Header Ads

Avrupa Basınında Bugün (14 Ekim 2013)


İngiltere Basını
İngiliz gazetelerinde bugün en fazla öne çıkan konu İngiltere ve Çin arasındaki ilişkilerde yaşanan gelişme.

İngiltere Maliye Bakanı George Osborne bugün Londra ve Pekin arasındaki ilişkileri önemli oranda geliştirecek yeni bir adım atıyor.

Buna göre İngiltere, getireceği yeni vize sistemiyle Çinli işadamlarıyla zengin Çinlilerin İngiltere’yi ziyaretini kolaylaştıracak.

Guardian, gelişmeyi ana sayfa manşetten ‘Maliye Bakanı, kapıları zengin Çinlilere açıyor’ başlığıyla veriyor.

Guardian, Osborne’un bugünkü açıklamasını özetle şu cümlelerle aktarıyor: “Çin’e beş günlük bir ziyaret gerçekleştiren Osborne Pekin Üniversitesi’ndeki gençlere şunları söyleyecek: ‘Ekonomik gelişiminize direnmeye çalışmamızı istemiyorum. İngiltere’nin bundan pay almasını istiyorum. Ve bu hafta, İngiltere ve Çin arasındaki ilişkilerde büyük bir adım atmamızı istiyorum. Çünkü Çin’de daha fazla iş ve yatırım, İngiltere’de daha fazla iş ve yatırım anlamına gelir. Ve bu da herkes için daha iyi hayatlar anlamına gelir.”

Bu ‘yeni adım’ kapsamında Çinli işadamları ‘24 saatlik süper öncelikli vize başvuru sistemiyle’ İngiltere’ye gelebilecekler.

Ayrıca seçilen bazı Çinli seyahat firmaları aracılığıyla zengin Çinli turistler, Schengen vizesi başvurusu yaparken aynı başvuru formuyla İngiltere vizesi için de başvurabilecek.

İran’la nükleer görüşmeleri
Batılı güçlerle İran arasında önümüzdeki günlerde gerçekleştirilecek nükleer görüşmeleri de İngiliz basınında bugün geniş yer tutuyor.

Gazeteler sayfalarında bu konudaki analizlere yer vermiş.

Financial Times’ın gazetenin editoryal görüşlerini yansıtan yazısında özetle şu ifadelere yer verilmiş: “Yarın, ABD ve başka ülke dünya gücü İran’ın nükleer programıyla ilgili kapsamlı görüşmelere başlayacak. İki taraf da sağlam bir anlaşma için çalışmalı. ABD var olan yaptırımların kayda değer bir şekilde gevşetilmesini sunmalı. Karşılığındaysa İran programında kayda değer kısıtlamaları kabul etmeye bakmalı.”

Daily Telegraph’ın yorum sayfasındaysa konuyla ilgili, Cumhuriyetçi Ilonis Senatörü Mark Kirk’ün bir yazısına yer verilmiş.

Kirk, görüşmede İran’ın topraklarında uranyum geliştirmesinin kesinlikle kabul edilmemesi gerektiğini ve asıl olanın bunun müzakere edilmemesi olduğunu savunuyor.

Kirk, yazısında İngiltere Başbakanı David Cameron’a da bir çağrı yapmış ve görüşmelerde kendisinden bu tavrı göstermesini istemiş.

‘Lübnan, Suriyeli mültecileri hoş karşılamıyor’
Independent’ın deneyimli Orta Doğu muhabiri Robert Fisk bugünkü yazısında kendisinin de yaşadığı Lübnan’ın, Suriye’deki iç savaştan kaçıp bu ülkeye sığınan Suriyelilere yaklaşımını sorgulayan bir yazı kaleme almış.

Lübnan’daki Suriyeli mülteci sayısının 1.3 milyona ulaştığını belirten Fisk bunun Lübnan’da yaşayan her dört kişiden birinin artık Suriyeli olduğu anlamına geldiğinin altını çiziyor.

Fisk, Lübnan iç savaşı döneminden bir hatırlatmada bulunuyor ve şöyle yazıyor: “Lübnanlılar kendi iç savaşları sırasında Suriye’ye gittiklerinde rejim tarafından kendilerine büyük özen gösterildi.”

