Header Ads

Avrupa Basınında Bugün (10 Şubat 2014)


İngiltere Basını
Türkiye'de AKP hükümeti ve Gülen Cemaati arasındaki gerilim Guardian'da "Türk polisi Başbakan ve eski müttefiki arasındaki kavgaya yakalandı" başlıklı tam sayfa bir haberle ele alınıyor.

Guardian'ın İstanbul Muhabiri Constanze Lech'in imzasını taşıyan haber, "Türker Yılmaz sistemin nasıl işlediğini fark ettiğinde polis okulundaki eğitimine yeni başlamıştı. İyi işler, daha iyi maaş, terfi fırsatları hep Pennsylvania'da üslenmiş müphem bir İslami gruba adanmışlığa bağlıydı" satırlarıyla başlıyor.

'Kapılıp gidiyorsunuz'
Daha sonra haberde adı değiştirilerek Türker Yılmaz denen polis yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

"Her yeni öğrencinin fişleri, birden beşe kadar puanları vardı. Beş puanlıklar, namaz kılan, oruç tutan ve hiç alkol almayanlardı. Her şey polis okulunda başlıyor. Bana bir kere geldiler 'hayır' dedim. Ama çok ustalardı. Bir gün bir arkadaşım, başka bir arkadaşın evine kahvaltıya, belli bir kitabı okumak için bir akşam yemeğine çağırdı. Okulda çok az paranız oluyor. Hayatınızı kolaylaştırmak için bazı şeyler yapıyorlar. Bedava yemek, bedava barınma gibi. İçlerine girdiğinizde hayatınızı düzenliyorlar, kapılıp gidiyorsunuz. Okuldan mezun olduğunuzda da istediğiniz birimde başlayabiliyorsunuz."

'Gülen siyasetin belirleyicisi'
"Yaşlı din adamının gücü ve nüfuzu Türk siyasetinin belirleyicisi" diyen Guardian, Erdoğan'ın geçmişte partisinin önemli bir müttefiki olan Gülen'e, hükümeti, en yakın çalışma arkadaşlarını ve ailesini içine alan yolsuzluk skandalının geçen Aralık'ta patlamasından bu yana savaş açtığını anlatıyor.

Erdoğan'ın binlerce polisin ve soruşturmaları yürüten savcıların görev yerini değiştirerek sert bir yanıt verdiğini söyleyen gazete, başbakanın geçen ay da AB liderlerine Gülen’le savaşın siyasi bir ölüm kalım mücadelesi olduğunu anlattığını yazıyor.

Üst düzey bir AB yetkilisinin de Erdoğan için söylediği "Paralel devlet adını verdiği oluşumu öldürme saplantısıyla doluydu" sözlerine yer veriliyor.

"Türkiye'de Gülen hareketinin yargı ve güvenlik kurumlarında hesap sorulamayan bir nüfuz elde ettiği uzun süredir konuşuluyordu. Ahmet Şık ve eski polis müdürü Hanefi Avcı cemaatle ilgili kitap yazdıkları için hapse atıldı. Ama bunlar Erdoğan ve Gülen müttefikken oldu." diyen Guardian polis Yılmaz'ın şu sözlerini de kullanıyor: "Birine istihbarat şubesine nasıl girmeyi başardın? Diye sorduğumda 'Dua ettim ve girdim' derlerdi. Altı dil konuşan, sınıf birincisi arkadaşlarımız vardı ve karakol nöbeti bekliyorlardı. Çok daha az kalifiye olanlar üst düzey görevleri aldı çünkü Gülencilerle bağlantıları vardı"

Gazete şöyle devam ediyor;

"Türkiye ve ülke dışında Erdoğan yönetimine yönelik yolsuzluk iddialarının Gülen'den kaynaklandığı ve hareketin hâkim olduğu istihbaratın kalitesi nedeniyle iddiaların içinin boş olmadığı düşünülüyor. Erdoğan sadece Gülen'i yok etmeye değil, yolsuzluk iddialarının üzerini örtmeye çalışıyor gibi de görülüyor.

'Ölüm ve sıtma arasında seçim'
Guardian'da gazeteci Ahmet Şık'ın , "Gerçek bir cadı avı yürütülüyor. Büyük bir yolsuzluk da var. Ancak yolsuzluklara karşı soruşturmalar da demokrasi ve yargı prensiplerini ihlal ediyor. Ölüm ve sıtma arasındaki bir seçim bu" şeklindeki sözlerine de yer veriliyor.

