Header Ads

Avrupa Basınında Bugün (9 Ocak 2014)


İngiltere Basını
İngiltere gazetelerinde Türkiye'deki "hukuk egemenliği" tartışması, Venezuela'daki cinayet oranı, Mısır'da darbe sonrası dönem ve Hindistan'da tecavüze karşı kadın komandoların görevlendirilmesi gibi konular öne çıkıyor.

Financial Times'ın sütunlarında, hafta başında olduğu gibi, Türkiye'deki siyasi çalkantı ve "hukukun egemenliği" tartışmalarıyla ilgili haber ve yorumlar yer almayı sürdürüyor.

Gazetenin İstanbul'daki muhabiri Daniel Dombey, 17 Aralık'taki yolsuzluk operasyonları ile başlayıp, yüzlerce polis ve savcının görev yerlerinden kaydırılmasıyla devam eden süreci irdeliyor.

Dombey, hükümet ile Fethullah Gülen arasındaki çekişme ve diğer ayrıntılar bir yana bırakılsa bile; operasyonların, hükümet ile büyük inşaat şirketleri arasındaki bağlara, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ailesiyle ABD'nin terör listesinde bulunan Yasin el Kadi ile ilişkilerine ve Türkiye ile İran arasındaki altın ticaretine ışık tuttuğuna dikkat çekiyor.

Analizde, soruşturmaların önünün hükümet tarafından kesilmesinin ve mahkeme kararlarının kolluk kuvvetleri tarafından uygulanmamasının, yatırımcılarda "hukukun üstünlüğü" konusunda kaygılar uyandırdığı belirtiliyor.

Savcılık soruşturmalarının, "fiili adli tahkim hakemi" durumuna gelen Erdoğan'ın iznine bağlanmasının "işlerin hukuken iyiye gitmediğini" gösterdiğini belirten Dombey şöyle diyor: "Geçen yıl protestolar bastırılırken Türkiye, baskıcı hükümetin devlet kurumlarının bağımsızlığını aşındırdığı Macaristan gibi gözüküyordu. Bugün ise, gözlemcilerin hukuk egemenliği olup olmadığını sorguladığı Ukrayna'ya benzeme riski taşıyor."

Financial Times'ın başyazısı çok daha sert ifadeler taşıyor: "Kibir Türk modelini bozuyor - Erdoğan'ın zorbalığı ülkenin refahını tehdit ediyor."

Başyazıda, "İslamcı kökenli ılımlı AK Parti'nin 2002'de başa gelmesinden sonra Türkiye'nin istikrarsız koalisyon hükümetlerinin ardından siyasi sükûnet sağlandığı" belirtilerek, 2011'deki Arap ayaklanmalarının ardından Türkiye'nin Müslüman çoğunluklu bir demokrasi olarak örnek gösterildiği hatırlatılıyor.

Başyazının devamı özetle şöyle: "Bugün ise Türkiye siyasi kargaşa içinde ve Erdoğan'ın edinmiş olduğu uluslararası itibarı mahvolmuş durumda. En son darbe, hükümet üyelerini de etkileyen bir yolsuzluk skandalı şeklinde geldi. Erdoğan'ın karşılığı, kanunu altüst ederek, ahbaplarına yönelik yargı soruşturmasını baltalayarak kendini korumak oldu. Sonuç olarak, yabancı yatırımcılar Türkiye'nin komşularını krizin sardığı bir ortamda daha fazla gerginleşti."

"Türkiye'nin sorunlarının kalbinde, AK Parti'nin üçüncü seçimini kazandığı 2011'den sonra Erdoğan'ın takındığı otoriter tavır. Geçen yaz İstanbul'da rağbet görmeyen bir inşaat projesine karşı gösteriler başladığında dış dünya bunun bir belirtisini gördü. Erdoğan'ın kavgacı karşılığı bu protestoların ülke geneline yayılmasına yol açtı."

"Bununla birlikte, geçen ay polis ihale yolsuzluğu ve rüşvet şüphesiyle Başbakan'a ve kabine üyelerine yakın kişilerin aralarında olduğu 50'den fazla kişiyi gözaltına aldığında bu olaylar gölgede kaldı. Erdoğan, buna karşılık olarak, soruşturmayı yürüten polisleri başka görevlere kaydırdı. Sadece bu hafta, soruşturmayla ilgili 400 polis memuru başka görevlere atandı."

