Header Ads

Gezi Parkı'nın Ağaçları

- AHMET ÜMİT -

Sabahın üçü, Taksim meydanı tenhalaşmış ama gececi insanlar hala dolanıp duruyor ortalıkta.

Dolunayın gümüşten ışığının altında terli insan bedenleri, genç kızlar, erkekler, sarmaş dolaş sevgililer.

Kafalar çakırkeyif, bazılarının dilinde hala neşeli şarkılar. Bense yorgunum, hem de çok yorgun. Sabahtan beri bilgisayarın başından kalkmamıştım. Hep böyle olurdu, romanın sonlarına doğru, bırakmak istesem de kahramanlarım bırakmaz, kontrolü ele geçirerek, zorla sürükleyip götürürlerdi beni finale doğru. Şimdi de aynı durumu yaşıyordum işte, parmaklarımın acımasına, gözlerimin önünde kelebekler uçuşmaya başlamasına rağmen bir türlü kurtaramıyordum kendimi bilgisayarın tuşlarından. Böyle giderse, bayılıncaya, başım klavyenin üzerine düşüp kalıncaya kadar yazmayı sürdürecektim. Neyse ki o telefon geldi. Karımdan gelen telefondan bahsediyorum. “Ofiste mi yatacaksın?” diyordu. “Benim için bir sakıncası yok, ama bundan sonra hep orada kalırsın.” Tehdit yeterince etkiliydi. Anında kopardım gözlerimi ekrandan, parmaklarımı çektim tuşlardan, bilgisayarımı kapattım, kendimi İstiklal Caddesi’nin gürültülü kalabalığına bıraktım.

Niyetim bir taksiye atlayıp hemen eve gitmekti. Ama hava o kadar güzeldi ki, karımın tehdidine rağmen gökyüzünündeki dolunayın çekiciliğine kapıldım. Ilık sonbaharın tadını çıkarmak istedim.

Adımlarımı yavaşlatarak, etrafımdaki renkli insanları izleyerek, meydana çıktım. Buraya kadar işler yolundaydı, ama Gezi Parkı’nın yanından geçerken olanlar oldu; parktan fırlayan bir adam önüme düştü.

“Yardım edin! yardım edin!”

İncecik bedeni tirtir titriyor, faltaşı gibi açılmış gözleri, ağaçların gölgelerini tarıyordu. Bir gasp ya da hırsızlık olmalıydı. Ben de parka çevirdim bakışlarımı. Saldırgan ortaya çıktığında kendimi nasıl koruyacağıma dair hiçbir fikrim olmasa da, yumruklarımı sıkarak, meçhul hırsızın ağaçların arasından üzerimize doğru atılmasını beklemeye başladım. Ama saniyeler geçiyor, kimse çıkmıyordu ortaya. O kadar iri yarı biri değildim ama, belki de beni görünce saldırgan vazgeçmişti. Gövdemi kendisine siper etmiş hala panik içinde titreyen adama döndüm.

“Korktu herhalde,” dedim güven dolu bir sesle. “Çıkmayacak parktan...”

Garip bir söz söylemişim gibi yadırgayan gözlerle yüzüme baktı.

“Kim korktu?”

“Kim olacak seni kovalan adam. Yoksa adamlar mı? Sahi kimden kaçıyordun sen?”

“Ne adamı ya?” Gözlerindeki dehşet hiç azalmamıştı, bakışlarını parkın karanlığına dikerekmırıldandı. “Adamdan değil, ben ağaçlardan kaçıyorum.”

Şaşkınlıkla mırıldandım.

“Niye kaçıyorsun ağaçlardan?”

Kulağıma doğru eğildi.

“Çünkü konuşuyorlar... Durmadan, hiç durmadan konuşuyorlar.”

Kesif bir alkol kokusu çarptı burnuma, yırtık pırtık elbiselerini ilk o zaman fark ettim. Karşımda duran adam bir evsizdi ve fena halde sarhoştu. Muhtemelen bu parkta yatıyordu. Bu gece içkiyi de fazla kaçırınca berbat bir kabus görmüştü. Ama o bu düşüncelerimden habersiz sayıklamayı sürdürüyordu:

“Onların ismini fısıldıyorlar, rüzgar ne zaman esse, onların sesiyle doluyor park. Sanki ilahi gibi, dua gibi durmadan onların isimlerini mırıldanıyorlar...”

