Uğur Yücel: Bu Çağ Savaşlar ve Yıkımlar Çağı
Kars’ta bir pavyonda çalışan üç kız kardeşin, tren yolu işçisi Balabey’in ve onun sert ve acımasız kardeşinin hikâyesinde, deneyimli sinemacı Uğur Yücel kamerasını kadına karşı şiddete yöneltiyor. SOĞUK, karlar altından duyuruyor çığlığını.. Uğur Yücel son filmi 'Soğuk'u anlatıyor..
Hikâyeler, kelimeler, görüntüler zihninize beklenmedik anlarda düşebiliyor. Hayatımın Kadınısın hikâyesini bir gece yataktan kalkıp yazdığınızı anlatmışınız. Soğuk’un hikâyesi, ne zaman nerede geldi aklınıza?95 yılında Trabzon’a gitmiştim. Bir kafeteryada Olga ve Maşa isimli konsomatrisler çalışıyordu. “İrina da var mı?” dedim. “O en güzeli, geç gelir,” dediler. Sonra o da geldi. Çehov’un Üç Kızkardeş’i Trabzon’da vücutlarını satıyorlar dedim. Tiyatro okulunda Çehov’un eserleriyle tanışmak birden hayata başka soluk getirir. Ben de tutkunlarından biri oldum. Üç Kızkardeş’in isimlerini taşıyan konsomatris kızlar üzerinden düşünmeye başladım hikâyeyi. Kederliydi hissettiklerim. Çehov, eserini yazdığı zaman küçük burjuvaları dramatik bir geleceğin beklediğini hissettirir. Kız kardeşlerin yolculuğu Trabzon’da bitiyor gibi geldi aslında bana.
İlham aldığınız bu kızlarda, kurmacaya dahil olan başka gerçek hayat kesitleri de gözlemlemiş miydiniz?Kızların isim benzerliğinden başka bir şey yok. Senaryo kurmaca. Ancak benim bulunduğum gece Telefon Sveta dedikleri bir kadın para topluyordu. Müdavimler paranın sakat bir kız için toplandığını söylediler. Kızı Türk sevgilisi vurmuş ve felç kalmış kız. Gerçek en az film kadar ürkütücü.
İsimlerin yanı sıra, Çehov dünyasından, anlatı biçiminden de ilham aldığınızı düşünüyor musunuz?İlham alıyorum demek yakışıksız kaçar çünkü o büyük bir yazar. Hiçbir şey demeden bütün hayatın komik kederini hissettiren bir yazar. Tabii ki sözlerinizin kalabalığını ya da görüntü kirliliğini terbiye eder Çehov düşünmek. Ben kendi halimde her filmde ayrı bir anlatım biçimi arıyorum. Senaryo kendi doğurur bunu. Ancak bu film iklim ve coğrafya itibariyle Rus hissiyatı da taşıyor. Upuzun bitmeyen karlı ovalar… Ray üzerinde giden kamera. Durgunluk. Sessizliğin içinden birden büyük bir gürültüyle geçen trenle hareketlenen görüntü… Uzun, tek planlar. Kızların kendi aralarındaki sahneler. Özellikle İrina’nın rüyasını anlattığı sahne Üç Kızkardeş oyunuyla iç içedir. Çehov’da anın içindeki büyük sessizlikler sizi mıhlar. Martı oyununda Trigorin ile Nina’nın karşılaştıkları an “Sessizlik!” yazmıştır Çehov. Salondaki davetlilerin hepsi heykel gibi kalakalırlar. Doktor Sergiyeviç Dorn’un sesi bozar bu uzun sessizliği, “Şeytan Geçti!”
Peki, Soğuk’un ilk filminiz Yazı Tura ile nasıl bir bağlantısı var? Yazı Tura hikâyelerinden biri mi olacaktı?Evet, Yazı-Tura dört hikâyeydi. Böylelikle üçü çekildi. Biri kaldı. Bakalım ona ne zaman sıra gelecek!
Neden o zaman senaryolaşmamıştı hikâye?Senaryosu yazılmıştı. Hatta bu senaryo birkaç kere yazıldı. Hem de değişik yorumlarla. Ama en son Kars’ta şekillendi. Hepsinin ortak özelliği Güneydoğu’da savaşmış dört askerin, geri döndüğünde yaşadıkları sivil hayatları. Hepsi hasarlı dönüyor ve kendilerinin ve başkalarının hayatlarını karartıyorlar. Bu filmde, Rıfat Şungar’ın oynadığı karakter Yazı-Tura’nın dördüncü askerinden biriydi.