"Erdoğan, yolsuzluk soruşturmasının siyasi gayeler taşıdığını ve daha önce AK Parti ile müttefik olan Fethullah Gülen ile ileri sürüyor. Açık ki, ikisi çirkin bir güç kavgasına girişmiş durumda. Fakat Erdoğan'ın zorbaca yaklaşımı, en büyük övünç kaynağı olan Türk ekonomisi üzerine gölge düşürüyor. Hukuk egemenliğinin sarsılmasıyla yabancı yatırımcıların cesareti kırılıyor. Bu önemli, çünkü Türkiye'nin büyük cari hesap açığının uzun dönemli yatırımla değil sıcak parayla finanse ediliyor olması, ekonomiyi en küçük bir siyasi risk karşısında hassas hale getiriyor."

Financial Times ayrıca, Suriye'deki iç savaştan yakından etkilenen Türkiye'nin, Suriyeli isyancılara desteği nedeniyle İran, Irak ve Rusya'nın tepkisini çektiğini; Türk hükümet yetkililerinin yolsuzluk soruşturması nedeniyle üstü kapalı olarak ABD'yi suçlaması nedeniyle Ankara-Washington ilişkilerinin de zarar gördüğünü belirtiyor.

Cumhurbaşkanı adaylığı konuşulan Erdoğan'ın Türkiye'yi "sallantılı bir demokrasiye, kusurlu bir anayasaya ve azalan müttefiklere" sahip bir ülke gibi gösterdiğini öne süren Financial Times, ülkenin itibarını geri kazanmasının uzun zaman alacağı öngörüsünde bulunuyor.

Cinayet ülkesi Venezuela
İngiltere'de yayımlanan gazetelerin hepsinde, Venezuela eski güzellik kraliçesi Monica Spear ve eski eşinin 5 yaşındaki çocuklarının gözleri önünde araba soyguncuları tarafından öldürülmesine geniş yer ayrılmış.

Guardian'ın haberinde, büyük bir ülke olan Venezuela'nın 2010 tarihli BM raporuna göre; Honduras, El Salvador ve Jamaika gibi ülkelerden sonra en yüksek cinayet oranına sahip olduğuna dikkat çekiyor.

Venezuela Şiddet Gözlemevi'nin raporuna göre, 2013'de bu oran 100 binde 79.

Haberde, İçişleri ve Adalet Bakanı Miguel Rodriguez Torres'in bu oranı 100 binde 39 olarak vererek, iyileşme sağlandığını savunduğu da belirtiliyor.

Times'ın başyazısında ise bu cinayetin, "yanlış yönetilen bir ülkedeki sosyal çöküşün" göstergesi olduğu öne sürülüyor.

1999 yılından geçen yıl hayatını kaybetmesine kadar ülkeyi yöneten sosyalist Hugo Chavez döneminde cinayet oranının arttığı belirtilen başyazıda, şimdiki Devlet Başkanı Nicolas Maduro ise sorunun üzerini örtmekle suçlanıyor.

Daily Telegraph ise polis memuru Christian Rodriguez'in şu sözlerini aktarıyor: "Bu ülkede insan hayatının bir iPhone kadar değeri yok. Ülkedeki cinayetlerin yüzde 85'i çözülemezken, soyguncular işbirliği yapmayan kurbanı öldürmekten çekinmez."

Mısır'da darbe sonrası
Daily Telegraph gazetesinde yer alan bir yorum, Kahire'den yeni dönen Peter Oborne'un imzasını taşıyor.

"Mısır'da demokrasinin ezilmesinin bedelini hepimiz ödeyebiliriz" başlıklı yorumda, 2011'de Hüsnü Mübarek'i koltuğundan eden devrimden sonra gördüğü umutlu ülkeden iz kalmadığını anlatıyor Oborne: "Bugün protesto hapisle cezalandırılıyor. Alıkoymalar yaygın, işkence rutin. Göstericiler vurularak öldürülüyor. Geçen yıl Cumhurbaşkanı Mursi'yi alaşağı eden darbenin ardından kontrol askeri bir cuntaya geçti. Cumhurbaşkanı Vekili Adli Mansur bir kukla. Savunma Bakanı General Sisi ülkeyi yönetiyor. 59 yaşında olmasına rağmen daha genç gösteriyer ve orta yaş Mısırlı kadınlar için bir seks sembolüne dönüşmekte. Resimleri her yerde; mağazalarda, kafelerde, köşebaşlarında..."

Mursi'nin üyesi olduğu ve devrimden sonra üç seçim yarışında galip gelen Müslüman Kardeşler hareketinin ise "terörist" sayıldığını hatırlatan Oborne, İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague'ün "darbe" lafını ağzına almamasını, ABD'li mevkidaşının ise Sisi'den "demokrasiyi yerine getirmesini" beklemesini eleştiriyor.

