Ayşe Düzkan: 'Kadınlar Kavga Etmeyi Öğrenmeli'
Arzu Demir/etha
"Kadınlar dayağa karşı dayanışmaya", "Dayağa ceza", "Dayağın çıktığı cenneti istemiyoruz", "Haklı dayak yoktur", "Utanma şikayet et". 1987 yılının 17 Mayıs günü Yoğurtçu Parkı'nda toplanan yüzlerce kadın, bu sloganları haykırdı.
"Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü", 12 Eylül askeri darbesinden sonra yapılan ilk yasal yürüyüştü. Feminist kadınların çağrısıyla yapılan bu yürüyüşü, binlerce kadına dağıtılan "Bağır herkes duysun" broşürü takip etti. Ardından, bugün de şiddet gören kadınların sığınağı olan Mor Çatı Kadın Vakfı oluşturuldu.
Bütün bu süreçlerin içinde yer alan kadınlardan biri olan feminist yazar Ayşe Düzkan, "Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü"ne ilişkin ETHA'nın sorularına yanıt verdi.
1987 ÇOK ÖNEMLİ BİR YIL OLDU
Dayağa karşı kampanyayı yaptığınız 1987 yılında kadınlar, hangi koşullarda yaşıyordu?
İlk toplantılar, 1982'de yapıldı. 1987'ye kadar, BM'nin Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi'ni (CEDAW) Türkiye'nin imzalaması için bir imza kampanyası yapıldı. Onun dışında pek bir şey yoktu. Yayınevleri vardı, kitaplar basılıyordu. Ancak darbe sonrası koşullar; toplanmak yasaktı. Daha öncesinde hiçbir yasal yürüyüş olmadı. Popüler alanda da kadın özgürlüğünden bahseden "Kadınca" dergisi vardı. 1987 yılı, kadın hareketinin ve Türkiye'de feminist hareketin tarihinde çok önemli bir yıl oldu. Biz daha önce de ilk yapılacak kampanyanın aile içi şiddet, koca dayağı ile ilgili olması gerektiği üzerine düşünmüştük. Türkiye'de bunun temel bir mesele olduğu yönünde fikrimiz vardı. 1987 yılında benim de kolektifinde olduğum ve adı "Feminist" olan bir dergi çıktı. İlk yazılama o yılki 8 Mart'ta yapıldı 1987 yılının büyük kar yağışında ve soğuğunda, sokaklarda ilk bildiriler dağıtıldı. Bütün bunlar izinsizdi. İzin almak mümkün değildi. O bildirileri Feminist dergisinden kalan kağıtlara bastık. O sene, bir hakim, dayak nedeniyle boşanmak isteyen bir kadına "Bu bizim geleneğimizde vardır. 'Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin' diye bir laf vardır" dedi, ardından boşanma talebini reddetti. Kadın avukatlar karşı çıktı. Biz de bunu temel alarak bir kampanya başlatmaya karar verdik. Yürüyüş yapıp yapmama meselesi çok tartışıldı. "Rezil olacağız" diyenler de vardı. Ben "Muhakkak ki iyi bir şey olacak" diye bir önsezi içindeydim. Mitingin yapılmasını çok isteyenlerden biriydim. Anneler Günü'nde yapmak istedik. Ancak izin alamadık. "Annenin ayağının altında cennet, dayak da cennetten çıkma" gibi bir noktadan yola çıktık. Bir sonraki hafta; 17 Mayıs 1987'de izin alabildik.
Anneler Günü'nde neden izin alamadınız?
Bürokratik nedenlerden dolayı. Darbe sonrasında ilk defa bir gösteri için başvuru yapılıyordu. Kimse nasıl yapılacağını bilmiyordu açıkçası. Bir sonraki haftaya alabildik. Yoğurtçu Parkı'nda buluştuk. Biz, "10 kişi, 20 kişi olur muyuz?" diye düşünürken, 500 kişilik gerçek bir gösteri oldu. Kadınlar, yürüyüş sırasında pencerelerden çıkıp alkışladılar. Yürüyüş sonunda "Gerçek bir yürüyüş yaptık ve artık buradan bir harekete evriliyoruz" duygusu ile oradan ayrıldık.
Kimler vardı o günkü yürüyüşte? Hangi sosyal kesimlerden kadınlar bir araya gelmişti?