Zavallı adam keçileri kaçırmış olmalıydı.

“Boş ver,” dedim dostça omzuna dokunarak. “Fısıldasınlar, sana zarar veremezler nasıl olsa.”

Çaresizlik içinde ellerini yana açtı.

“Hayır, tanıyorlar beni. Sadece o kocaman çınar değil, o dev gibi kestane de tanıyor. O incecik gül fidanları bile. Evet, onlar bile, hafif bir esinti çıkmaya görsün, hemen başlıyorlar konuşmaya.”

Saçmaladığını biliyordum ama sormaktan kendimi alamadım.

“Nerden tanıyorlar seni?”

Hiç duraksamadan yanıtladı:

“Geçen yazdan. Haziran ayından.” Eliyle parkı gösterdi. “Burada görev yaptım ben.”

Ayyaş filandı ama şahane bir hayal dünyası vardı.

“Bahçıvan mıydın?”

Alıngan bir ifade belirdi yüzünde.

“Ne bahçıvanı be,” diye çıkıştı. “Emniyete çalışıyordum ben. Polislere yardım ediyordum. Bildiğin devlet görevlisi.”

Gitgide daha eğlenceli bir hal alıyordu hikaye.

“Nasıl bir hizmet veriyordun?”

Küçümseyen gözlerle şöyle bir süzdü beni.

“Abi sen bu dünyada yaşamıyor musun? Daha birkaç ay önce, savaş alanı gibiydi burası.

Cehennemden farkı yoktu parkın...”

Sonunda jeton düştü bende. Gezi Direnişi’nden bahsediyordu. Parktaki ağaçları söküp, alışveriş merkezi yapmak isteyen hükümete karşı başlayan ayaklanmadan. Demek ki yazın yaşadığı olaylar aklını karıştırmıştı zavallının. Ama itiraf etmeliyim ki söylediği yalanın bir mantığı da vardı. Hayal dünyasının sınırlarını merak ettiğim için muhabbeti derinleştirmek istedim.

“Peki sen ne görevi yapıyordun?”

Sinsice sırıttı, çürük dişleri göründü, kalın dudaklarının arasından.

“Parkta olan biteni anlatıyordum polislere. Burası acayipti o zaman... İnsan doluydu her yer, solcular, sağcılar, dindarlar, hippiler, kadınlar, aklına kim geliyorsa herkes buradaydı. Birkaç sivil polisi fena dövdüler içerde. O yüzden polis girmeye çekiniyordu parka. Beyoğlu Karakolu’ndan Komiser Erol Abi buldu beni. İyi adamdır Erol Abi, arada para verir bize, içeri düşersek arka çıkar. İşte o, İstiklal Caddesi’nde yakaladı beni. ‘Hala parkta mı yatıyorsun Memo?’ diye sordu. Ben de ‘Evet, amirim,’ dedim.

Elime bir yüzlük sıkıştırdı. ‘İyi o zaman her sabah, her öğlen ve her akşam bana gelip anlatacaksın... Parkta ne oluyor, ne bitiyor, kalabalık mı, sakin mi, elebaşı kim, rapor edeceksin.’ dedi. Böylece başladım göreve.”

“Yani ihbar ettin direnişçileri...”

Sırıtması yüzünde dondu.

“N’apabilirdim ki, devletimiz benden bir hizmet istemiş...” Duraksadı. “Hem Sülük Sami’yle, Balon Kamil de yaptı. Hatta o lavuklar, Komiser Erol’un verdiği cep telefonuyla fotoğraflarını bile çektiler direnişçilerin. Ben o kadarını yapmadım hiç değilse. Üstelik parktaki gençler çok yardım etmişti Sülük Sami’ye. Doktora bile götürmüşlerdi şerefsizi. Kan işiyordu pezevenk. Böbreğinde taş mı ne varmış. Yalan yok, direnişçilerin sayesinde iyileşti. Bana da yardım ettiler. Her akşam sıcak yemek çıkıyordu parkta.

Kimseden para istemiyorlardı, herşey bedavaydı, ama herkes çalışıyordu, kimse kaytarmıyordu. Cesur çocuklardı aslında. Benim yanımda bir delikanlının gözünü kör etti polis. Gaz tüfeğiyle nişan aldı, çocuğun gözüne. Bile bile ya... Nasıl da yakışıklıydı oğlan. Gitti sol gözü.”