Daha sonra Lübnan’da şimdi Suriyeli mültecilere gösterilen yaklaşımı ele alan Fisk ortada Lübnan için ‘utanılacak’ bir durum olduğunu belirtiyor. Zira yazara göre bugün Suriyeliler göç için bekledikleri kuyruklarda dövülüyor, fahiş fiyattaki kiralarla dolandırılıyor ve bazı şehirlerde (Fisk bunu söylediği için üzgün olduğunu belirtmekle birlikte buraların Hıristiyan şehirler olduğunu söylüyor) akşam 8’den sonra dışarı çıkmamaları isteniyor.

Fisk, Lübnan Başbakanı Najib Mikati’nin son dönemlerde Lübnan’a gelen her Suriyeli’nin yasal olarak mültecilik şartlarına uyup uymadığının araştırılması gerektiğini söylediğini aktarıyor.

Yazar, ağırlıklı olarak Hıristiyan bir parti olan Özgür Vatansever Hareketi’nin liderinin sınır kapılarının kapanmasını istediğini, partinin lideri Michel Aoun’un Beşar Esad’ı desteklediği ve Lübnan’daki Suriyeli mültecilerin çoğunun Esad karşıtı Sünni Suriyeliler olduğunu aktarıyor.

Fisk’e göre Lübnan ordusu ve istihbaratının Bekaa Vadisi’nde artan mülteci kamplarıyla ilgili en büyük kaygısıyla bu kampların güvenlik açısından kontrol edilemeyen bazı Filistinli mülteci kampları gibi bir hale gelmesi.

Fisk, on binlerce kişinin kaldığı Ein el-Helweh Filistin kampında farklı farklı silahlı grupların Lübnan’daki hukuku delerek kendi denetimlerini kurduğunu bunun Suriyelilerin kamplarında da yaşanabileceği endişesi taşındığını aktarıyor.

1915 olaylarını aktaran yeni kitap
Robert Fisk ana yazısı dışında ayrıca Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili tanıklıklar içeren bir kitabı da tanıtmış ve kitaptaki bilgilerin, olayların soykırım olduğuna dair yeni bir kanıt olduğunu öne sürmüş.

Fisk, ‘Holokost’ olarak tanımladığı 1915 olaylarının soykırım olduğunu, Türkiye’nin resmi olarak bunu reddettiğini ancak her ay olayların soykırım olduğunu gösteren, Batılılara ait yeni bir tanıklığın ortaya çıktığını yazıyor.

Fisk’in yazısında tanıttığı kitabın Cephede: Savaşta ve Barışta bir Doktor adını taşıyor. Kitabın yazarı Alec Glen birinci dünya savaşında cephede doktorluk yapmış bir İngiliz. Anılarını özel olarak oğulları için yazmış ancak ailesi bunları kitaba çevirip basmış. Fisk, kitapta Glen’in Kuzey batı İran’dan Bakü’ye doğru bir ekiple birlikte yürürken bir günde binlerce Ermeni mülteciye rastladığını yazdığını aktarıyor.

Fisk kitaptan şu bölümü aktarmış: “Hayret verici ve trajik bir görüntüydü…yol kenarından ölen bir kişinin, çoktan ölmüş birinin, yarısı köpekler ve çakallar tarafından yenmiş birinin yanından geçtik… İyileşme ihtimali bulunan gençleri kaldırıp katırların üstüne koyduk ve yandaki köye taşıdık.”

Almanya Basını
Halle kentinde yayımlanan Mitteldeutsche Zeitung'dan, ABD'deki bütçe krizini konu alan bir alıntıyla başlıyoruz basın turumuza:

"Hiç kimsenin, ABD’de Cumhuriyetçilerin yaptığı gibi dünyayı rehin almaya hakkı yoktur. Karşı oldukları sağlık reformunu engellemek için bütçe oylamasını istismar ediyorlar. Oysa iki meselenin birbiriyle hiç mi hiç ilgisi yok. Bunu idrak edememeleri durumunda ekonomik bir felaketi tetikleyecekler. Aynı zamanda siyasi alanda da bir dizi artçı deprem meydana gelmesi kaçınılmaz olacaktır."

