Başörtüsü: "Hele Bi Kalkınalım, Bakarız"
| - AKÇAY TAŞÇI - |
“Huzur Sokağı” adlı dizi Türkiye dizi tarihinin ilk başörtülü başrol karakterini oynattı daha geçen yıl. Bu ne demek biliyor musunuz? Her yıl milyarlarca dolar paranın döndüğü, bir oyuncunun bölüm başına yüz binleri bulan gelir elde ettiği, hemen tüm kanalların prime time’ını saatlerce işgal eden ve memleketin ekserisini ekrana kilitleyen bir sektörde kabaca 20 yıl boyunca hiç başörtülü kadın oyuncu yer almadı, demek. Bir örnek: bu günlerde Başbakan’ı küresel komplolardan gizlice koruyan Polat Alemdar başörtülü, mütedeyyin bir kadına mı aşıktı? Hayır, tam aksine hırçın, dişli, bakımlı, modern bir avukattı Polat’ın sevgilisi. Geçelim.
Yine son bir iki yıla kadar hiç başörtülü haber spikeri gördünüz mü? Hatta artırıyorum, bırakın başörtülüyü, “yeterince güzel” olmayan bir haber spikeri ya da sunucu ya da program yapan bir kadın gördünüz mü? Bilakis güzellik kraliçeleri uzun süre işgal etti televizyonları. Defne Samyeli bunun en güzel örneklerinden biridir. Ntv’nin, Habertürk’ün, Cnntürk’ün spikerlerine bir bakın hele, bırakın başlarını kapatmayı, saçlarıyla, makyajlarıyla, giyimleriyle alabildiğine bir güzellik objesi olarak durmuyorlar mı ekranda? Burcu Esmersoy maç analizleri nedeniyle mi Ntvspor’da? Ekrandan uzaklaşalım biraz.
Türkiye’nin ekonomik dengelerinin 90ların başından itibaren hızlıca değiştiğini akılda tutarak soralım, büyüme hızı konusunda rekorlar kıran Türkiye’nin başörtülü kadın istihdamı ne durumda? Mesela sahiplerinin dindar olduğu alenen bilinen binlerce firmanın kaçında başörtülü kadın yönetici var? Hadi geçelim büyük şirketi, markette kasiyer dahi yapmadı bu adamlar başörtülü kadınları, satış temsilcisi yani tezgahtar olamadılar. Ezcümle müşteriyle yüz yüze gelinen hiçbir konumda çalıştırılmadılar.
Reklamlarda gördünüz mü peki son zamanlara kadar? Yine aynı soruyu soralım, başörtülüyü geçtim, makyajsız, boyasız, sokakta evde görebileceğimiz türden bir kadın gördünüz mü hiçbir banka reklamında, ya da şu lüks konut projelerinin reklamlarını düşünün, dar eşofmanıyla spor yapan, saçlarını at kuyruğu yapmış kadınlar hep ön planda değil mi? Bu kadar rezidansın hepsi beyaz Türklere satılmıyor herhalde?
Şimdi şunu soralım, devletin zerre dahlinin olmadığı bu alanlar bu kadar zaman neden memlekette başörtülü kadın yokmuş gibi davrandı? Büyüme hızı rekorlarında lokomotif olan “Anadolu kaplanları” her şeyi revize ettiler de başörtülü kadınlar neden giremedi sisteme? Kısa bi ara.
“Presentable” kelimesi iş ilanlarının olmazsa olmazı bir kelime artık. Hele bir de müşteriyle yüz yüze gelinecekse kişinin bu sıfatı taşıması şart. Daha çok bakımlı, düzgün giyinen anlamında kullanılsa da kelimenin esas anlamı yine kelimenin bilinçaltını ele veriyor: sunulabilir. Yani kişinin bizzat kendisinin sunulabilir olması isteniyor. Ya lafı uzatmayalım, güzel ya da yakışıklı değilsen, görüntünle karşıdakini etkileyemiyorsan işi alamıyorsun. Peki görüntü insanın hangi dürtüsüne hitap ediyor? Yazmaya gerek var mı? Peki başörtüsü- presentable ilişkisine bakalım. Bir din pratiği olarak başörtüsü presentable bir görüntü oluşturmanızda engeldir. Çünkü başörtüsü mantığı gereği karşı cinsi tahrik etmeyi engellemek üzere icat edilmişken presentable olmak, ne kadar gizlense de az ya da çok bir tahrik unsuru barındırmanızı zorunlu kılar.