Kars, çoğu sinemacımızın uğradığı bir durak. Sizin için Kars ne ifade ediyor? Başka bir şehir de olabilir miydi, neden hikâyeyi Kars’a taşıdınız?2000’de Doğu ve Güneydoğu Anadolu turnesi yaptım. Turnem Van’da başlayacaktı. Kars’a kadar trenle gittim. O turnede yollarda hep Yazı- Tura hikâyelerini senaryolaştırdım. Doğu Ekspresinde bu senaryoyu bitirmeye çalışıyordum. Kars’a geldiğimde de… Turne Adana’da bitti. Ama aklım Kars’ta kaldı. Çok beğendim şehri. Sonra bir kaç kez daha gittim. Gezici festivalle gittiğimde iyice havaya girip senaryoyu oraya uyarlamaya karar verdim. Kars’ta evlerin arka bahçelerine “hayat “ diyorlar. Bir Rus kadına ait olan harabe haldeki evin hayatında kala kaldım. Ve geceleri Rus kadının hayaletinin dolandığını düşündüm bütün arka bahçelerde. Sürekli kar altında olması ve uçsuz bucaksız karlı ovaları yarıp geçen trenleri de düşününce mekân kesinleşti.
Trenler, kar, kızaklar… Sanki bir başka zamanın görüntüleri gibi. Zaman dışı olma halini seviyor musunuz?Tam da öyle düşünmüştüm. Hatta Kars adı bile geçmiyor. Bir tane tabela yok. Plakadan başka hiç bir şey Kars’ı işaret etmiyor. Zaman, mekân belirsizliği ve sahiden bilmediğim dünyalar üzerine yazmak en maceralı olanı. Bir de ülke dışı durumlar var. Berlin’de bir seyirci filmden sonra anlamadığım dilde bir şey söyledi. Gürcüceymiş. Gürcistanlı. “Çok beğendim filmi ama bu filmin müziği de ruhu da Gürcü” dedi. Beni sınadı Gürcüce biliyor muyum diye. “Düğün de ispatı,” dedi. “Müzik de dans da her şeyiyle Gürcü düğünü. Türkçe bir Gürcü filmi bu,” dedi.
Diğer yandan da çok “bu zamana” ait bir hikâye anlatıyorsunuz. Doğuda süren ataerkil düzenin yanı sıra Türkiye’ye gelen ve hayat kadını olarak hayatını sürdürmek zorunda kalan kadınlarla…Duyduğum acılar yazdırıyor bana bunları. Bundan iyi hikâye çıkar diye bakmıyorum fikirlerime. Yaşadığımız ve henüz başında olduğumuz çağ kıyımlar, savaşlar çağı. Yüz karası bir tarihçe bütün dünyada. Bu zamanın cinayet şebekeleri öyle eski zamanlardan gelen bir kurgu ki. Kadınların göründüğü yer ise buzdağının suyun altındaki yüzü.
İki erkek kardeşin öyküsünü, duygusu zıt sahneleri kurguda birbirine çok benzeterek paralel bir şekilde anlatıyorsunuz. Bu iki erkeğin, birbirine bu kadar tezat oluşunu vurgulamak neden sizin için bu kadar önemliydi?Biri hayvan. Öyle yaşıyor. Her gün karlı ovalarda vahşi çığlıkların içinde yürüyor. Diğeri akıllı, acımasız, bencil bir insan. Egemen ruh! İnsana kötülük yapabiliyor. Ama vahşi hayvanı ürkütürsen, ya da yaralarsan seni parçalar.
İki erkek kardeş merkezde olmasına rağmen kadınların yaşadığı trajediyi ve Karslı kadının da yabancı kadının da erkek şiddetinin kurbanı olmalarını anlatıyorsunuz. Bu anlamda da bir parelilik kurmuşsunuz. Bu film için kadın meselesine eğildiğiniz film diyebilir misiniz?Şimdiye kadar gösterim sonlarında sizin gördüğünüz gibi tanımlandı bu film. Trajik bir durumda kadınlar. Buna karşın erkeklerin cinayet işlemek konusunda asırlardır gelen tereddütsüz bir uzlaşmaları var. Yazı Tura ötekilerin, itilmişlerin, yok sayılmışların trajedileridir. Bu filmin ötekileri kadınlar. Üç Kızkardeş’den yola çıkılmış bir film, kadın meselesine eğilmekten öte doğrudan meselenin içine düşüyor zaten.
Ünlü oyuncuların yanı sıra daha önce bir sinema filminde izlemediğimiz Cenk Medet Alibeyoğlu başrolde. Onla nasıl tanıştınız, kasta hemen karar verdiniz mi? Nasıl bir süreç geçirdiniz?Cenk, eski Kars Belediye Başkanın kardeşi. Naif Alibeyoğlu çok sanatsever biridir. Kardeşleri de her yere koşturuyorlardı Gezici Festival’de. Aslında Cenk’i ilk Alacakaranlık’ta oynattım Kars çekimlerinde. Rolünü hiç beğenmemişti. Bu filmde bir oyuncum rahatsızlandı. Aniden birkaç saat içinde deneme çekimleri yaptım. Ne istesem alıyorum adamdan. Cenk’i oynatmaya karar verdim. Zaten İstanbul’da istediğim oyuncuyu bulamazsam Cenk’i yazmıştım aklıma. Çok yoğun provalarla hazırlandı filme. Bence iyi de oldu.
