Görünenin Ardı Üzerine
![]() |
- RENGİN ARSLAN - |
Fakat dünya sisteminin dayattığı “gerçekleri” görmek ve sorgulamak, kendi gerçeğini yaratmak için olmazsa olmaz bir şart. Bunun içinse özellikle görmenin, göstermenin, gösterinin en yoğun yaşandığı çağımızda “gördüğüne/duyduğuna inanmamak” gerekiyor. Yanılsamanın kuyusundan çıkmanın sırrı burada yatıyor.
Feuerbach Hristiyanlığın Özü’nün ikinci baskısına şöyle yazmış: “Çağımızın tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze tercih ettiğine kuşku yoktur... Çağımız için kutsal olan tek şey yanılsama, kutsal olmayan tek şey ise hakikattir. Dahası hakikat azaldıkça ve yanılsama çoğaldıkça çağımızın gözünde kutsal olanın değeri artar. Öyle ki bu çağ açısından yanılsamanın had safhası, kutsal olanın da had safhasıdır.”
Feuerbach’ın 19. yüzyılda yazdıklarının geçerliliğini daha dün yazılmış gibi koruması, en az bir buçuk asırdır bu bağlamda hiçbir şeyin değişmediğinin kanıtı olsa da, değişmeyeceğine dair bir ispat olarak görülmemeli. Ancak çevremizi saran yanılsamaya ve onun köklerine bakmak için bir fırsat olacağı kesin.
Feuerbach’ın açtığı yoldan, yanılsamanın en üst düzeye ulaştığını düşündüğü o günden bu yana “gerçek olan” öyle çok değer kaybetti ki, Fransız düşünür Guy Debord’un bir cümlesi bugün “gerçeğin” durumunu daha net ortaya koyuyor: “Gerçek anlamda altüst edilmiş dünyada doğru, bir yanlışlık anıdır.”
Debord’un kast ettiği anlamıyla “yanlışlık” anları gittikçe azalırken, yanılsamalar hükmünü sürdürüyor ve iktidarların sürdürülebilirliklerinin teminatı olan “gerçeği bozma ve göstermeme” eylemi hız kesmeden devam ediyor. Fakat yine de gösterilmeyen gerçekler çok uzakta değil.
Üzerinden çok zaman geçmedi, bundan 8-9 gün önce KESK’in 4+4+4 yasasına karşı yürüyüşüne uygulanan “ileri” müdahale, öncesi, sonrasına dair görüntüler aksiyon sever medyanın ilgisini çekse de göz açıp kapayana kadar görünmez oldu. “Gösterenin” pervasızlığı öyle bir boyutta ki, “önde gelen” basın kuruluşlarından biri, polisin harp meydanına çevirdiği Ankara’dan yaptığı canlı yayını “bal” üzerine bir “gündemle” kesti.
Eskişehir’de göçük sonucu ölen işçiler gündem maddesi bile olamadı. Üstelik MMO’nun kayıtlarına göre 2011’de 79 kişi madenlerde hayatını kaybetti. Nasıl göçtü o madenler? Onlar göçerken, madenciler onların içinde ölürken bir iktidar nasıl göçmez?
Karasu Hidroelektrik Santralinin göletinde 5 işçi, kurtarılma girişiminde bile bulunulmadan öldü. Gazeteler hiç de bağırmadan, “bağıra bağıra öldü” dediler. Başlığı atarken içinden muhtemelen bağırmak bile geçmeyen yayın yönetmeninin “gösterme” derdine kurban gitti anıları, acıları, ölüm karşısındaki son dirençleri.
Bir ay önce Adana’da baraj inşaatında nasıl oluyorsa kapaklar patladı. 10 işçi, medyanın söylemesine göre “kayıplara” karıştı. Esenyurt’ta 11 işçi çadırlarında yanarak öldü. İşçi niye çadırda ölür? “Yaygın gösteri toplumu” bunu bir türlü soramadı. Soranlar gösterilmedi.
Daha iki gün önce Tuzla’da tersanede “patlama sonucu” 2 işçi öldü. Ama dile dikkat. Çünkü işçiler gemide yaşanan patlama sonucu değil bir “insan öğütme aracı” haline gelen kuralsızlıklar silsilesinin sonucunda öldü. Patlama bahane... Ne diyor Limter-İş Genel Başkanı Kanber Saygılı, “gaz sıkışmasının olduğu yerde sıcak çalışma yaptırılınca, patlamanın kaçınılmaz.”
Gösterilen şey, göçüktür, buzlu gölettir, çadırdır, patlamadır. Gösterilmeyen şey ise en temel hak olan yaşam hakkına rağmen sahalara sürülen işçiler, otopsi raporlarının ötesindeki “ölüm sebepleri”, yani bütün bu cinayetlere “kader” diyen katilleridir.
Peki bu ölümlerle birlikte aynı haftada tarihin sayfalarına “gösterilen” olarak hangi olaylar düşecek?
Sivil iktidarın yaptığı 24 Ocak ekonomik darbesi ve 12 Eylül askeri darbesinin yarattığı kara 80’in, elbirliğiyle absürt bir dava aracılığıyla “gerçeklikten koparılmasıdır.”
O gün yapılan darbelerin “ilkeleriyle ve uygulamalarıyla” asla ve kat’a çelişmeyen iktidarın kurduğu çadır tiyatrosunda bu kez adalet yanıyor. Üstelik adilane bir yargılamanın sınırlarını bile zorlayan eylemleriyle, pişkinliğinden hiç taviz vermeyen paşa babası paşaların açıklamalarıyla perçinleniyor bu zemin. Bir rivayete göre ne diyormuş paşa: “Allah canımı alsaydı da bu günleri görmeyeydim.” Açık söyleyeyim: Kimsenin ömrüyle bir alıp veremediğim yok. Pozantı Cezaevinde yaşananlar ortadayken, işçi ölümleri, protestolara müdahale biçimi, içişleri bakanının buyurmasıyla yakında ilaç niyetine de kullanabileceğimiz biber gazı daha ortalardayken 12 Eylül için tarih sayfalarını çevirmeye gerek yok. Bütün darbe çocukları yargılansın!
Bir yandan canlar giderken, yüzündeki sırıtmayı bile bozmayan muktedirler rahatça Şam’a doğru yol alıyorsa o teker dönüyor demektir.
arslan.rengin@gmail.com
twitter.com/RenginArslan
YORUM YAZIN