Konuya döner dönmez yukarıda verdiğimiz örnekleri zemine oturtalım: Türkiye’de başörtülü kadınların yaşadığı mağduriyet, devletin onlara kurumlarını yasaklamasından ibaret değildir. Devletin hiç haberinin olmadığı yerlerde de Allah’ın emriymişçesine tapınılan kapitalizm başörtülü kadınların yüksek mevkilerde görünür yerlerde çalışmasına izin vermemiştir. Öyle ya, bu şirketler iş bağlarken lüks lokantalara gidilir, illa ki şarap içilir, anlaşılırsa kutlama için şampanya patlatılır. Peki bunları başörtülü kadın yapar mı, yapmaz. O yüzden de başörtülü kadından büyük şirkete yönetici olmaz. Hele bir de yabancı ortak falan varsa..
Peki yukarıdaki örnekleri neden veriyoruz? Çünkü bu meslek grupları esas olarak “görünürlüğü” belirleyen gruplar. Yani bir şirketin yöneticisi aynı zamanda başarı kavramının da vücut bulmuş hali olarak karşımıza çıkarılır. Yani “onun” yaptıklarını yaparsan, “onun” gibi giyinirsen!, “onun” gibi davranırsan sen de başarabilirsin. Oyuncular yahut spikerlerin durumu yeterince açık zaten. Onlar halihazırda presentable.
Ekonomik başarı olarak sunulan kalkınma modeli sayısal olarak devletin yarattığından çok daha büyük bir başörtüsü mağduriyeti yarattı bu ülkede. Kabaca 25 milyon kadının başörtülü olduğu bir ülkede eğitim alamayan ya da memur olması engellenen kadınlar bu sayının ne kadarını oluşturuyor olabilir ki?
Küçük bir parantezle başörtülü kadınların eğitim hakkını kullanmasının engellenmesi durumunu irdeleyelim. Evet, eğitim alamamış olmaları onları uzmanlıktan mahrum bıraktı ama bu durumun ortaya çıkan bu mağduriyet oranını açıklamaya yeteceğini sanmıyorum. Birincisi ekonomik durumu nispeten daha iyi olan binlerce kadın yurtdışında üniversite eğitimi alıp döndüler. Kaç tanesi yönetici olabildi? İkincisi de verdiğimiz örneklerin birçoğu zaten üniversite eğitimi istemeyen işler. Dizi oyuncusu ya da spiker olmak için lisans mezunu olma şartı aranmıyor.
O halde yeni hakim paradigmanın belkemiğini oluşturan yeni zenginlerin önemli bir kısmının da dindar olduğunu hatırlayarak şu soruyu soralım? Bu yeni dindar zenginlerimiz çok övündükleri başarılarının günün sonunda bir başörtüsü mağduriyeti yarattığının farkında mı? Daha da önemlisi farkında olsaydılar bu sistemden vazgeçerler miydi? Ya da şöyle soralım, söz gelimi 2004 senesine gidip ortalama bir “Anadolu Kaplanı”na şu soruyu sorsaydık, “ Bak abicim, peşine takıldığınız ekonomik kalkınma modeli başörtülü eşlerinizi, bacılarınızı, analarınızı!! mağdur edecek. Bu mağduriyetin yaratılmasına alet olmamak için bir etik duruş sergileyip kendi gelirinin bir kısmından vazgeçer misin?”. Ne cevap verirdi sizce? Vazgeçmeyenlere örnek olarak bugünün hükümetini verebiliriz. “Milli görüş gömleğini çıkardım” demek aşağı yukarı “vazgeçmem” demek değil miydi? O gömlek sırf stratejik ortakları, müttefikleri ürkütmemek için çıkarılmadı mı (son olarak hazırlanan olimpiyat oyunları tanıtım filmi bu tavrın en kristalize halidir)? AKP’yi kuran ekibin bu sistemin çalışma prensiplerini bilmediğini iddia edebilecek olan var mı? AKP, MHP’nin daha önce bu konuda verdiği kanun tekliflerini neden defalarca reddetti? Sizce de çok fazla soru olmadı mı?
