna biraz çare olur.

Ankara’dan beklentileriniz nedir?

Ankara’ya vardığımızda polis müdehale de edebilir. Ya da Suriye’ye savaş açtıkları için, yani bir de oradan pay kapmanın peşindeler, belki bunu görmezden de gelebilirler. Yani, “gelsinler de kendilerini ifade etsinler sonra da sessizce çekip gitsinler” diyerek tepkisiz kalabilirler, medyada yer bulmamasını sağlayabilirler.

Meclis konusunda da bize gruplardan çağrı gelirse gidilir fakat biz kendimiz gidip de herhangi bir talepte bulunmayacağız. Bununla ilgili talep gelirse, bunca yürüyüş bunu getirmişse ve bunun birikimi orada varsa onlar çağıracaklardır zaten. Belki BDP çağırabilir, yani diğer grupların, partilerin çağıracağını pek sanmıyorum.

Tabi ki barışın bizim yürüyüşümüzle, şu an geleceğine inanmıyoruz ama bu bir damladır. Çatışma ortamının bazen bazı şeyleri sıradanlaştırdığını görüyoruz, bizim kendi içimizde de böylesi bir durum yaşanıyor. Telaşımız bir takım tekerrürlerin, alışılmış ifade biçimlerinin dışına çıkmak. Belki halkları da bir telaş sarar ve üzerimizdeki o baskı aracını bir şekilde, hep beraber kırarız. Bugün bu yol ve yöntemlerle biz devam ettik ama bizim telaşımız sürekli. Barış gelene kadar mücadele devam edecek.

***


Esin Evindar Tayfur aslen Diyarbakırlı. Ailesi 53 yıl önce, pek çok Kürt ailesi gibi, göç etmek durumunda kalmış ve Adana’ya yerleşmiş. Bir gün internette “Barış Yürüyüşçüleri”ne dair gördüğü yazı ilgisini çekmiş ve özellikle grupta yalnızca Kürt değil, Türklerin de olması onu etkilemiş ve kendisinin de bu yürüyüşte bulunması gerektiğine karar vermiş.

Evindar Tayfur: Öncelikle Halil Savda’yı böyle bir şeyi başlattığı için kutlamak gerekiyor. Biz bu yürüyüşte üç, dört doğuluyuz. Bütün kesimlerin birleşmesi, bir mozaik haline gelmesi o kadar güzel bir şey ki. Ama etki tepkiyi yaratır derler ya, bazı yerlerde bizi durduran polisler, arkadaşlarımıza “Bunlar doğulu, siz ne arıyorsunuz burada?” gibi şeyler söylediler. Bu Osmaniye’de yaşandı, Tarsus, Pozantı’ya dek de bu tip söylemler oldu. Biz şunu göstermek istiyoruz; aslında biliyoruz ki bu sistem, yani hükümet, devlet ya da gizli devlet olsun farketmez, bizi duymayacak ama biz halkların birbirleriyle bir sorunu olmadığını göstermek için, bir umut olsun ve artık hiç bir gerilla annesi, asker ve polis annesi üzülmesin, insan ölümleri olmasın istiyoruz. Neticede her iki taraftan da bedeller ödeniyor ve artık bu bedellerin bir sonunun gelmesi gerekiyor.

Ben, Diyarbakır’ı ilk kez 11 yaşındayken gördüm. Çatışma ortamını, devlet baskılarını da ilk kez orada yaşadım. Bir çocuğun gidip yolda panzeri durdurarak beni gösterip “terör” demesini ve o panzerden inen timin keleş dediğimiz şeyi benim sırtıma dayayıp “dur” demesini, ki vur emri verildiği için eşekler bile vuruluyordu o dönemde, yaşadım. Helikopterlerin tüm gün anonslu bir şekilde tepemizde uçarak “Bir askerimize bir şey olursa Kulp bombalanacak” deyişlerini çok duyduk. Ama benim bedellerim olmasına rağmen, cenazelerimin yakılmasına rağmen ben bugün burada barış için yürüyorum. Ben Cumartesi annelerini ziyaret ettiğimde aralarında asker annelerini de görmek istiyorum. Nasıl bir gerilla annesi daha çocuğunun toprağı soğumadan sokaklara çıkıp “barış” diyebiliyorsa, bir asker ya da polis annesinin de bunu demesini istiyorum. Bir asker annesinin yüreği bir kez yanıyorsa gerilla annesinin iki defa yanıyor çünkü cenazelerini bile göremiyorlar, cenazeler paramparça edilmiş şekilde geliyor. Hak hukuk dediğimiz bir şeyi yaşamıyoruz biz bu ülkede.

Cankız Çevik: Ankara’dan beklentileriniz nedir?

İnsan Hakları Derneği (İHD), Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) ve Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) zaten yürüyüş başladığından beri destek sundular. Ben diğer düşüncelere sahip insanların da karşılamalarda olmasını çok istiyorum. Çünkü bugün basını takip ettiğin zaman barışı destekleyenler yine KESK, İHD, Eğitim-SEN, BDP gibi bu saydığım isimler. Ama ben bir MHP’linin, AKP’li ve CHP’linin de destek vermesini, bizimle olmasını çok istiyorum.



Yol boyunca bu grupların herhangi birinden destek gelmesi gibi sizi şaşırtan şeyler oldu mu?

Yani kimileri “Barış mı? Neyin barışı?” diye soruyorlar. Çok ilginç. Yani insanlar artık kendi dertlerinden mi olan biteni görmüyorlar, yoksa bu ülkede gerçekten savaş olmadığına mı inanıyorlar bilmiyorum. “Suriye için mi yürüyorsunuz?” diye soruyorlar. Biz artık ölümler dursun diye yürüyoruz çünkü biz etle tırnak olduk. Örneğin benim bir yengem var, yarın bir gün bu savaş tırmansa “Yenge, sen çık git buradan. Sen Türksün” diyemem ki, biz etle tırnak olmuşuz. Ateş düştüğü yeri yakar ama ben artık içi yanmayan insanların da destek vermesini istiyorum. Üst tabaka eğleniyor, geziyor ve bu ülkede Türklüğü, tek dil, tek ırkı savunanlar, bu milliyetçiliği yapanlar ben inanmıyorum ki Türk olsun. Çünkü bir Türk bunu yapamaz; Alevi Türkle evleniyor, Kürt Türkle evleniyor, et tırnağız biz.

Biz yola çıkarken siyasi fikirlerimizi, oy kullandığımız partilerimizi evlerimizde bıraktık. Amacımız sadece barış ve Ankara’daki süreç bunun için çok önemli çünkü biz meclisin önünden geçeceğiz. Siyasi partilerin bize kucak açacağına inanmıyorum ama inşallah bizi utandırırlar. Utandırmasalar da onların utanacak yüzleri olmadığı için karşımıza çıkamayacaklarına inanıyorum. Destek istiyoruz, başka hiç bir şey değil. O olduğu sürece barış geç de olsa olacak ama çok fazla bedeller ödenecek.

***

Barış Yürüyüşçüleri 20 Ekim Cumartesi günü saat 14:00’te Sakarya Caddesi’ne varacak. Yürüyüşçüler, barışa inanan herkesi bu buluşmayı güçlendirmeye çağırıyor.

Haber/Söyleşi: Cankız Çevik/Homo Insurrectus

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.