“Sen niye yardım etmedin çocuğa?”

Haksızlığa uğramış gibi yükseltti sesini.

“Ettim, kim diyor etmedim diye. Hastaneye kadar sırtımda taşıdım oğlanı. Hem direnişçilere yardım ettim, hem de polise. Başka çaremiz yoktu ki, direnişçiler bir hafta, bilemedin bir ay orada, sonra polisle biz başbaşa kalacağız. Eğer muhbirlik yapmasıydım, Komiser Erol ağzıma sıçardı benim, bu sokakları dar ederdi bana. Anlıyor musun?”

Söylediklerinin ne kadarı doğru, ne kadarı yanlıştı bilmiyorum. Bir komiser böyle bir adamdan yardım ister miydi, hiç emin değildim ama güzel anlatıyordu doğrusu. Eğer uyduruyorsa, sözleri daha da değerliydi, çünkü müthiş bir kurgu yeteneği var demekti.

“Peki, sonra n’oldu?” diye kurcaladım. “Söyledikleriniz polisin işine yaradı mı bari?”

“Yaramaz mı, tabii yaradı. Parkta ne olup bitiyor saati saatine öğreniyorlardı. Yoksa Erol Abi birkaç yüzlük daha toka eder miydi avucumuza.”

Başımla ağaçları gösterdim.

“Ama park yerinde duruyor, direnişçiler kazanmış, ağaçları sökememiş hükümet.”

Gizli bir sevinçle ışıdı yüzü.

“Öyle oldu, bana sorarsan iyi de oldu. Alışveriş merkezi yapsalardı, bizi kapısına bile yaklaştırmazlardı o binanın. Elli metreden kışkışlardı bizi özel güvenlikçiler... Ama...” Yine o korku gelip oturmuştu gözlerine. “Ama şimdi de ağaçlar rahat vermiyor... Tam kıvrılıyorum o çalıların altına, tam gözlerimi kapayacakken başlıyorlar fısıldamaya. Ama nasıl, gitgide artıyor sesleri... İnsanın ödü bokuna karışıyor, deli olacam valla.”

Alkolün etkisiydi tabii, sanrılar, hayaller...

“Sen de başka bir parka git,” dedim rahatlatmak amacıyla. “Etrafta başka yer mi yok. Deniz kenarına in mesala...”

Üzüntüyle başını salladı, “Bu park benim evim Abi. Başka parklarda uyuyamam ki ben. Beş yıldır burada yatıyorum. Şu ilerde bir manolya var, annemin dizi gibidir o ağaç. Mis gibi kokuların altında uyuyurum yıllardır, bir bebek gibi huzur içinde. Evimi bırakıp, nasıl gideyim abi ben.”

İçime dokundu adamın hali ama yapabileceğim bir şey de yoktu. Komiser Erol gibi bir yüzlük de ben sıkıştırdım avucuna.

“Hiç değilse git bir otelde yat bu akşam...”

Parayı aldığına sevinmişti yine de umutsuzca baktı yüzüme.

“Peki yarın ne yapacağım abi?”

Aslında bir pskiyatra gitmesini söylemeliydim ama bir işe yaramayacağını bildiğimden, “Umudunu yitirme,” dedim sadece. “Belki yarın gece konuşmaz ağaçlar.”

Eline sıkıştırdığım parayı alıp, sallanarak uzaklaştı yanımdan. Ben de yarım kalan yürüyüşümü sürdürdüm ama ne yalan söyleyeyim, aklım adamın söylediklerine takılmıştı. Elbette inanmıyordum ağaçların konuştuğuna. Yine de bakışlarımın birkaç metre ötemdeki parka kaymasına engel olamadım.

Sahi en son ne zaman gelmiştim ben buraya? İki ay önce olmalıydı, direniş günlerinden hemen sonra, bir öğle sonu ziyaret etmiştim bu yeşil alanı. Korkunç günlerdi, acımasızca saldırıyordu polis. Her yer biber gazıyla kirletilmişti, her yanda tazyikli su her yanda panzerler. Coplarla, tahta sopalarla öldüresiye vuruyorlardı gencecik kızlara, erkeklere. Ama yılmıyordu direnişçiler, İstanbul insandan bir ırmak olmuş, akıyordu şu küçücük yeşil alana. Her geçen gün artıyordu direnişe katılan insan sayısı. Bin, on bin, yüz bin, bir milyon... Kırk küsur gün sürmüştü direniş. Hükümet pes etmişti sonunda, bırakın var olan yeşili ortadan kaldırmayı, yeni ağaçlar dikmişti bu alana. Ama o günden sonra görmemiştim parkı. Acayip bir istek duydum içeri girmek için. Ayaklarım adeta kendiliğinden sürükledi beni ağaçların bulunduğu gölgeliğe.

