Header Ads

KCK Basın Davası'nda Hukuk İşlemiyor!


- NEBAHAT KÜBRA AKALIN -

Silivri yerleşkesinde KCK Basın Davası olarak bilinen ve yaptıkları haberler suç sayıldığı için yargılanan 34’ü tutuklu 44 gazetecinin duruşmasına 12 Kasım Pazartesi günü devam edildi. Duruşma 12 Eylül 2012’de olduğu gibi daha başlamadan bitti. Davaya yarın da devam edilecek.

Bulunduğu konum ve mimarisi itibariyle tecridi andıran Silivri Cezaevi Yerleşkesi’nde neredeyse ince aramadan geçerek duruşma salonuna varabilirsiniz. Üzerinizdeki şarj aletinden ses kayıt cihazına kadar elektronik neyiniz varsa jandarmaya ‘emanet’ ettikten sonra duruşma salonunda basın, avukat ve izleyicilerden hangisiyseniz ona göre yerinizi alırsınız.

Ve tiyatro başlar…


“İÇERİDE GÖRÜŞ ALANI ÖYLE DAR Kİ, UZAĞI GÖREMİYORUM” 
52 gündür açlık grevinde olan Ayşe Oyman, Fatma Koçak, Mehmet Emin Yıldırım, Selahattin Aslan ve onlara sonradan katılan 30 tutuklu gazetecinin duruşma salonuna getirilmesinin ardından (renkleri soluk ve yorgun görünseler de umutsuz ve dirençsiz görünmüyorlar) mahkeme heyeti gelene kadar salonda uzaktan selamlaşmalar yaşanıyor.

Tutuklu gazetecilerin yakınları açlık grevinde olan çocuklarının nasıl olduğunu anlamaya çalışırken yine Zerya’nın salona getirilmesiyle gözler İso’ya dönüyor. İsmail Yıldız ne yapacağını bilemiyor, kenardan kızına bakıyor yalnızca. Avukatlardan biri Zerya’yı kucaklayıp babasına getirmek istiyor ama jandarmadan geçit yok.

Silivri’deki duruşma salonunun geniş olması yani arada uzun bir mesafe olması zaten gözleri sağlıklı olmayan biri için sıkıntılıyken el salladığı kişiyi göremeyen tutuklu gazeteci Zeynep Kuray bu durumu şöyle ifade ediyor; “İçeride görüş alanım öyle kısıtlı ki tabii burası geniş geldi, görmem zorlaşıyor.”

Heyetin salona gelmesiyle herkes yavaş yavaş koltuklarına yerleşiyor ve yoklama başlıyor. Geçen duruşmalara konuşturulmayan tutuklu gazetecilerin bir kısmı, bu duruşmada ikametgâh adreslerinin sorulması üzerine “Ez verger dixvazım (Tercüme istiyorum)” yanıtı veriyor ancak bu yanıtlar tutanaklara “… adresine kayıtlı” şeklinde geçiyor.


AÇLIK GREVLERİ NE ZAMAN KONUMUZ OLACAK?

Avukatların kimlik tespitine sırasında ise Mahkeme Başkanı Ali Alçık, Basın Konseyi Başkanı Orhan Birgit, Basın Konseyi Yüksek Kurulu üyesi avukat Turgut Kazan ve Avukat Aslı Kazan’a müdafi değillerse izleyici kısmına geçmelerini söylüyor. Ancak daha itiraz etmeye vakit bulunamadan hâkim ‘askerler yardımcı olun’ diyor. Turgut Kazan “Daha kaç asker gelecek” diyerek itirazını ifade ederken hâkimden gelen yanıt ise “Sulandırmayın” oluyor.

Yoklama ve kimlik tespitinin ardından ‘başlayan’ duruşmada açlık grevlerine dair söz almak isteyen gazeteci Kenan Kırkaya’ya hâkimin yanıtı net: “Açlık grevleri konumuz değil, söz hakkı vermiyorum.” Kırkaya’nın ısrarı ve avukatların itirazı üzerine, hâkim ‘jandarmalar, çıkarın’ diyerek, Kırkaya’yı salondan çıkarmak istiyor. Bunun üzerine tutuklu gazeteciler duruma itiraz ederek salonu terk ediyor ve tiyatroya 15 dakika ara.


