Header Ads

Balyoz Davası Üzerine Düşünceler

- GÖKSEL ARSLAN -
Balyoz davası olarak bilinen 362 sanıklı dava açıldıktan yaklaşık 18 ay sonra alışılmadık hızla sonuçlandı ve Özel Yetkili İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından hüküm açıklandı.

Buna göre “Türkiye Cumhuriyeti İcra vekili heyetini cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etmeye teşebbüs eden” Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Halil İbrahim Fırtına, Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek ve 1. Ordu Komutanlarından emekli Orgeneral Çetin Doğan ve Ergin Saygun 20 yıl hapis cezası diğer sanıklara ise 15 ila 18 yıl arasında hapis cezaları verildi.

Verilen hüküm kapsam itibariyle Türkiye ve hukuk tarihi açısından bir ilkti şüphesiz fakat 362 sanıklı dosyanın 18 ay gibi bir sürede bitirilmesi de bir ilkti. Anlaşıldı ki sanıkların sorgularından sonra gelen delillerin tartışılması safhası atlanmış ve doğrudan esas hakkında mütalaa verilerek son savunma safhasına geçilmişti. Daha da tuhafı savcının esasa ilişkin mütalaası henüz sanıklardan Ergin Saygun’un sorgusu tamamlanmadan hazırlanmıştı.

Yargılama sırasında başka tuhaflıklarda yaşanmıştı. Açıkça kanuna aykırılık oluşturan bu tuhaflıklar devamlı mahkemenin takdiri olarak gerekçelendirildi. Fakat yürürlükteki hukuka göre mahkemenin takdiri denen bir gerekçe yoktu.

Örnek olsun darbeyi önlediği söylenen dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman ve Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök sanıkların ısrarlı taleplerine rağmen tanık olarak dinlenmedi. Oysa yapılan açıklamalara göre davanın bir numaralı tanıklarıydılar ve heyet karşısında verecekleri ifadeler birinci dereceden delil olabilirdi. İfade vermek üzere duruşmaya çağırılmadılar. Gerekçe ise mahkeme böyle takdir etmişti. Halbuki yürürlükteki hukuka göre mahkeme ancak iki halde tanıkları dinlemeyebilirdi. Hallerden biri tanıkların davanın esasıyla alakası olmayan kişilerden olması diğeri ise sanıklar tarafından açıkça davanın uzatılması yani hakkın kötüye kullanılması sebebiyle dinletilmek istenmesiydi. Burada bu iki halde yoktu.

Diğer yandan iddianameye ve hükme esas teşkil eden iki CD’nin suçlama tarihinden çok sonra üretildiği birçok üniversite ve teknik inceleme yapan bilirkişi-kurum tarafından tespit edildi. Fakat mahkeme bu raporları dikkate almadı. Gerekçe yine mahkemenin takdiriydi. Oysa bilirkişi raporları ancak incelemeyi yapan kurum ya da uzmanların alanında yetersiz olmaları kanaati var ise dikkate alınmayabilirdi. Raporlar ise alanında dünyanın önde gelen kurumları tarafından verilmişti. Şüphesiz mahkemenin o bilirkişi raporları doğrultusunda karar vermek mecburiyeti yoktu fakat yürürlükte ki hukuka göre dikkate alma mecburiyeti vardı.

Delillerin esası etkileyecek derecede önemli kısmı adli emanete kaldırıldı ve sanık avukatlarının incelemesine mahkeme tarafından yasak getirildi. Bu tuhaflığın da gerekçesi mahkemenin takdiriydi. Mahkeme böyle takdir etmişti fakat bu takdir de diğerleri gibi açıkça yürürlükteki hukuka aykırıydı. Duruşmalar safhasında sanık avukatları dosyada bulunan bütün belgeleri inceleyebilir hatta birer kopyasını alabilirdi. Ancak çok istisnai durumlarda kimi belgelerin incelenmesine kısıtlama getirilebilirdi fakat burada kanunda sayılan hiçbir istisnai gerekçe gösterilmemiş, mahkemenin takdiri denmişti.

Kanuna aykırı bu tuhaflıklar neden yapılmıştı?

Şüphesiz Özel Yetkili Mahkeme’lerin yargı pratiği ve üretilen kararların bu tür sayısız kanuna aykırı tuhaflığa dayandığını biliyoruz. Ancak siyasi tarihe ve geleceği etkisi oldukça önemli olabilecek darbe girişimi iddiasıyla yapılan bu yargılamada girişimi açıkça ortaya koymayı sağlayan birinci dereceden tanıklar neden dinlenmiyor, deliller açıkça tartışılmıyor, darbe girişimini gözle görülür hale getirme imkanı varken neden yapılmıyordu? Bütün ilişki ağını çözme ve ispatlama imkanı varken mahkeme neden gerçek maddi vakıayı ortaya koymuyor ve hükmünü varsayımlar, hukuka aykırı tuhaflıklar üzerine kuruyordu?