Yedi yıldır İstanbul Polisi'nde görev yaptığını belirten ve yine haberde ismi değiştirilen Oğuz Gün de diğer polis Türker Yılmaz gibi, Erdoğan'ın poliste yaptığı görevden almaların bir benzerinin daha sessiz bir şekilde yıllardır sürdüğünü söylüyor.

Gün sadece geçen dört yılda onbinlerce polisin soruşturma geçirdiğini söylüyor. Gün, "Gülen hareketine karşı olduğundan şüphelenilenlere uydurma disiplin suçları yöneltiliyor, kötü yörelere gönderiliyor ve hatta meslekten attırıyorlardı. Bugün gördüğümüz görevden almalar yeni değil. Sadece şimdi karşı tarafı vurdular" diyor.

Times gazetesi bugünkü manşetinde 'Batı'nın Türkiye-Suriye sınırından kaynaklanan yeni bir terör saldırısı tehdidiyle karşı karşıya olduğunu' yazıyor.

Gazete, dünyanın önde gelen istihbarat kuruluşlarının Türkiye-Suriye sınırını Batı'ya karşı bir sonraki ölümcül saldırının kaynaklanabileceği yer olarak gördüğünü belirtiyor.

Türkiye-Suriye sınırından 'terör tehdidi'
Times 900 kilometreden uzun sınırın ABD, İngiltere ve Avrupa'ya yönelik büyük bir güvenlik tehdidi olarak görüldüğünden, sınırın CIA, MI6 ve diğer Avrupalı istihbarat servislerinin ajanlarıyla dolu olduğunu belirtiyor.

Gazeteye bilgi veren İngiliz yetkililer sınırı gözlemlemek için yürütülen istihbarat operasyonu ve bilgi paylaşım seviyesinin görülmemiş düzeylerde olduğunu söylüyor.

Haberde Suriye'de eğitim gören İngiliz, Amerikalı, Alman ve Fransızların ülkelerine döndüklerinde kendileriyle birlikte terör tekniklerini de ithal etmelerinden kaygı duyulduğu vurgulanıyor.

İngiliz yetkililer İngiliz istihbarat kurumu MI6'in Suriye'ye geçmeden önce ucuz uçak biletleriyle Türkiye'ye ya da diğer Avrupa ülkelerine giden İngilizleri gözlem altına aldığını belirtiyor.

'Easyjet ile cihat'
Gazeteye bilgi veren Ankara'daki Batılı bir diplomatik kaynak Suriye'de savaşan yüzlerce Avrupalının ülkelerine döndüğünü söylüyor ve "Bu Easy Jet ile cihat gibi bir şey" diyor.

Türkiye-Suriye sınırındaki durum, gazetenin dünya haberleri sayfalarında da bir başka açıdan haberleştirilmiş. "Cihatçılar Suriye'deki savaşa katılmak için yardım kuruluşlarını paravan olarak kullanıyor" başlıklı haberde kaynak İngiliz yetkililer. Adı açıklanmayan yetkililer, Suriye'ye yardım yaptıklarını söyleyen bazı kuruluşların aslında Kuzey Suriye'deki aşırılık yanlısı grupların paravanı olduğunu söylüyorlar. Haber şöyle devam ediyor:

"Geçen Haziran'da Azaz'ın kuzeyindeki Bab el Salama kapısında Türkiye'ye geçmek bekleyen bir grup, üzerlerinde tanınmış bir yerel yardım kuruluşunun yelekleri bulunan 20'den fazla gencin bir otobüsle geçtiğini gördüler. Gençler otobüsten indi ve Türk gümrüğünü sivillerin önünde geçip Suriye'ye ayak bastılar. Suriye topraklarına geçer geçmez de üzerlerindeki yelekleri atıp tekbir getirdiler"

'Türkiye gözlerini açtı'
Yardım kuruluşlarıyla ilgili bilgilerin sınırda batılı istihbaratçıların çalışmasıyla ortaya çıktığını belirten gazete, "Türkiye'nin güneyine yerleşip, buradan Suriye'ye silah, para ve savaşçı gönderen aşırılık yanlılarının oluşturduğu tehdide gözlerini açan Ankara'nın tutumundaki değişikliğin de" rol oynadığını vurguluyor.

Haber şöyle devam ediyor;

Türkiye Suriye'deki iç savaşın ilk iki yılında ülkenin güneyinde üsler kuran El Kaide bağlantılı gruplara gözlerini kapattı. Türkiye ayrıca isyancılara silah sağlamakla da suçlanıyor, ancak Ankara bu iddiaları reddediyordu. Ama Şam yönetimi ülkenin kuzeydoğusu ve ülkenin en büyük kenti Halep'in bir kısmında kontrolü kaybederken, denetimi IŞİD örgütü aldı. Son bir kaç haftadır Türk yetkililer Suriye sınırındaki güvenliği büyük ölçüde arttırdı. Diplomatik kaynaklar Batı'nın yoğun baskısının ardından Türkiye'nin geçtiğimiz günlerde sınırın öte yanındaki yabancı savaşçıların potansiyel tehdidi ciddiye almaya başladığını söylüyor."