Özetle bu ülkede başörtüsü konusunda yaşanan mağduriyette devlet tek suçlu değildir. İslami referansları giderek artan oranda kullanan AKP ve önündeki, arkasındaki sermaye grupları bu günaha seve seve ortak oldular. Eski devlet “ideolojik” sebeplerle yaparken yeni ortaklık (AKP-yeni zenginler) çok daha pragmatik bahaneler buldu. Oyunun kuralları belliydi, kadınlar ve erkekler “sunulabilir” olmalıydı ve başörtülü kadınlara bu oyunda yer yoktu. Onlar da oyunun kurallarına sıkı sıkıya bağlı kaldılar ve karşılığını da büyüme rekorlarıyla aldılar. Eski zenginlerinse hiç umurunda olmadı zaten başörtülü kadınlar.
Burada ince bir konu daha var, başörtüsüne özgürlük söylemlerinde en çok kullanılan isimler AKP yöneticilerinin kızları. Aslında isimleri kolay kolay geçmiyor. En nihayetinde muhafazakar bir siyasetçinin kızı olarak, hak gaspına uğramış kişiler halinde resmediliyorlar ve siyasi arenada asıl mağdur olan kızını okutamayan baba oluyor. Yani okuyamayan, yukarıda bahsettiğimiz işleri elde edemeyen, kendi hayatının rotasını çizemeyen bir kadının mağduriyeti flulaşıp yok olurken, ortaya bir anda kızını okutamamış bir babanın içler acısı dramı çıkıyor. Üstelik bu mağduriyeti milletvekili bakan koltuğundan anlatıyorlar. Mesela bir doğrudan mağdur ve aktivist olarak Hüda Kaya’yı kaç kişi yeterince tanıyor?
Gelelim olsa ne olurdu kısmına. Eğer bu aslanlarımız ilk palazlanmaya başladıkları günden itibaren başörtülü ya da örtüsüz kadın istihdamı konusunda daha cesur ya da ilkeli davransaydı, en basit haliyle kadınlar daha zengin olur, haklarını daha cesurca talep ederlerdi. Çünkü kapitalist sistem içinde bir paradigmayı değiştirmenin yolu o paradigma değişikliğini destekleyecek sermayenin bulunmasıdır. Diğer binlerce etkenle birlikte, temel olarak şunu söyleyebiliriz: 27 Mayıs parası yetmediği için başarısız oldu, 12 Eylül bizzat parayla halvet oldu ve çok başarılı oldu, bugün hala onların anayasası yürürlükte. 28 Şubatçılar ise paraları var mı yok mu onu bile bilmiyordu. 1000 sene sürecek dediler, 5 senede yalan oldular. AKP her seferinde en büyük başarısının ekonomik olduğundan bahsetmiyor mu?
Yani başörtülü ya da değil, eğer bu ülkenin kadınları ekonomik sisteme dahil edilseydi, ne Nur Serter'ler ikna odaları kurabilirdi ne de meclise girmek için 11 yıl beklemeleri gerekirdi. Hatta eminim ki meclise pantolonla girilip girilmeyeceğine bir erkeğin karar vermesine de izin vermezlerdi (Sevilay Yükselir tipi örnekler kafanızı bulandırmasın). Elbette kadın hakları probleminin yalnızca ekonomik gelir durumu üzerinden çözülmesi, hele de Orta Doğu coğrafyasında mümkün değil. Kadınlar bu coğrafyada doğrudan tehdit altında. Her gün şiddet ve ölüm tehlikesiyle karşı karşıyalar ve durum gerçekten vahim. Ancak bir alt başlık olarak başörtüsü konusu, hele de görece laik bir İslam ülkesinde ekonomik özgürlük en azından bu tür konularda ciddi bir gelişim sağlayabilir. Hem haklar mevzusu neresinden başlasak kar denebilecek bir mevzudur.
Son olarak da can alıcı soruyu sorup bitirelim: Bir demokratik hak olarak başörtülü kadınların hayatın her alanında özellikle de karar mekanizmasında bulunmasına “evvela kalkınmamız lazım, sonrasına bakarız” deyip müsaade etmeyenlerden, başörtüsünün aynadaki aksi olarak tanımlayabileceğimiz hakları güvence altına almasını beklemek inandırıcı mıdır?
Akçay Taşçı
YORUM YAZIN