Bunu bilmek çok mümkün değil. Bizden önceki kuşağın, ilk feministlerin bir bölümü akademisyen kadınlardı. Bir kısmı Avrupa'da akademik sebeplerle bulunmuştu ve feminizmi orada duymuşlardı. Bizim kuşak ise 1980 öncesinde hapse girip çıkmış, sol örgütlerde bulunmuş, "Bu iş böyle olmuyor. Kadının kurtuluşu bu solculukla olmayacak" sezgisi ile okumaya başlamış kadınlardı. Katılımcılar, eğitimli kadınlardı; mühendisler, öğretmenler. Ama belediye işçisi kadın da vardı. Avukat kadınlar da çok vardı.
AİLE İÇİ DAYAK POLİTİK BİR ALANDI ANCAK GÖRÜLMÜYORDU
Neden aile içi şiddetten, dayaktan başladınız çalışmaya?
"Özel" denilen alanın politikleştirmenin önemli olduğunu biliyorduk. Bunun hiç konuşulmayan ancak yaşanan bir konu olduğunu biliyorduk. Aramızda şiddet gören kadınlar vardı. Örneğin, mimar arkadaşımız Nursel -aramızdan ayrıldı- dayak yediğini, burnunun kırıldığını Kadınca dergisine anlatmıştı. Annelerimizin dayak yediğine şahit olmuştuk. Yaşadığımız, bildiğimiz bir şeydi ama üzerinde konuşulmuyordu. Politik bir konu olduğu düşünülmüyordu. Dolayısıyla, dayağa karşı bir yürüyüş iyi bir tercihti. Açıkçası o zaman çok fazla bir şey bilmiyorduk. Çok az okumuştuk. O zaman yabancı dil bilen çok yoktu. Örneğin, "taciz" kelimesi kullanılmazdı, "sarkıntılık" denilirdi. "Dayak" diye teorize etmiştik. Cezanın nasıl olması gerektiği konusunda tartışmalar yürütüyorduk. Taleplerimiz arasında "Dayağa ceza" da vardı. Çünkü dayak, görünürlüğü olmayan bir şeydi. Bir erkeğin karısını, çocuğunu dövmesi yasak değildi. Bugün yasak, ancak o da lafın gelişi. Şimdi neredeyse öldürmek bile yasak değil. Çünkü hukuk işlemiyor.
Bu kampanyanın nasıl sonuçları oldu?
Bu yürüyüşün hemen ardından kadınlara bir posta kutusu adresi verdik ve mektup yazmalarını, yaşadıklarını paylaşmalarını istedik. Binlerce kadın mektup gönderdi, yaşadığı şiddeti anlattı. O mektupları, "Bağır herkes duysun" diye bir broşürde topladık. O günlerde "Bağırma, komşular uyanır" diye İngilizce bir broşür vardı. O sloganı tersine çevirdik. Dayağa karşı şenlik düzenledik. Şenlikte serbest kürsü oluşturduk. Kadınlar konuştu. Ayrıca her köşede başka bir konu tartışılıyordu. Yazarlar gelip kitaplarını imzaladılar. Antifeminist olan yazarlar bile gelmişti. Kadın müzisyenler de vardı. Bir köşede çocuklara bakılıyordu. Oradan elde edilen gelirle broşürü bastık. Bu süreç, Mor Çatı'nın oluşması süreci oldu. Mor Çatı, o hareketin kazanımıdır.
SIĞINAK NEDİR, BİLMİYORDUK
O kampanyanın pratik olarak kadınların hayatına etkisi nasıl oldu?
Mor Çatı'nın kadınların hayatına etkisi olduğu kesin. Dayağın görünürlük kazanması ve yasalardaki değişikliklerde de o kampanyanın etkisi çok oldu. "Sığınak" diye bir şey yoktu. Sığınaklar bu kampanya ile Türkiye'nin gündemine geldi. Yeterli mi? Hayır. Ama en azından herkes biliyor ki; sığınak diye bir şey var. Sığınakları, Batılı feministlerin deneyiminden öğrendik. Bu deneyim, sosyal devletin güçlü olduğu yıllarda bulunmuş bir kavramdı. Ancak bizde ise devletin, sosyal devletten gittikçe uzaklaştığı bir döneme denk geldi. Yine de sözleşmelere, Türkiye'nin gündemine girdi. Bugün birçok belediyede sığınaklar var. Mor Çatı, kadına yönelik aile şiddete karşı mücadelenin adı oldu. Bir kazanım elde ettiğimizi düşünüyorum. Bir televizyon programına katılmıştım. Katılımcılardan biri olan genç bir kadın, komşusunun eşini dövdüğünü görüyor. Bunun üzerine evi telefonla arayarak, "Mor Çatı'dan arıyorum. Siz karınızı dövüyorsunuz" diyor. Mor Çatı, böylesine bir merci haline gelmişti. O kampanyanın kazanımıdır bu.