Times'ın haberinde yerel yetkililerin Suriye'de savaşmak üzere Adana, Antakya ve Gaziantep'e inen ucuz uçaklarla bölgeye giden cihatçılara karşı göz yummaktan daha fazlasını yaptıkları suçlaması da yer alıyor. Haberde, "Bu yetkililer cihatçıların İslami yardım kuruluşları tarafından desteklenmesine ve sınırdan kolayca geçirmelerine izin verdi" deniyor.

Times'ın haberinde görüşlerine yer verilen CHP Hatay İl Başkanı Servet Mullaoğlu "Bu hükümet Suriye'ye giden cihatçılara, para, barınma ve Suriye'ye güvenli bir geçiş sağlıyor" diyor.

Almanya Basını
Türkiye’de internete yeni düzenlemeler getiren yasanın meclisten geçmesinden sonra hafta sonunda İstanbul ve Ankara'da yeniden protestolar düzenlendi. Hafta sonunda Alman medyası da protesto gösterilerini yoğun bir biçimde duyurdu. Badische Neueste Nachrichten gazetesinin yorumunda şu görüşler göze çarpıyor:

“Erdoğan hükümeti yaklaşık iki aydan bu yana yolsuzluk suçlamaları nedeniyle yoğun baskı altında bulunuyor. İnternette neredeyse her gün kısmen Erdoğan’ı da kişisel olarak hedef alan yeni suçlamalar ortaya çıkıyor. Bir Türk gazetesi, bu durumda hükümetin gereksinim duyacağı en son şey interneti sansürlemeye çalışma suçlaması olurdu diye yorumda bulunuyor. Ama Erdoğan zihinlerde tam da bu izlenimi yaratıyor. Yeni internet yasası, mahkeme kararı olmadan internetteki yayınların karartılması için makamlara yetki veriyor. Erdoğan alışılmış kaba üslubuyla sansür suçlamalarına karşı çıkıyor. ‘Yasadaki düzenlemeleri protesto edenler, internetteki pornografik ahlâksızlıkları izlemek için karşı çıkıyorlar’ şeklinde konuşuyor. Peki Erdoğan neden böyle yapıyor? Arzu etmediği internet içeriklerini ve devlete yönelik eleştirileri bir sürü para ve gayret sarf ederek bastıran Çin'i Türkiye'ye örnek almak istediğinden mi? Hayır, Erdoğan bunu istemiyor. Onun derdi internet, pornografi ya da Türkiye’yi dijital anlamda dış dünyadan izole etmek değil. Onun derdi önümüzdeki seçimler. Erdoğan interneti yasaklamak değil, interneti kontrolü altında tutmak istiyor. Ve buna seçim kampanyaları sırasında her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor.”

Neue Osnabrücker Zeitung, yorumunda konuya Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün perspektifinden yaklaşıyor ve yeni yasanın Gül ile Erdoğan arasında kırılma noktası oluşturulabileceğinden yola çıkıyor:

“Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan daha liberal pozisyonlara sahip olduğunu çoğu kez ortaya koymuştur. Örneğin Erdoğan’ın sulandırmaya çalıştığı hukuk devleti prensipleri konusunda birkaç kez uyarıda bulundu. Ancak Gül eski yol ve parti arkadaşı ile köprüleri nihaî olarak atmaktan şimdiye kadar kaçındı. Ne var ki Erdoğan’ın girişimiyle başlatılan yeni internet yasa tasarısı, Gül’ün kamuoyu önünde bu konudaki rengini belli etmesini dayatabilir. Zira Cumhurbaşkanı bu yasayı veto ederek, durduracak tek mercii konumunda. Ancak mevcut durum Gül’ü iki açıdan sıkıştırıyor. Eğer yasayı onaylayacak olursa Türkiye’de düşünce özgürlüğü biraz daha kısıtlanmış olacak. Ayrıca Gül’ün de hukuk devleti için mücadele eden temiz adam imajı da çizilmiş olacak. Diğer yandan Gül eğer liberal pozisyonlarına sadık kalıp yasanın altına imza koymayı reddedecek olursa, o zaman da sadece Erdoğan ile köprüleri atma tehlikesini değil, iktidar partisi AKP’nin bölünmesi tehlikesini de göze almış olacaktır. Mart ayındaki yerel seçimlere az bir zaman kala ve yazın yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde böyle bir şey hem parti, hem de Gül açısından felâket olur. Anketler daha şimdiden seçmenin sadece yüzde 36’sının bir kez daha AKP’yi seçebileceğini gösteriyor. 2011 yılındaki genel seçimlerde bu oran yüzde 50'ye yaklaşıyordu. Gül'ün Erdoğan’dan başbakanlığı devralması planları da riske atılmış olacak.”