Parka girince nemli bir serinlik çöktü üzerime, yanık toprak, çürümüş ot kokusu... Dolunayın parlak ışığını geçirmeyen gümrah ağaçların altından yürürken, beton binaların arasındaki bu ağaçlıklı alanı bir tür tapınağa benzettim. Yok ettiğimiz doğanın son kutsal alanı. Bir yerlerde bir kuş öttü, sanırım bir baykuş, belki şehrin son baykuşu... Durup dinledim, bir daha sesi duyulmadı. Rüzgar durmuştu, merdivenlerden inerek, parkın ortasındaki açıklığa ulaştım. Dolunayın altındaki havuzun gümüşten suyuna baktım bir süre. İçim huzurla dolmuştu. Şu banklardan birine otursam, sabaha kadar bu dingin suyu seyretsem yine de sıkılmazdım. O anda fark ettim rüzgarı. Rüzgar bile denemez, bir yel, hafif bir esinti.

Esinti usulca gezindi alnımda, saçlarımda. Sanki günün bütün yorgunluğu bir anda uçup gidivermişti zihnimden, bedenimden. Bir an kendimi, gökteki dolunayın, bu gölgeli ağaçların, bu gümüşten havuzun, şu esintinin bir parçası gibi hissettim. İşte o anda duydum sesi. Uğultu gibiydi, evet, ağaçlardan geliyordu.

Adamın duyduğu ses bu muydu yoksa? Tüylerim diken diken olmuştu ama kendimi korkutmanın anlamı yoktu. Hemen mantıklı bir açıklama buldum zihnim: Rüzgarın sesi. Elbette rüzgarın sesi. Zaten uğultu gibi, ne söylediği de anlaşılmıyordu. Ama bu büyülü gece, mantıklı açıklamamı çürüttü hemen; uğultu giderek netleşti, bir kız çocuğunun incecik sesine dönüştü. Ardı ardına isimler sıralamaya başladı.

“Ali , Abdullah, Mehmet, Ethem, Mustafa.”

Bir dua, bir ilahi, bir tekerleme gibi.

“Ali, Abdullah, Mehmet, Ethem, Mustafa.”

Dehşet içinde kalmıştım. Neler oluyordu. İlk aklıma gelen, o evsiz adamın haklı olduğuydu, demek hayal görmemişti. Ağaçlar gerçekten de konuşuyordu. Hem de hiç susmadan. Sevgiyle, saygıyla, örselemekten çekinir gibi şefkatle hep aynı beş ismi tekrarlıyorlardı.

“Ali, Abdullah, Mehmet, Ethem, Mustafa.”

İyi de kimdi bu isimleri söylenen insanlar? Etrafa bakınırken gördüm; havuzun karşısındaydılar, beş insan, beşi de gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Evet, karşıdaki anıt mezardan söz ediyorum. Beş fotoğraf çerçevesinden bana bakan beş insandan. Ama sadece fotoğraflar yoktu yeşil çimenlerin üzerinde; beş de mezar taşı vardı. Sembolik olsalar da gerçek mezarlar taşlarından daha etkili görünüyorlardı ay ışığının solgun parlaklığında. Onlara doğru yürüdüm. Taşlarının üzerindeki yazılara baktım. Ali İsmail 5Korkmaz, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ethem Sarısülük, Mustafa Sarı yazıyordu. Bu ağaçlar kesilmesin diye yapılan direnişte yaşamını yitiren beş gencecik insanın adları. Ne yapacağımı bilemeden öylece kala kalmıştım olduğum yerde. Ama rüzgarda usulca kıpırdanan ağaçlar, bir dua gibi aynı isimleri tekrarlamayı sürdürüyorlardı kararlılıkla.

“Ali, Abdullah, Mehmet, Ethem, Mustafa...”

Ahmet Ümit
http://birgun.net/haber/gezi-parkinin-agaclari-2273.html

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.