1000'den fazla protestocunun öldürüldüğü iddiasını aktaran yazar, devrim sürecindeki tüm insanlık suçlarının araştırılması için Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne yapılan başvurunun desteklenmesini öneriyor.

Hindistan'da tacize karşı kadın komandolar
Daily Telegraph'da yer alan ilginç bir haber, 2012'de genç bir kızın otobüste toplu tecavüz uğrayarak öldürülmesiyle dünya gündemine gelen Hindistan başkenti Yeni Delhi çıkışlı.

Habere göre, bütün önlemlere ve yoğun kamuoyu tepkisine rağmen taciz ve tecavüz suçlarının artmaya devam ettiği Yeni Delhi eyaletinin Kadın ve Çocuk Sağlığı Bakanı Rakhi Birla, sokaklarda devriye gezecek bir 'kadın komandolar' birimi kurmayı planlıyor. Gece görev yapacak olan bu kadınlara, dövüş sanatları eğitimi verilmesi planlanıyor.

Çekçek olarak bilinen taşıma araçlarını kullanacak 5 bin kadın sürücünün işe alınması da planlar arasında.

Kadın hakları savunucusu Ranjana Kumari ise kurulacak 'paralel' bir güç yerine, polis içindeki kadın sayısının artırılması gerektiğini savunuyor. Kumari'nin öne sürdüğü gerekçe, geniş yetkilere sahip olan polisin yerel yönetime değil, federal içişleri bakanlığına bağlı olması.

Almanya Basını
AB Dönem Başkanlığı'nın Euro Bölgesi'nin 'sorunlu' ülkelerinden Yunanistan'a geçmesini Mittelbayerische Zeitung şöyle yorumluyor:

"Birçok Kuzey Avrupalı, 'Dönem Başkanlığı'nı hem de Yunanistan üstleniyor' diye düşünüyor. Sonuç olarak Atina hâlâ Euro Bölgesi'nin 'endişe yaratan çocuğu.' Ve gerçekten de ülke zor bir görevle karşı karşıya. Başbakan Antonis Samaras, büyük bir hatayı kaldıramayacağını çok iyi biliyor. Ama diğer yandan aynı zamanda bu altı aylık dönem Atina'ya başarısız olduğu yönündeki kötü imajı nihayet sona erdirme şansını da sunuyor. Ülke bu şansı kullanmak zorunda."

Alman gazetelerinin geniş yer ayırdığı bir başka konu ise eski Alman Futbol Milli Takımı oyuncularından Thomas Hitzlsperger'in, homoseksüel olduğunu açıklaması. Açıklamaya politikacı ve profesyonel sporculardan olumlu tepkiler geldi. Hitzlsperger'e sosyal medya üzerinden cesaretinden dolayı kutlama mesajları yağdı. Die Welt gazetesi konuyu şöyle yorumluyor:

"İlk kez Alman milli takımında forma giymiş eski bir futbolcu kariyerinin sona ermesinin ardından homoseksüel olduğunu itiraf ediyor. Hitzlsperger profesyonel sporcularda homoseksüellik tartışmasını ileriye taşımak istiyor. Ancak hem Alman, futbolu hem de uluslararası futbol, toplumun geri kalanının yaptığı gibi homoseksüelliği gündelik hayatın bir parçası olarak hoşgörü ile karşılamaya hala çok uzak. Bunun için aktif futbol hayatının içinde, ünlü futbolculara ihtiyaç var. Ancak homosekülliğini açıklayan futbolcular, boş kafalıların düşmanlığı yüzünden kariyerlerinin sona ermesini hesaba katmak zorunda. Hayır, futbol hayatı devam eden homoseksüel sporculara, cinsel tercihlerini açıklamaları tavsiyesinde bulunmanın sorumluluğu altına girilemez.”

Berlin'den Die Tageszeitung ise aynı konuyla ilgili yorumunda şu görüşleri savunuyor:

"Borussia Dortmund Kulübu Başkanı Hans-Joachim Watzke ile St. Pauli eski Başkanı Corny Littmann gibi eski yöneticiler oyunculara sürekli olarak, kamuoyunda homoseksüelliklerini paylaşmamaları yönünde uyarılarda bulunmuştu. Sürekli olarak homoseksüel olarak bütün kamuoyunun odak noktasında olan futbolcunun performansını ortaya koymasının imkânsız olduğu tekrarlanıyordu. Belki de Thomas Hitzlsperger'in homoseksüelliğini açıklaması, kötü futbol taciziyle ilgili bütün bu iyi tavsiyelerin, iyi niyetli uyarıların sona erdiğinin altını da çiziyor. Hitzlsperger bu uyarıları yıllarca işitti. Sonuçta eski milli futbolcu bütün bu karanlık kehanetlerin üstünden atlamaya karar verdi."