İsviçre’de pazar günü yapılan halk oylamasında -resmî olmayan ilk sonuçlara göre- seçmenlerin yüzde 50’den fazlası ülkeye gelecek göçmenlere kota uygulanmasını istedi. Sağ popülist İsviçre Halk Partisi'nin “Kitlesel Göçe Karşı İnisiyatif” adlı girişimi, referandumu gündeme getirmişti. Alman basınında referandum sonucu bugün çok geniş yer tutuyor.

Süddeutsche Zeitung'un yorumunda şu satırları okuyoruz:
“İsviçre, ülkeye gelecek göçmenler konusunda ikiyi bölünmüş durumda. Her ne kadar halk oylamasının sonucunda kıl payı bir fark rol oynamış olsa da, bu sonuç ‘kitlesel göçe’ karşı olanların başarı hanesine yazılmıştır. Brüksel’de ve öteki AB başkentlerinde İsviçre’deki bu referandum sonucu yıkıcı bir etki yaratacaktır. İsviçre’den Almanya’daki Hıristiyan Birlik partilerine bir sinyal verilmiş ya da bir uyarı işâreti çıkmış olabilir.”

Hannoversche Allgemeine Zeitung referandum sonucuna eleştirel yaklaşıyor:
“Avrupa karşıtı bu sonuç, biraz kabaca söyleyecek olursak, ilkel ve geriye dönük. İsviçreliler kendi anlayışları uyarınca bu tür bir sınırlamaya giderken, diğer Avrupalıların dostane bir biçimde çeşitli ürünler ve hizmet sektörü için sınırlarını onlara açmaya devam etmelerini bekleyemez. İsviçre zaten çok uzun zamandan beri işin kaymağını yeme gayretinde. İsviçre bankaları Alice Schwarzer'den Uli Hoeneß'e kadar tüm zengin Almanlara kucak açıyor. Ama iş Avrupa çatısı altında ortak kurallar bulmaya ya da dayanışma göstermeye gelince, İsviçre hep AB üyesi olmadığını vurguluyor ve Avrupa kurumları ile arasında mesafe bulunduğunu ileri sürüyor; sanki güneşten çok uzaklarda, uzayın derinliklerinde gezinip duran, sönmüş Plüton gezegeniymiş gibi. Bu gerçek dışı politikanın geleceği yok; daha şimdiden oylamanın kıl payı çıkması da zaten bu güzel ülkenin ne kadar cepheleştiğini ortaya koyuyor.”

İsviçre Avrupa Birliği ile 1999 yılında bir serbest dolaşım anlaşması imzaladı. Ve İsviçre Avrupa Birliği üyesi olmasa da o tarihten bu yana Avrupa Birliği vatandaşları herhangi bir kısıtlama olmadan bu ülkeye seyahat edebiliyor. Pazar günü yapılan referandumda işte ülkeye bu kitlesel göçe hayır sonucu çıktı. Stuttgarter Zeitung'un yorumu da şöyle:
“Bu halk oylamasından sonra İsviçre hakkında dar görüşlü, egoist dağ halkı şeklinde yanlış birtakım önyargılar gündeme yeniden gelebilir. Ama bu işin kolayına kaçmak olur. İsviçre’nin yaklaşık 8 milyonluk nüfusunun yüzde 23’ü yabancı. Almanya’da bu oran yüzde 9 civarında. Ülkeye kitlesel göçün endişelere, özellikle de ekonomik açıdan korkulara yol açtığını kim inkâr edebilir ki? İsviçre’yi öfkelendiren ‘sosyal turistler’ değil. Onları öfkelendiren, ülkede kiraların yukarı fırlamasına sebep olan yüksek vasıflı zengin kesim ile dolgun asgari ücretle çalışan İsviçrelilerin iş bulmasını zorlaştıran, düşük ücretlere çalışmaya hazır olanlar. Peki ya sınır aşırı çalışmaya gelenler? Meselâ İsviçre’de iyi ücretli işlerde çalışmaya gelen çok sayıda Alman? Onlar birdenbire İsviçre’yi Romenler ya da Bulgarların gözüyle görmeye başlayacak, bu da onlar açısından yeni bir tecrübe olacak.”