Nedeni karar açıklandıktan hemen sonra ortaya çıktı. Mahkemenin darbe girişimini yargılama, ilişkileri ortaya çıkarma gibi bir niyeti yoktu. Varsayılan darbe girişiminin üstünden atlanmış, toz duman bulutu içinde ne olduğunun anlaşılmasına imkan verilmeden sanıkların cezalarına odaklanılmıştı. Yargılama sonunda mahkemenin tuhaflıkları sonucu darbe girişimi olup olmadığı anlaşılamamıştı fakat karardan sonra yargılamanın ne için yapıldığı anlaşılmıştı. Bütün bu hukuka aykırı tuhaflıklar mahkemenin iddianamede belirtilen darbe girişimi gibi bir fiili yargılamadığını gösterdi. Verilen cezalar kapsamlı bir siyasal projenin alt başlıklarından biri gibi duruyordu.

Zira Özel Yetkili 10. Ağır Ceza Mahkemesinin kararı manşetlerde “Yaşasın Demokrasi”, “Militarist Vesayet Dönemi Sona Erdi”, “Darbeye Teşebbüs Çok Daha Zor” gibi başlıklarla yer aldı. Darbe girişimi olup olmadığı anlaşılamamıştı fakat kimilerine göre, “Demokrasi ve hukuk tarihimiz açısından bir dönüm noktasıydı”. “Bir hukuk devrimi” yaşanıyordu. “Türkiye'nin son 10 yılda yaşadığı en önemli dönüşüm devlet aygıtının askeri etkiden arındırılması ve sivilleşme ise, Balyoz davası bu dönüşümün taşıyıcıların dan”dı. Kararla birlikte artık militarist askeri vesayet bitmiş, hukuk devrimi yapılmış, demokrasi çağı başlamıştı.

Peki, gerçekten öyle mi?

Özel Yetkili Mahkeme aygıtıyla hukuk devrimi yapılabilir çok daha önemlisi askeri etkiden arınıp militarizmden sivilleşmeye geçilebilir miydi?

Bir an için manşetlerin şehvetine kapılıp soruya olumlu cevap verelim ve Özel Yetkili Mahkemelerin taşıyıcılığında nasıl bir “sivilleşme”ye geçildiğine bakalım. KCK davalarından yaklaşık 8 bin kişi tutuklu. Öğrenci davalarından 2500 üniversiteli tutuklu. Mesleklerinden dolayı 100’ü aşkın gazeteci tutuklu. Dernek, kültür, sanat faaliyetleri sebebiyle Özel Yetkili Mahkeme’lerde açılmış yüzlerce dava sürmekte. Bunlarla beraber Roboski Katliamında hesap sorulabilecek ne tek bir iktidar yetkilisi ne de askeri bir bürokrat bulunamamakta. Antakya’da birkaç gün önce on bine yakın kişinin katılımıyla haykırılan barış çığlığına iktidar düşmanca saldırmakta. Görevleri sırasında açıkça adam öldürme suçu işleyen güvenlik görevlileri aramızda dolaşmakta. Tüm bunlar olurken 12 Eylül Darbesini yapan lanetli cuntanın bir numarası Evren yargılama komedyasının sürdüğü duruşma salonuna dahi getirilmemekte.

İşte geçilen “sivilleşme” buydu.

Balyoz davası şüphesiz tarihi önemi olan davalardan. Bu önem ne yazık ki darbe girişimini yargılamaktan dolayı değil. Öyle bir şey yapılmadığını en azından şimdilik biliyoruz. Davanın iktidar tarafından sahiplenilen tarihi önemi şuralarda saklı sanki. Kararla birlikte bir bütün oluşturan “yeni sivil bir dönem başladı militarizm bitti” tezinin büyük bir propagandayla hayata geçirilmesinde, geniş kalabalıklara kabul ettirilmesinde araç olmasında. Sistemin artık alı pulu dökülmüş geniş kesimlerin nezdinde sürdürülemez militarist niteliğinin restorasyona tabi tutularak sivilleştik masalıyla daha yetkin hale getirilmesinde. Militarizmin yalnızca askerin topu, tüfeğine indirgenmesinde, polisin halka karşı kullandığı copu, tabancası, tüfeğinin gözlerden saklanmasında. Keza militarizmin asli yürütücü kurumlarından olan Özel Yetkili Mahkemeleri ve devamı Bölge Terör Mahkemelerini meşru gösterme çabasında.