Profesyonel bir oyuncu olarak yönetmen koltuğundan bakınca dahi oyuncuların ne hissettiğini, oyuncu yönetimi için neye ihtiyacı olduğunu kolaylıkla sezebiliyorsunuz sanırım. Profesyonel olmayan oyuncularla çalışmayı tercih edecek misiniz yine?Oyuncu olduğum için onlar sırtlarını rahatça dayadıkları biri olduğunu hissediyorlar kamera arkasında. Benimle çalışırken konforlu hissediyorlar kendilerini. Genel olarak yönetmenlerin fikri yoktur oyunculuk konusunda. Gözünüze ışık tutulmuş gibi şuursuzlaştırırlar sizi. Amatör oyuncularla çok çalıştım. Çoğu zaman tercih ederim bunu. Tedaviye ihtiyaçları yoktur çünkü.
Oyunculuğunuzun ister istemez yönetmenliğinizi etkilediği gibi sizce öykü kitabınız Yağmur Kesiği de sinema senaryolarınızı etkileyecek mi? Bazı hikâyeleri senaryoya taşımak, daha şiirsel görsel bir dil yakalamak, belki de diyaloglardan daha çok kaçınmak gibi?Geçen gün oğlumla sinema konuşup dertleşiyorduk… Benim asistanlığımı yaptı Ejder Kapanı’nda da. Birlikte çalışıyoruz. Biraz daha gündelik olandan kaçmak istediğimi söyledim yeni filmlerde. “İyice kendime doğru kopayım,” dedim. Gülümsedi. Benim, hep bulduğum bir anlatımdan ya da olduğum yerden memnun olmayıp amansız dehlizlere dalmamla dalgasını geçti. “Senin gibi kaç tane insan var bu memleketin her yerinden hikâyeler yazıp çekebilecek bilmem ki? Tam da oraların hissini ortaya koyarak! Niye fantastik hayallerine, soyutlamalara gidiyorsun ki onları öykü olarak yazıyorsun zaten,” dedi. Arkadaşlarım da öyle diyorlar. Yeni çalıştığım senaryo tam bu topraktan geliyor. Yine kaçamadık hayattan…
Eğer bu film kitabınızdaki öykülerden biri olsaydı, nasıl başlardı?“Büyük sessizlik! Bembeyaz bir boşluk. Bakıyorsun karlı ovalara. Hayat durmuş. Sadece vahşi hayvan sesleri, ıslık gibi ayaz. Bir nefes duyuyorsun ensenden hırıltılı. Arkanı dönerken suratın koca bir ayı pençesiyle parçalanıyor. Tren raylarına düşüyorsun… Sireniyle çığlıklar atarak üzerine geliyor Doğu Ekspresi. Sırtlanlar kahkaha atıyor uzak tepelerde. Ne işin var karlı ovalarda a cacık?” Yaz abi diyorsun, eski dilekçeciler gibi dökülüyor daktiloya değil mi?
Sırada nasıl bir film var?Sırada yine becermem gereken hayat var. Bir filmde oynayacağım. Bir de dizi. Filmlerimse masa üstünde duruyor. Ama bir umut var. Hepsi birden olacak gibi.
İstanbul Film Festivali’nde ikinci kez ulusal yarışmada yer alıyorsunuz. Neler hissediyorsunuz?Bilmem, ne hissedeyim! Bu aralar öyle kaçağım ki! Hiçbir zaviyede duramıyorum. Hem gösterimden hem de kapanış töreninden kaçmayı planlıyorum. Her seferinde yakalanıyorum. Dağlara kapanasım var. Şaka bir yana, bundan sonra sunum ve soru cevap da yapmak istemiyorum yeni filmlerde. Bunlar kişisel sıkıntılarım. Öte yandan İstanbul Film Festivali, bu ülkenin en değerli, en seçkin etkinliği bence. Seyirci olarak tabii ki!
İlk kez festivalde izleyip de hâlâ unutamadığınız bir film?Emek ve İstanbul Film Festivali o kadar iç içeydi ki. Sanki festivali yerinden etmişler gibi geliyor. Çok film seyrettim Emek’te ama Andrei Rublev, İrlandalı Kız, Tommy, Amerika Amerika, 2001 hemen aklıma gelenler.
Emek ve Emek eylemlerine dair neler düşündünüz, neler hissetiniz?Mezun olduğum okul yıkılıyormuş gibi üzüntülüyüm. Doğup büyüdüğüm ev ya da… Sanata uzak insanların his dünyaları o kadar soğuktur ki… Hiç bir şeye taa yürekten yanmazlar. O sinemaseverler, sinefiller ve sinemacılar sadece yürüyerek sinemalarının sokağına girecekler. Bağırarak protesto edip, evlerine dağılacaklar. O kadar! Gırtlağını sıktığınız adamların üzerinde patlayıcı madde filan da yok. Sadece seyrediyor, izliyor, yazıyor, oynuyor, hayatı güzelleştirmeye çalışıyorlar. Yazıklar olsun bu zulmü icat edenlere.
Röportaj: Ceyda Aşar


YORUM YAZIN