SÖZ HAKKI YOK!

Ara sırasında avukatların açlık grevinde olan tutuklulara getirdikleri su ve meyve suyunun mahkeme başkanının emriyle verilmediğini öğreniyoruz. Oysa ne zararı olabilir ki?

Neden suya dahi izin verilmediğini konuşurken duruşma salonuna sadece basının ve avukatların alınacağının haberi geliyor. Daha yerlerimize geçmeden avukatların “Seyircisiz, sanıksız iddianame mi okunur? Açlık grevindeler, böyle davranamazsınız” itirazları üzerine, mahkeme başkanı “Söz talep hakkı Çağlayan’da verdik, vermiyoruz. İddianame okunacak” diyerek 15 dakikalık bir ara daha veriliyor. 

Aranın ardından salonda avukatlar ve basın var. Mahkeme Başkanı gönderdiği jandarma aracılığıyla salonun boşaltılmasını istiyor. Avukatlar ve basın kararlı duruşma salonundan ayrılmıyorlar. Jandarma birkaç kere gelip gidiyor, avukatların “Çıkmazsak ne olacak?” sorusuna “Görürsün” yanıtı verebilecek kadar iddialılar. Avukatlar görmek istiyor; ne olacak? Bir süre bekleniyor ve mahkeme başkanı salona geri dönüyor.

Avukat Ercan Kanar, bütün avukatlar adına söz alarak şunları söylüyor ve Çağdaş Ulus’un avukatları dışındaki bütün avukatlar salonu terk ediyor: “Yargı otoritesini inzibati tedbirlerle, silahların gölgesinde sağlayamaz. Dürüst, hakkaniyetli kararla sağlanır. Tutuklular açlık grevlerinin nedenlerini anlatmak istediler, tahammül edemediniz. Jandarmanın baskısını üzerimizde hissettirerek duruşma yapıyorsunuz, sıkıyönetim mahkemeleri bile açlık grevlerini sabırla dinlemiştir. Avukatsız, sanıksız yargılama olmaz. Savunmanın, sanıkların haklarını çiğnetmeyiz. 12 Eylül faşizmi dahi bizi korkutamadı. Yasama organının kayıtsızlığını ve yargının tavrını protesto ediyoruz.” 


İDDİANAMEYİ DUVARLAR DİNLEDİ

Avukatların ardından basın da salondan ayrılmaya karar veriyor. Salonda yalnızca bir önceki duruşmada tahliye edilen Çağdaş Ulus ve avukatları Serkan Güner ve Hüseyin Ersöz kalıyor. Bir de durumu anlayamayan yabancı heyetler...

Daha sonra twitterdan gelen tepkiler üzerine olacak ki Ersöz, şunları ifade ediyor: “KCK-Basın Davası'nda Çağdaş Ulus müdafi olarak duruşmayı terk etmedim. Bu yaşanan hukuksuzluğu onayladığım anlamına gelmez. Duruşmayı terk etmememiz politik bir duruş değildir. Profesyonel avukatlık mesleğinin gereğidir.”

Peki, bu dava da aynı Ergenekon ve Balyoz davası gibi siyasi değil midir? Hüseyin Ersöz yeri geldiğinde hukuksuzluktan yakınırken ve salonu terk ederken orada profesyonel avukatlık mesleğini yapmıyor mudur?


“HABER YAZIN!”

Salondan ayrılırken iddianame boş salona ve duvarlara okunmaya devam ediyordu. Kısacası bugünlük tiyatro az izleyicili, bol perdeli olmuş ve son bulmuştu.

Vicdanında azıcık karıncalanma hisseden herkes bu duruşmayı izlemeli…

İzlemeli ve bir mecra bulup bugün bizimle her konuşma şansı bulduğunda ifade etmekten yorulmayan Zeynep Kuray’ın da dediği gibi; “Bunları yazmalı… yazın! Haber yazın!.”



Nebahat Kübra Akalın

(foto: arşiv)

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.