Bugünkü gazetelerin yer verdiği bir başka önemli konu ise 2022 Dünya Futbol Şampiyonası'nın Katar'da yaz yerine kışın yapılmasının planlanması. Mitteldeutsche Zeitung'un yorumu:

"Dünya Şampiyonası'nın elbette sonbahar sonu ya da kışın yapılması mantıklı. FIFA bu sonuca gelme konusunda gecikti, ama yine de yeterince zaman var. FIFA Genel Sekreteri Jerome Valcke, yeni bir tarih belirlenmesi önerisiyle bu süreci hızlandırmaya çalıştı. Ancak tarihin değiştirilmesi yeni bir çıkmazı beraberinde getiriyor: Dünya genelinde ligler şampiyonaların tarihlerini değiştirmek zorunda. Randevu kaosu programlandı."

İspanya Basını
Sol liberal İspanyol gazetesi El Pais, “Irak demokratik model olmayı başaramadı” başlıklı yorumunda Irak’taki son duruma ilişkin şu görüşlere yer veriyor:

“El Kaide’ye yakın grupların terör eylemleri ile devlet kurumlarının zafiyeti bir araya gelince, Irak’ın iç savaşın en kötü dönemlerine dönüş yapması tehlikesi beliriyor. Nuri El-Maliki liderliğindeki hükümetin iktidarında ülke bölünüyor. Hükümet lideri Maliki hem Tahran’ın, hem de Washington’un müttefiki olma hünerini gösterebilmiş bir politikacı. Irak’ın giderek üniter devlet niteliğini yitirmesi ile bu ülkenin bölgede özgürlükçü bir model oluşturma ümitlerinin de sadece hayalden ibaret olduğu ortaya çıkmış oldu. Hükümetin tanklar ve ağır silâhlarla El Kaide’ye karşı mücadele verme planları, Irak’ta demokratik bir birlikte yaşam projesinin başarısızlığa uğradığını, sarf edilen tüm sözlerden daha açık bir biçimde gözler önüne seriyor.”

Danimarka Basını
Sağ liberal Danimarka gazetesi Jylands-Posten da 2014 Avrupa seçim yılını Almanya’nın perspektifinden ele alan bir yorum yayınlamış. Yorumda şu satırları okuyoruz:

“2014 yılının en önemli siyasî gelişmelerinden birini Avrupa Parlamentosu seçimleri oluşturacak. En merak edilen konu ise Euro karşıtı olan Almanya İçin Alternatif Partisi’nin (AfD) ne oranda oy toplayacağı… . Almanya’da Eylül ayında yapılan genel seçimde parti Federal Meclis’e girmeyi yüzde 0,3’lük bir farkla kaybetti. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ise baraj daha düşük ve tabii ilgi doğal olarak Avrupa politikalarıyla ilgili konulara çevrili. Almanya İçin Alternatif Partisi’nin başarı şansı, Almanya’daki büyük koalisyonun, Euro’nun Almanya’nın siyaseten ve ekonomik açıdan çıkarına olduğuna ve böyle de kalacağına dair ne ölçüde ikna edici argümanlar sunacağına bağlı.”

Hollanda Basını
Hollanda gazetesi De Telegraaf ise AB’deki bankalar sistemine ilişkin yorumunda, AB ülkelerindeki bankaların daha sıkı bir biçimde regüle edilmesi gerektiğini vurguluyor:

“AB’deki bankalar sektörü sıkı kurallara tabi olduğundan, ayrıca uygulamaya konulan yeni Avrupa bankacılık denetleme sistemi, banka özsermaye sınırının yükseltilmesi ve banka vergileri gibi giderler nedeniyle yoğun baskı altında. Bu önlemler tam da bankaların şubelerini kapatarak ve personel sayısında azaltmaya giderek yoğun bir biçimde iyileştirme önlemleri aldıkları bir ana rast geldiğinden öfke uyandırıyor. Bu öfke anlaşılır bir şey ama bankaların da biraz alçak gönüllü davranmaları gerikiyor. Zira onların sebebiyet verdiği kriz nedeniyle vatandaşlar ve işletmeler beş yıl boyunca sefalet yaşadılar. Bu yüzden bankalar sektörü hem zorlu geçecek, hem de alçak gönüllü boyutlarda olacak bir toparlanma devresini kabullenmek zorundalar. Ama aynı zamanda politikacılar da önlemler konusunda vur denilince öldürmemeleri gerektiğinin bilincinde hareket etmeliler.”

(dw türkçe/bbc türkçe)

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.