Yine aynı konuya değinen Allgemeine Zeitung Mainz da Cumhuriyetçileri eleştiriyor:

"Kavgaya girişen birisi, sahadan galip olarak ayrılacağından emin olmalıdır. Aksi halde, okkalı bir şamar yemiş aptal konumuna düşer. ABD’deki borç üst sınırına dair kavgada da bu okkalı şamarı yiyecek taraf Cumhuriyetçiler olacaktır. Üstelik şamarı onlara bizzat kendi seçmenleri atacak. Çünkü Cumhuriyetçi seçmenler de tıpkı diğer Amerikalılar gibi, bütçe krizinin malî piyasaları vurması durumunda fena halde mağdur olacak. Bu senaryo pek yakında gerçekleşebilir. Zira Barack Obama, ‘herkese sağlık sigortası güvencesi sağlayan Başkan’ olarak ABD tarihine geçmesini engellemeye çalışanlara kesinlikle taviz vermeyecektir. Yaklaşık 50 milyon Amerikalının hâlihazırda sağlık sigortasından yoksun olması ve bu nedenle her yıl 45 bin kişinin hayatını kaybetmesi, önde gelen Cumhuriyetçi politikacıların pek umurunda değil. Ancak er ya da geç kendi seçmenleri tarafından, Obama’nın ortaya koyacağı bir çözümü onaylamaya zorlanacaklardır. Bunun da ötesinde fütursuzca yaptıkları şantajın, âdil bir uzlaşma kültürüyle beslenen demokrasiye büyük ölçüde zarar verdiğini de idrak etmek zorunda kalacaklar."

İtalya’nın Lampedusa adası açıklarında birbiri ardına meydana gelen mülteci dramlarını konu alan bir yorumla devam ediyoruz basın özetlerine. Weimar merkezli Thüringsche Landeszeitung, Almanya ve AB'nin mülteci politikasını sert bir şekilde eleştiriyor:

"Avrupa aşılmaz bir kaleye, Akdeniz de bir ölüler denizine dönüşmemelidir. Lampedusa’daki dehşet verici görüntülerden sonra artık harekete geçmek zaruri bir hale gelmiştir. Eğri oturup doğru konuşalım: AB’nin mülteciler politikası sadece ve sadece ‘laf var, icraat yok’ düsturuna dayanıyor. Örneğin Suriye: Milyonlarca insan savaştan kaçıyor. Bizler Lübnan, Ürdün ve Türkiye’den daha fazla Suriyeli mülteci almalarını talep ediyoruz. Üstelik bu ülkelerdeki mülteci kampları tıka basa dolmuş durumda. Buna karşılık Almanya’ya ise sadece 5 bin Suriyeliyi lütfen kabul ediyoruz. Başka ülkelerin çektiği sıkıntılar, zengin Avrupalıları pek ilgilendirmiyor. ‘Kuzey Afrika’dan gelecek kaçak göçmenlerle de İtalya ve Yunanistan tek başlarına uğraşsın. Ne yapalım, coğrafî konum itibariyle Afrika’ya yakın olmaları onların talihsizliği' felsefesi hâkim. Bu anlayış böyle devam edemez! Geçen yıl Nobel Barış Ödülü’ne lâyık görülen AB’nin, insanî sorumluluklarını yerine getirmesi için daha kaç kişinin Akdeniz’de can vermesi gerekiyor? Kuvvetle muhtemel Avrupalılar, tüm bunlara gözlerini kapatıp, kısa bir süre sonra rutin gündemine geri dönecek. Bu, Avrupa için utanç vericidir."