KADININ VARLIĞINI ERKEĞİN AKLI ALMIYOR
'87'lerden bugünlere, kadına yönelik şiddetin biçim ve içeriğinde bir değişim söz konusu mu?
Tahakküm ilişkileri şiddet ile yürür. O dönemdeki şiddet ile bugünkü öldürmenin farklı olduğunu düşünüyorum. Dünyanın her yerinde kadınlar özgürleşmeye başladıkça üzerilerindeki şiddet artıyor. Örneğin ekonomik hayatta yer alma, ücret sahibi olma ve boşanacak sosyal gücünün olması çok önemli. Bunlar çok önemli bir özgürlük alameti. Bunun arttığı her ülkede kadınlara yönelik cinayetler artmış. Başka ülkelerde de görüyoruz. Norveç'te mesela. ABD şaşırtıcı değil ama Norveç şaşırtıcı bu anlamda. Her zaman toplumsal müdahale ile bu rakam düşmüş. Öldürülen kadınların önemli bir kısmının, boşanmak isteyen kadınlar olduğunu biliyoruz. Erkeğin aklı bunu almıyor. Kadını, toplumun ona emanet ettiğini zannediyor. Kadının, kendi bağımsız bir varlığı olabileceğini anlamıyor. O kadının boşanmak istemesini, kendisinden ayrı bir hayat kurmak istemesini anlamıyor ve öldürüyor.
ERKEKLER ÖFKESİNİ KADINLARDAN ÇIKARTIYOR
Özgecan'ın durumu daha farklı bir yerde durmuyor mu?
Özgecan olayında, sokakta büyük bir nefret ve büyük bir kadın düşmanlığı ile öldürme var. Bu düşmanlık cinsellik ile açıklanmaya çalışılıyor. Cinsellik ile alakası yok. Cinsel arzu, şefkate dayanan bir şeydir. Burada bir yenme, tahakküm arzusu var. Böyle bir şiddet var. Erkek tek bir kadına değil, erkeklerin tahakkümü ve iradesi dışında yaşamak isteyen, kendisi bir varlık ve birey olan kadına saldırıyor. Aslında kendi ezikliğini görüyor. Bu ezikliği, ekonomi/politikalarla açıklama anlamında söylemiyorum ancak bugün toplumda erkekler babalarından daha fazla çalışıyorlar, daha az para kazanıyorlar. Bunun yarattığı bir hayal kırıklığı ve öfke yaşıyorlar. Bu erkeklere bir yönetim politikası olarak "Sen büyük birisin" diyorlar. Birincisi: Türk'sün. Bu nedenle büyüksün. İkincisi: Müslüman'sın. Dünyayı biz yönetmeliyiz. İkisi de palavra. Ne Türkler ne de Müslümanlar yüce. Üçüncü olarak "Sen erkeksin ve ben, devlet ve siyasal iktidar olarak ne yaparsan yap, hep senin yanında olacağım" diyor.
Bu tanımlama, öfkesini kendisini ezenlerden değil, tek tahakküm edebildiği alan olan kadından çıkarma şansı veriyor. Affedileceğini bilerek kadınlara istediği her türlü kötülüğü yapıyor. Bu adamlar kendilerini çok ezik ve çaresiz hissediyorlar. Ezebildikleri, iktidar sahibi olabildikleri bir tek alan var: Kadınlar. Kadınlar nasıl üniversiteye gidiyor, nasıl sokakta dolaşıyor, anlamıyorlar. Elbette, ekonomik durumu iyi, eğitilmiş erkekler de kadınlara yönelik şiddet uyguluyor. Her erkek, kadınlara istediğini yapma hakkını kendinde görüyor. Kadının kendisi gibi bir insan olduğunu aklı almıyor. Kendisi gibi canı yanan, duyguları olan bir insan olduğunu anlasa, baygın birinin elini kesebilir mi? Bazen insanlar, öfkeden bardağı duvara atarak kırar. Erkek de aynı şeyi kadına yapıyor. Çünkü kadını, bardaktan farklı görmüyor. Bardakla su içebiliyor, işine yarıyor. Kadın da cinsel doyuma yarıyor ve kendisine hizmet ediyor. İşine yarıyor. Kadının da kendi gibi bir insan olduğunu düşünmüyor ve bu gittikçe artıyor.
KADINLAR KAVGA ETMEYİ ÖĞRENMELİ
Rojava kadın devrimi ile birlikte kadınların gündemine özsavunma girdi. Türkiye'de kadına yönelik şiddete karşı mücadelede, bu deneyimden faydalanmak mümkün olur mu sizce?
