Suçun ve Özrün Sonsuzluğu
![]() |
| - TALİN SUCİYAN - |
Öncelikle, özür dilemek olanı olmamış yapmaz. Yani kimse özür diledi, pişmanlık ifade etti diye suçtan kurtulmaz, suçtan arınmaz. Hele de sözkonusu olan, soykırım gibi planlı, örgütlü bir insan topluluğunu yok etmeyi amaçlamış ve amacına ulaşmış suçlarsa. Özür, bir durumun geri döndürülememesinden duyulan nedamet ve bundan doğan sorumlulukla ilgilidir. Yani özür dileyen aslında, sonsuz bir yola çıkar, çünkü felaket sonsuzdur. İster Dersimlilerden, ister Ermenilerden, ister Süryanilerden, ister Rumlardan, ister sistematik işkence kurbanlarından, ister Alevilerden, ister Kürtlerden kimden isterseniz özür dileyin, usulünce dilenmiş özür bir son değil, inkarın toplumda ve devlette yeniden kök salmasını engellemek için çıkılan sonsuz bir yolun başlangıcıdır ancak. Çünkü, Türkiye bir daha asla, 1915 öncesindeki topluma sahip olmayacaktır. Almanya’nın bir daha asla Holokost’un yaşanmadığı bir Almanya olamayacağı gibi. Çünkü, Almanya’nın ve Yahudilerin katledildiği bugün Almanya dışında kalan her yerin her karışında Yahudilerin emeği ve canı vardır. Türkiye’nin her karışında 1915’de katledilen Ermenilerin, Süryanilerin emeği ve canı olduğu gibi. Özür bu sonsuz felaketin geri döndürülemezliğinin bilincinde olmakla ilgidir ve bu yüzden de sonsuz bir yolun başlangıcıdır. Yoksa, iki kelimeyle, muhalefetle kavga ederken, araya sıkıştırılan şey özür olmaz, Taner Akçam’ın dediği gibi ayıp olur!
Türkiye’de böyle suçlar söz konusu olduğunda hep inkâr mekanizması devreye girmiştir, onun için Erdoğan’ın sarfettiği iki kelime “önemli bir adım”, “bir dönüm noktası”, “bundan önce benzeri görülmemiş bir adım” olarak görülür. Bunları düşünenlerin ya da söyleyenlerin gözden kaçırdığı ise, bu tezahüratın bilfiil kendisinin inkârın ne kadar derin bir şekilde kurumsallaşmış ve normalleşmiş olduğunu kanıtladığıdır. Yıldırım Türker’in “O yüzler hâlâ gülüyor” yazısı aslında bu zulmü hatırlatır; çünkü inkâr zulümdür. Sorumluluğun inkârı mağdurların sürekli olarak mağduriyetlerinin katlanması demektir. Ermeni diyasporası bu yüzden Kılıçdaroğlu’nun aklına gelmiştir, çünkü aslında hem Kılıçdaroğlu’nun hem de Erdoğan’ın “zihin haritasına” kazınmış bir inkâr suçu vardır, ki bu inkâr her ikisinin de içinden geldiği ortak tarihtir. O yüzden, Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın Dersim’le ilgili sözleri üzerine, “Bu ülkenin Başbakan’ının zihin haritası Ermeni diyasporasının zihin haritasıyla aynıdır” diyerek en hassas yere dokunmuştur ve bu hassasiyet, Başbakan’da hiç zaman kaybetmeden “Beni Ermeni diyasporasına benzetenin alnını karışlarım” şeklinde karşılığını bulmuştur.
Bugün hâlâ bütün Anadolu’da gizli saklı da olsa Ermeninin yaşıyor olması bize tarihsel olarak birşeyi anlatıyor. Ermeniler soykırımdan (eğer soykırım hep yapıldığı gibi iki tarih arasına sıkıştırılabilecek bir şeyse) sonra da şu ya da bu şekilde yaşadıkları yerlerde kalmaya devam etmeye çalıştılar. Örneğin, 1965 nüfus sayımına göre anadili Ermenice olanlar Kastamonu’da 849, Bolu’da 488, Hatay’da 376, Sinop’ta 228, Sivas’ta 217, Amasya’da 216, Malatya’da 148, Diyarbakır’da 132, Yozgat’ta 118[1] kişiydi. Bugün ise buralarda Ermeni neredeyse yok. Ne Başbakan, ne de Kılıçdaroğlu, Ermenilerin bu şehirlerden neden İstanbul’a gelmek zorunda kaldıkları sorusunu sorma gereği duymuştur… Çünkü Cumhuriyetin, Anadolu’da kalmış tek tük Ermenilerin yakasını bırakmamış olmasından doğal birşey olamaz onlara göre. Bin bir türlü baskıyla, tehditle, iskân politikasıyla, ölülerinin üzerinde hayatlarını devam ettirmeye çalışan insanların yersiz yurtsuzlaştırmaya devam ettirilmesiyle, bugün İstanbul’da oluşmuş olan Ermeni toplumu bal gibi diyasporadır, Cumhuriyet’in inkâr politikasının yarattığı diyaspora*!
Bütün bunlar bir yana, bir hakaret, bir küfür olarak kullanılmaya devam eden “Ermeni diyasporası”na sahip çıkmak, koskoca ülkede yine Ermenilere kaldı. Çünkü Ermeni diyasporası sadece Kılıçdaroğlu ile Erdoğan’ın zihin haritasında kırmızıyla işaretli değil, bütün bir toplumun ve onun aydınlarının nezdinde de kırmızıyla işaretli. Hak arayan Ermeniler “suçludur, milliyetçidir, kin ve nefretle doludurlar.” Kılıçdaroğlu ve Erdoğan toplumun geniş kesimlerini de temsil eder. Bu ülkenin aydınları Ermeni diyasporasına ve onların hak taleplerine de sahip çıkabildiği oranda, özür dilemenin anlamını kendilerini yönetenlere öğretebilirler.
Çünkü, unutmamak gerekir ki, inkarı tek sahiplenen devlet değil, yüzyıla yakın zamandır toplumun geniş kesimleri ve aydınlarıdır. Hak talep edenlerin hangi duygulara sahip oldukları değil, hak taleplerinin meşruluğudur önemli olan.
Aradan geçen zaman hiçbir şeyi değiştirmez, çünkü gördüğümüz gibi, olanların üzerinden 73 ve 96 yıl geçmişken, geçmiş aslında hiç geçmemiştir.
[1] Peter Alford Andrews ve Rüdiger Benninghaus, Ethnic Groups in Republic of Turkey .Wiesbaden 1989
* İtiraz eden seslere ek: Diyaspora olmak durumu insanın yaşadığı devletin sınırları dışında olması değil, köklerinden zorla sökülmüş olmasıdır. Kendine memleket bildiği yerden başka bir yerde yaşamaya mecbur edilmiş insan diyasporadadır. Hagop Mntsuri’nin, Türkçe’ye de çevrilmiş (Silva Kuyumciyan tarafından) “İstanbul Anıları” kitabında, İstanbul’da rehin olduğunu yazması tam da bununla ilgidir. Ayrıca, devletlerin sınırları diyasporayı tanımlamak için tek kriter olamaz, çünkü sonuç olarak, devletin sınırları değişip durur. Herhalde Hatay örneği bunu açıklamaya yeter.
not: bu yazı azadalik.wordpress.com adresinden alınmıştır.

YORUM YAZIN