Son olarak yine aynı konuyla ilgili Berliner Zeitung'dan seçtiğimiz bir yoruma yer veriyoruz. Gazete, yüzlerce Afrikalı kaçak göçmenin hayatına mal olan faciaların, Avrupa’nın Afrika’ya yaklaşımını değiştirmesine vesile olması gerektiğini belirtiyor ve ekliyor:

"Kaçak mülteciler meselesini ele alırken, Afrika'yı aynı zamanda fırsatlar ve kabiliyetler kıtası olarak da algılamak gerekiyor. Afrika’yı bugüne kadar Avrupa’nın güvensiz dış sınırları için bir yük olarak görmeye alıştık. Böylece, kültürel ve sosyal zenginliklere sahip Afrika ülkeleriyle verimli bir işbirliği yapma fırsatını da kaçırmış olduk. Diğer yandan Afrika’ya bakış açımızı değiştirirken sadece sanat, yaşam tarzı ve folklorik zenginliklerini değerlendirmekle de yetinmemeliyiz. Afrika’nın genel resmini çizerken, şu gerçeği de bu kompozisyona mutlaka dâhil etmeliyiz: Afrika ülkeleri, politik ve ekonomik açıdan yerinde saymalarından da büyük ölçüde kendileri sorumludur."

Fransa Basını
Fransız Le monde gazetesi ABD Merkez Bankası'nın başkanı olması beklenen Janet Yellen'ın eli açık Amerikan para politikasında değişime gitmesi halinde karşılaşacağı güçlüklere değiniyor:

“Bayan Yellen kredi musluğunu azar azar kapatmak için zamanlamayı iyi yapmak zorunda. Kalkınmanın eşiğindeki ülkelere sermaye kaçışına ve akabinde küçük bir krize yol açmaması için bunu çok hassas şekilde yapmalı. Her şeyden önce ABD'de Temsilciler Meclisi'nde Cumhuriyetçilerin çoğunluğunun bütçe konusundaki sorumsuzluğu yüzünden tehlikeye girmiş, kararsız bir canlanma varken işe girişmek zorunda. Para politikasının en tipik özelliği tersine çevirmenin çok zor olması. Canlanmayı etkilemeden bunu başarmak için FED'in, ilk kadın başkanının yeteneklerine ihtiyacı olacak. Janet Yellen bunun için gerekli tüm niteliklere sahip.“

Hollanda Basını
Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Merkez Bankası'nın Washington'daki toplantısından da ABD'ye uyarı geldi. IMF Başkanı Christine Lagarde ABD'de üst borç sınırının yükseltilmemesi halinde dünya ekonomisinin de etkileneceğini kaydetti. Hollanda'nın Trouw gazetesi ABD bütçe krizinin Washington'daki toplantıyı gölgelediği şeklinde yorum yapıyor:

“Amerikan kamu idaresinin yaklaşık bir buçuk hafta önce hizmet vermeyi durdurmasının ardından konu IMF'nin toplantısında hızla ele alındı. Can sıkıcı bir durum ama uzun sürerse zarar verici de olabilir. Yükümlülüğünü yerine getirememe durumunda yani pratikte devletin iflas ettiği varsayıldığında iş daha da değişiyor. ABD'nin önümüzdeki hafta tüm ödemelerini gerçekleştirememesi tehlikesi korku içeren sorular doğuruyor. Çünkü istikrarsızlık baş gösterecektir. Malî piyasalar da bunu hiç takdir etmez. Sonuç bir felaket olabilir: Çöken borsa ve döviz kurları yalnızca ABD ile yeni toparlanan Avrupa'yı etkilemekle kalmaz, Asya, Latin Amerika ve Afrika'da gelişen ulusal ekonomileri de vurur.”

Avusturya Basını
Avusturya'nın Die Presse gazetesi AB Parlamentosu'nun birliğin dış sınırlarında kontrolleri artırma kararını yorumluyor:

“İlk olarak dış sınırlarda kontrollerin artırılması yararlı olur. Sınırların insansız hava araçlarıyla denetimi şu günlerde pek makbul görülmüyor ama neden olmasın? Mülteciler, Suriyelilerde olduğu gibi AB devletlerine paylaştırılabilmeli. Mültecilerin geldiği ülkelerle ilişkiler yeniden şekillendirilmeli. Sadece demokratik ülkelerin iktidar sahipleri karşılanıp, bu ülkeler ziyaret edilmemeli. Totaliter rejimlerin malvarlıkları, banka hesapları dondurulmalı, muhalefet ile bağlantıya geçilmeli. Ancak bunlar için önkoşul; uzlaşmazlıkların çözülmesini, insan haklarının uygulanmasını ve demokratikleşmeyi hızlandırmayı hedefleyen bir AB dış politikası.”

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.