Rojava'daki özsavunmayı bir yurdun özsavunması olarak anlıyorum. Kadınların silahlanıp kendi yurtlarını savunması. Elbette DAİŞ'in kadınlara yönelik saldırılarına da direniyorlar. Ancak bu da bir yurt savunması olarak gözüküyor. Ancak dünyanın başka ülkelerinde, örneğin Asya'da kadınlara yönelik bazı savunma sanatları var. Wendo bunlardan biri. Wendo, kadınların kendilerini savunmaları için üretilmiş bir savunma sanatı. Böyle bir kursu ben de bitirdim. O savunma sanatlarının çok yararlı olduğunu görüyoruz. Ayrıntısına giremiyorum. Çünkü orada öğretilenleri erkeklerin duyabileceği yerlerde anlatmak, erkeklerle paylaşmak yasak. Sadece şunu söyleyeyim. İnsan kendini farklı hissediyor. Karma bir savunma kursunda, hoca, öğrencilere, "Gelin göğsüme vurun" dedi. Bütün erkekler vurdu ancak kadınların hiçbiri vuramadı. Çünkü kadınlar, kızlar şiddet ile kendini savunmayı bilerek büyütülmüyor. Erkekler bununla donatılarak büyüyor. "Erkeklik" dediğimiz şey bu zaten. Kız çocuklar büyürken, kavga etmeyi, kendilerini korumayı, şiddeti kullanmayı öğrenmeleri gerekiyor. İşin bir yanı bu.
KADINLARIN HAKLI ÇARESİZLİĞİ
Kürdistan'la Türkiye farklı. Kürdistan'da zaten bir ülke kuruluyor, bunun silahlı gücü var. Bunun içinde de kadınlar, ayrı bir silahlı güç olarak yer alıyor. Bu tecrübenin Türkiye tarafına aktarılabilecek, birebir uygulanabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. Türkiye'de kadınların "Silahlanalım" söylemlerini, kadınların haklı çaresizliği olarak görüyorum. 12 Eylül'de, kuşağımdaki çoğu insan gibi gözaltına alındım ve işkence gördüm. Yıllarca bizlere işkence yapan adamları nasıl cezalandıracağımı düşündüm. Rüyalarıma girdi, hayaller kurdum. Haklı bir çaresizlikti bu. Cezalandırmam için kimse o adamları bana vermeyecek. O arzu yaşadığım travmanın sonucuydu. Kürdistan'da çok değerli olan ama muhakkak işe yarayacak olan bu tecrübe burada çok geçerli değil. Bu örtüşme aslında gerçekçi değil.
ERKEKLER VAZGEÇMEYİ ÖĞRENECEK
O zaman ne yapacak kadınlar?
Kadına yönelik şiddeti kamunun bir parçası haline getirmeliyiz. Bir de kadına yönelik şiddet sadece kadınların meselesi olamaz. Biz bunu, kamusal ahlakımızın bir parçası haline getirmeliyiz. "Kadınları öldürmeyin" demek için feminist olmaya gerek yok. Geziciler, Hazirancılar, HDP'liler, komşudan şiddet sesi geliyorsa ve sen de ses etmiyorsan, hiç bunları iddia etme. Sen ne Gezi'cisin, ne Haziran'cısın, ne solcusun, ne yurtseversin. Olmaz. Toplumun değişimi için bir şey istiyorsan, bir kere kadına ve çocuğa yönelik şiddete ses çıkartacaksın. Aile içi tacize gözünüzü kapamayacaksın. Kız çocuklarını güçlendirmemiz lazım. Erkekler de cinsel şiddete, tecavüze uğrayabiliyor. Ama onlar daha sonra sokakta yürürken, "Ya ben tacize uğrarsam" gibi bir korku ile yaşamıyorlar. Hayatta yoktur öyle bir kadın ama hiç bir şekilde cinsel şiddete maruz kalmamış bir kadın bile bu korkuyla hayatını düzenliyor. Bütün hayatımızı bu korkuya göre kurguluyoruz. Bunun değişmesi lazım. Erkekler de değişecek. Şimdi her erkek, "Bunlar iğrençler. Ben böyle biri değilim. Beni sevmeye devam edin, ben iyi bir erkeğim" diyor. Hayır, bu yetmiyor. Cinayeti, bir erkeğe işleten iktidar sana da bir şeyler veriyor, bir sürü avantaj sağlıyor, onlardan vazgeçeceksin. Toplu taşımada karşındaki kadına gözlerini dikmeyeceksin, başını öne eğeceksin. Erkeklerin vazgeçmesi, bizim öğrenmemiz gereken şeyler var.

YORUM YAZIN