Diğer..
İspanya'dan El Mundo gazetesi, Soçi'deki Kış Olimpiyat Oyunları ile ilgili yorumunda şu satırlara yer veriyor:
"Kış Olimpiyat Oyunları bugün Soçi'de büyük bir polemikle açılıyor. Öncelikle tarihin en pahalı oyunu olması nedeniyle. Harcanan 51 milyar dolar, 2008 Pekin Olimpiyatları'ndan 10 milyar dolar fazla. Rusya'ya Sovyetler Birliği döneminde sahip olduğu 'gezegenin lideri rolünü' geri vermesi için Putin gücünü kanıtlamak istiyordu. Eşcinselleri dışlayan yasanın yol açtığı skandal, protestolara ve insan hakları gruplarının eleştirilerine neden oldu. Bir başka güvensizlik verici faktör ise terörist saldırı tehdidi. Kış Olimpiyat Oyunları bu bağlamda Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin Olimpiyatlara ev sahipliği yapacak yerlerle ilgili seçimini de tartışmaya açtı. Siyasi çıkarlar böylesine etkinliklerin değerini azaltıyor ve polemik, Olimpiyat rekorları ve sporcuların performanslarıyla ilgili konuşmaların gölgelenmesine etki ediyor."

Danimarka'dan liberal Politiken gazetesi ise aynı konuyla ilgili yorumunda şu satırlara yer veriyor:
"Putin'in Rusyası Olimpiyatlara iyi biçimde hazırlandı. Bazı muhalifler serbest bırakıldı, daha az tanınan muhalifler cezaevine konuldu. Medyanın üzerine sağlam bir kapak kapatıldı, Soçi'nin etrafı sarıldı, teröristlere karşı tahkikat yapıldı ancak Kış Olimpiyat Oyunları buna rağmen ülkedeki eşcinsellere ve siyasi muhaliflere yönelik baskı ve takibat nedeniyle dikkatlerin rejime yoğunlaşmasına katkı sağladı. Putin Kış Olimpiyatları'yla ülkesine bir anıt dikmeye çabalıyordu. Bu belki de Rus kamuoyu açısından başarılı oldu. Ancak dünyada davranışının eleştirel tarafları ve çiçekli imajının komik yanları, somut biçimde görülüyor."

Fransız La Croix gazetesi, 'Putin'in iddiası' başlıklı yorumunda şu satırlara dikkat çekiyor:
"Vladimir Putin, Olimpiyat Oyunları'nı, yönettiği Rusya'yı dünya sahnesinde yeniden ölçülü bir yere getirmek için, kararlı bir mücadele olarak da düşünüyor. Oyunların ülkesinin yeniden doğuşunun sembolü olmasını hayal ediyor ve zarar gören otoritesi ve imajını bu etkinlikle parlatmayı bekliyor. Dünyayı etkileme konusundaki iddiasını kazanır mı, bu ancak oyunlar sona erdikten sonra bilinebilecek. Eğer şanslıysa, şimdiye dek kullanılan yöntemlere şüpheyle yaklaşanları büyük bir özenle cezalandıracak. Rusya'nın büyüklüğünü yeniden inşa etmeyi istemekten neden utanılmalı ki? Putin bu ilişkide ilk aşamada, otoriter rejimle şekillenen uzun bir tarihi mirastan yola çıkıyor."

Konuyla ilgili aktaracağımız son yorum, Belçika'nın De Morgen gazetesinden:
"Bu kış oyunları çoktan bir sembol haline geldi. Rusya'nın kendi tanıtımını yapabilmesinin ya da böylesine büyük bir organizasyonun üstesinden gelebileceğini göstermesinin değil. Hayır, insan hakları kuruluşları bu oyunları son yılların en başarılı kampanyası haline getirdi. Kendimizi kandırmayalım: Devlet Başkanı Putin geçmişte demokratik özgürlüklere saygılı olduğunu hiç bir zaman göstermedi ya da yetişkinlerin cinsel yönelimlerini yaşayabileceklerine... Bugünkü açılış seremonisi de bu konudaki görüşünü değiştirmeyecek. Ancak özgür dünya artık eşit şans ve eşit haklara giden yolun geri alınamayacağını ve sürekli olarak savunulmaya devam edileceğini gösterdi. Ve Rusya'daki bütün yazarlar, sanatçılar, gazeteciler ve eşcinseller bizim dayanışmamıza güvenebilir."

(dw/bbc)

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.