Aslında Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve devamı Özel Yetkili Mahkeme’lerin 30 yıllık yargılama pratiğine baktığımızda militarist müesses nizamın vurucu aygıtlarından biri olduğunu anlarız. Darbeleri veya girişimleri yargılamasındaki imkansızlığı, anti-militarist zihniyetin kapısından bile içeri giremeyeceğini, sivilleşmenin anti tezi olduğunu anlarız. Dolayısıyla yeni bir dönemin taşıyıcısı olma hali ile de net bir paradoks oluşturduğunu görürüz. 12 Eylül darbesiyle yeniden inşa edilen müesses nizamın asli ve stratejik aygıtlarından olan bu mahkemeler cunta günlerinde neşv ü nema bulmuştu. O yıllarda büyüdü, olgunlaştı, gelişti. İdeolojik gıdasını cunta yıllarında aldı ve bugünlerde ustalık dönemine erişti. Kurulduğu günden bu yana darbe karşıtı mücadele edenleri o tuhaf usullerle yargıladı ve akıl dışı cezalara hükmetti. 12 Eylül cuntası döneminde getirilen kurumları savunan binlerce karar verdi. Şimdi bu mahkemeler mi darbeleri yargılayacak? Özel Yetkili Mahkemeler sivilleşmenin taşıyıcısı oldu, militarizmden demokrasiye geçtik, hukuk devrimi oldu diyen zevat hiç olmazsa biraz zaman ayırıp bu mahkemelerin kararlarını çalışmalı. Bu kararların neyin taşıyıcısı olduğunu anlayabilmenin başka yolu yok çünkü. Ha siyasal meşrebince salla gitsin minvalinde yazılar yazmakta bir yol tabi. Müstehzi gülümsemelere yol açsa da bir yol.

Balyoz davası kararına dönersek Özel Yetkili Mahkeme (DGM) savcı ve hakimleriyle duruşmalarda mesai yapanlar şunu bilir. Balyoz her şeyin davası olabilir, bir tek darbeleri yargılama davası olamaz. Nitekim kararı meşru görenler ve görmeyenlerin ortak noktası sayılabilecek sanıklara verilen cezalara odaklanma hali de davanın darbe girişimi davasından çok başka bir halin davası olduğunu göstermekte. Her iki cenahın darbe girişiminden çok “yeni dönem” masalı anlatması davanın siyasal formasyonu nu zımni de olsa açık eder nitelikte. Mahkemenin aklın alamayacağı kadar tuhaf uygulamaları varsayılan darbe girişimini aydınlatmak yerine hukukun karanlık labirentlerinde gözden kaybetmek, tartışmaların içinde boğmak niyetini düşündürtüyor. Zira Özel Yetkili Mahkeme yargılamalarında ne olduğu değil ne olması gerektiği veya maslahatı ifa önemli. Gazete manşetlerine bakarsak maslahat hasıl oldu. Başka deyişle Özel Yetkili Mahkemeler aracılığıyla “demokrasi geldi”,”hukuk devrimi oldu”, “askeri vesayet , militarizm bitti”. Ne var ki şu can sıkıcı soru her daim karşılarında. Neoliberal formasyon bütün dünya da tarihsel olarak kaçınılmaz biçimde hızla militarize olurken Türkiye’nin sivilleşmesi ne kadar gerçek hayatla uyumlu. Üstelik Özel Yetkili Mahkemelerin “taşıyıcılığıyla”.

Evren cunta yıllarında Devlet Güvenlik Mahkeme’lerini anlatırken “demokratik sistemin koruyucusu” gibi ifadelere başvurmuştu. O yıllarda bu mahkemeleri n yanında yer almak utanç vericiydi. Gazete manşetlerine ve yorumlara bakınca o yıllar aklıma düştü. Devlet Güvenlik Mahkeme’lerinin devamı Özel Yetkili Mahkeme’lerin kararlarını olmadık nitelemelerle alkışlamak en az o günlerdeki kadar utanç verici olmalı. Hatta sanık sizin düşmanınız veya karşıtınız olsa da.

Unutulmamalı, sanığın kimliğine dayanarak tutum almak Özel Yetkili Mahkeme’lerin meşrulaştırılmasına katkı sağlama utancından başka bir hale yol açmaz. Bu mahkemeler otuz yıl boyunca bu toprakların özgürleşmesi için mücadele edenlerin mutlak olarak karşı çıktığı kurumlardı. Bugün de aynı tutum sürüyor. Özel Yetkili Mahkemeler kimi yargılarsa yargılasın, her ne tür karar verirse versin ortadan kaldırılması elzem olan kurumların başında geliyor.

Unutulmamalı, manşetlerin şehvetine kapılmak kimi zaman “ölümcül” olabilir. Zira sonrasında yaşanacak utanç ölümden beterdir.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.