Header Ads

Edilen Söz, Gören Göz

- RENGİN ARSLAN -
Dünyanın her yanında aynıdır. İnsan yavrusu doğduktan sonra onu bekleyen iki zorlu aşamayla karşılaşır birkaç yıl içinde. Aşağı yukarı bir yılda yürümesi sonra da konuşması beklenir. İlk adımın nasıl atılacağı, ilk sözün ne olacağı önemlidir. Bu aşamalar iki şeye işaret eder: birincisi çocuğun “hareket” etmesine, ikincisi ise “söz söylemesi”ne. Ve hemen belirtmek gerek insanoğlunun sınırları sonsuzdur. Konuşmadan da söz söylenebilir, yürümeden de hareket edilebilir. Ve hatta hareket edemezken bile eyleme geçilebilir. Adı ister ülke, ister aşiret, ister asker, ister koca olsun, ezen her kimse ona karşı mücadele her koşulda sürdürülebilir, sürdürülmüştür de. Milyonlarca “günden” oluşan insanlık tarihinde aralıksız olarak sakatlanan insanlık onurunu hâlâ kaybetmemiş olmamız bu mücadelelerin sonucudur. 

“Ayinesi iştir insanın lafa bakılmaz” atasözü geçerliliğini, özellikle eylemlilik boyutunda taşımaya devam ederken, işi sadece “söz söylemek” olan kimi zevatı da ancak sözüyle değerlendirmek mümkün. Burada en ufak bir küçümseme veya alay olmadığını vurgulamak isterim. Çünkü bazı “sözler” eylemleri, hareketleri de tetikleyebilir. Hareket, değişimi zorunlu hale getirirken, “söz”, tarih yazımının en önemli parçası olarak değişimin aktarılmasının teminatı olarak varlığını korumaya devam eder. 

Fakat asıl dikkatimizi yöneltmemiz gereken yer “altın değerindeki” sözün, fütursuzca harcandığı, gerektirdiği bilinç düzeyinden yoksun kullanıldığı hallerdir. Pek çoklarına daha çocukken öğütlenen “konuşmadan önce iki kere düşün” lafı sözün bilinçle ve düşünmeyle bağını en iyi gösteren ifade belki de. Düşünülmeden, bir süzgeçten geçirilmeden sarf edilen sözleri önlemenin panzehiri adeta. Fakat iş yazıyla söz söylemeye gelince aşamalar çoğalır. Düşünmek için vakit vardır. Ve dahası geri dönülmez bir süreç olmaktan çok uzaktır. Yazarsınız, silersiniz, yeniden yazar, üzerine düşünür, bir daha silersiniz. Fakat sözünüzü, düşüncenizi artık “yaymaya”, yayımlamaya karar verdiğiniz anda süreç tamamlanmıştır. Okur süzgeçten geçirildiğini düşündüğü bir sözü okumaya başladığını düşünerek girişir bu işe. 

Okurları gazetecilik tarihinin en aymaz hallerinden birine maruz bırakan gazetenin genel yayın yönetmeni olan zatın, yayımladığı fotoğrafa gelen eleştirilerin ardından yazdığı yazısını bu beklentiyle elime aldım. Hareketini hararetle savunuşunu -kendisine dair kaybettiğim şaşkınlık refleksine rağmen- hayretle okudum. “Rahatsız oldunuz değil mi?” diye yazmış zafer kazanmış komutan edasıyla, sonsuz bir gururla. Sonra da “O fotoğrafı niye bastım biliyor musunuz? Bu tepkiler için. Sizin içinizi acıtmak için. Yüreğinizi dağlamak için. Kızmanız, köpürmeniz için” diye eklemiş.

 Gazetede yayımlanan fotoğrafı tartışmayacağım. 8 sütunluk “noktanın” ardına söyleyeceğimiz her şey, bunları söylemek zorunda kalmak utancını ağırlaştırıyor. Mesele Altaylı’nın gazeteyi kim için bastığıdır. Her yazının her gazetenin ulaşmak istediği bir kitle vardır ne de olsa. Zat’ın açıklamasından anladığıma göre o fotoğraf duyguları, aldıkları bilmem ne marka çantalara endeksli, akılları “Roof”larda olanlara yazılmıştır. Çünkü -çok şükür- hâlâ insanca yaşamanın hayalini kuran biz “sıradan” insanların yüreği zaten yangın yeri. Kimimiz 19 ay hapiste, kimimiz durmadan dayak yiyor yol ortasında, kimimiz tecavüzcüsüyle evlendiriliyor, kimimiz bir şehrin ileri gelenlerinin ve devlet erkânının tecavüzüne uğruyor. Kimi sistemli “tecavüzün bilincinde” yıkılıyor bir kalem. 

Altaylı, yediği tokadın şerriyle, oksijensiz ofisine kapatıcılarla kaplı bir yüzle giden “çalışan” kadınları görmüyorsa, kâkülünü “estetik kaygılardan öte” sebeplerle öne düşürmüşleri bilmiyorsa bundan kendisi mesuldür. Fakat ayırdında olmadığı mesuliyet duygusunun yokluğu nedeniyle şiddetin pornografisini şuursuzca savunabilmektedir. Bu, gözün görmemesinin verdiği rahatlıkla savunulan cehaletin en ağır sonuçlarından biridir. Hem o fotoğrafa maruz bırakılanlar hem de kim bilir hayatında kaç kez en korumasız yerinden bıçaklanmış kadınlar için ağır bir sonuçtur. Sözün sahibi kör bir gözün kötürüm bacaklarıyla yaşamaktadır ne yazık ki. Fakat “vicdanın” ayak seslerini duyurmak için çırpındığı topluluğun, halkın tamamı olduğunu düşünmek bambaşka bir hezeyan. 

Bütün bunların yanında söz konusu gazetenin “köşe” yazarı bir kadının ağzından dökülen eleştirileri “gazetemin.. gazetemin..” diye başlayarak dillendirmesi içler acısı bir durumdur. Onlarca yıl nice gazetelere emek vermiş, çay ocağının başında uyuyakalmış, sandalyelerde sabahlamış, kurşun harflerle sayfa dizmiş değme ustaların ağzından “gazetem” lafını duyamazsınız. Mülkiyet ilişkilerinin sınırlarını zorlayan bu sahiplenme neresinden baksanız sakattır. Holding medyasının esir aldığı zihinlerin en nadide örneklerden biridir. Çünkü 50 yıllık bir gazetecinin dediği gibi, “Gazete olsa olsa okurundur.”

Tüm bu “söz” söyleyenlerin arasında eylemenin bir aracı olan sözcükleri elinden alınanlar canımızdır. Unutmasınlar. Kapitalizm “erkek”tir. Hayalini kurduğumuz dünya ise “insan”. İşte o “insan”ın yaşamını ortadan öyle veya böyle kaldırmaya ant içmişlerin HES planlarına karşı mücadele eden ve birbirlerine “söz söylemeleri” yasaklanan dört ninemiz “yaşamayı” yasak edenlere karşı “insan yavrusuna” o ilk yıllarında öğrendiği ve bir daha asla unutmaması gereken şeyi hatırlatmaya devam ediyor: Konuşmayı ve yürümeyi.  

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.