Başka Türlüsü Devrimin
![]() |
| - MAHİR ÜNSAL ERİŞ - |
Çok afedersiniz, en siktiriboktan nesildik biz. Yakaları kürklü paltolar, kalınca favoriler ve heybetli bıyıklarla fotoğraflarımız olmadı sarısı beyaz, kırmızısı siyah çıkmış pankartların önünde. Babalarımızın vardı. Bizden bir yol olmazdı.
Biz büyük bir yenilginin içine doğmuştuk çünkü. Solcu bıyıklı babaların, dipdiri, pırıl pırıl inanç annelerin içindeki umudu alıp yerini korkuyla doldurmuşlardı çünkü. “Aman yavrum, önce okulunu bitir,” dediler.
Milli Güvenlik ve dahi Vatandaşlık diye, apoletli “öğretmenlerin” sınıfa “Dikkat!” çektirerek girdiği dersler gördük biz okullarda çünkü. Coğrafyanın, tarihin millisini bize okuttular. Söz döner dolaşır da komünizme gelir diye, Bulgaristan’ı, Yugoslavya’yı ve kanatlarını açmış gibi görünen haritasıyla dünyanın yarısını kucaklamış, insanlığın o büyük hayal kırıklığı Se Se Ce Be’yi, göstermediler bile coğrafyanın millisinde bize.
Kimimiz Boşnak’tık. Kimimiz Zaza, bazımız Gürcü, öteki Arnavut, Kürt ona keza… Ama dilleri öğrenemedik. Onca yıldır sokakta, tarlada, yolda, belde konuşulan o diller anne-babalarımıza kadar gelip bizde kesilmişti. Dedeler, anneanneler ayıpladı bizi. Ekmek, su diyemeyen, kendi dilinde iki türkü mırıldanmaktan aciz mendeburlar olduk.
Böyle konuşuyorum diye annem kızacak yine, belki siz de darılacaksınız ama en siktiriboktan nesildik biz. Bastığı yerde ot bitmeyenlerin, bastığı yerde bitmiştik. Sağlıkla büyümemiz bile mucize, değil ki umutlanmak bizden.
Politikanın boşalttığı yeri topla, popla doldurduk. Kitap okumak bile, sayısız dünyaya açılan sihirli bir anahtar değil, anket defterlerimize yazdığımız “boş zaman aktivitesi” sayıldı bizde. Çünkü boş zamanlarda okunmayacak kitapları basanları döverek öldürmüşlerdi, ah İlhan! Kitapların bize verdiği cenneti-cehennemi, televizyona mürit olmakla değiştik. Gözümüz irşatta değil mürşitteydi. Öyle olmuştuk biz.
Bizi siyasetten, adına politika deyip, göbekli-kalantor adamları göstererek soğutmuşlar, karaciğerini Derin Araştırma Laboratuarlarında bırakmış dayılarımızla korkutmuşlar, zorunlu din dersleriyle imana getirmişlerdi.
Kimsenin bizden ümidi yoktu, kendimizin bile. Bizi öyle bir hale getirmişlerdi ki, dünyadan bile ümidimiz yoktu pek. Çünkü biz… Neyse, söylemeyeyim o lafı bir daha.
Sonra vahşi bir hayvan kıpırdandı, cenabet ölü toprağımızın altında. Sarstı silkeledi. Dürttü kendimize getirir gibi oldu bizi. Alışkın değildik böyle şeylere hiç. Sokakta bulduk kendimizi. Geceleri sokakta dolaşmanın bile tekinsiz sayıldığı bir dünyanın içinde sabahlara kadar sokaklara döküldük. Ağaç diyorlardı. Ağaç ya, dibimize dibimize vuran baltanın dürttüğüyle ayıktık işe, doğru.
İlk iki gün. Çocukluk hayalim, gençlik hülyam olduğundan, devrim oluyor sandım ben. Uyuyamadım heyecandan. Hiç devrim görmediğimden olsa gerek, sokağa dökülen insanlar, adını tarihçilerin değil devrimcilerin koyacağı bir devrimi yazıyorlar sandım. Hoş, insanların sokağa çıkması bile devrimdir bu iklimde, bu çocuklarla.
Sonradan anladım ki sallanan bir şişenin patlayışı gelmiş. Hani Coca-Cola kuşağı diyorlardı ya bunlara, bize, onun için diyorum bunu. Sabrın sonu şikâyet.
Hiç kimsenin hiç kimseye benzemediği bu küçücük dünyamızda farklı urbalar giymiş insanlar bir araya geliverdiler. Buna da devrim diyelim. Meğer bizmişiz, başka renk forma giyeni, kendimizinkinden başka dille doğanı, illa birinin askeri olmaya geleni, erkeğin erkeğe aşık olanını, kadın olup erkekten dönenini, Allahsızı, tespihli, seccadeliyi en çok seven. Meğer bizi bizden ayıran o koca karanlık, kalın duvarlar değil kara bir dumanmış. Öyle bir araya gelince soluğumuz, bir üflemeyle dağıldı. Kimyalı dumanlar sıktılar o dağılınca, birbirimizi yine göremeyelim diye. Eskisi gibi.
“Sous les paves”, görkemli parklar varmış, ayakları uzatıp kitap okumalık, çadır kurup ekmek kırışmalık, horon vurmalık, namaz kılmalık, koşmalık, sarılmalık, öpüşmelik. Şaşaalı büstlerin gölgesindeki okul bahçelerinde top oynamaktan başka bir şey görmeden büyüdüğümüz için şaşırdık.
İlk kez başını örtmüş bir kızla sohbet ettik uzun uzun, dumanların arasında yere düşmüş bir travestiyi kaldırdık; değil bir arada durmak, yanyana tesislerde tatil yapsa kan gövdeyi götürecek insanların ilaçlar sürdüğünü gördük birbirilerinin gözlerine. “Yahu sen de mi vardın bu dünyada?” dediğimiz insanları kimselere bırakmamayı gördük. Tuttuk elinden kuytularda saklandık, kovalayan karanlıktan.
Yanyana geldik biz. Hiç beklemiyorlardı bizden. Biz bile beklemiyorduk, ne kendimizden ne yanyana geldiğimizden, yanımızdakinden.
Taşları yerinden oynattık mı, kim bilir. Ama üstümüze örttükleri korkuyla bize kendilerince tip biçenlerin, ilk kez korktuğunu hissettik bizden. Yok sayılmaya alışkın olduğumuzdan, içimiz okşandı. Demek vicdanı öldürmek, vicdana ihtiyacı olmadan yaşamayı öğretmek kadar kolay değil.
İlk iki gün uyuyamadım heyecandan. Devrim sandım, devrim gördüğümden değil de, kitaplardan, filmlerden bildiğimden, gençliğimin en taze zamanlarından beri hayalini kurduğumdan. Ondan değilmiş ama. Başka türlüsüymüş devrimin. Yanyana gelme devrimiymiş, zulmün insanda illa bir yerde tak ettiğinin devrimiymiş, sokağa çıkmanın genci, yaşlısı, kadını, çocuğu, saati, kuralı, hesabı kitabı yok devrimiymiş. Ve yetiştirildiğimiz gibi olmamanın.
Korkarak büyüdüğümüzden, affedin bu kez diyeceğim, en siktiriboktan nesli olmuştuk biz, bildiğimiz tarihin. Bizden olmaz diyorlardı, biz de öyle, iyi bir iş bulsak, devletle karşı karşıya gelmesek yeterdi. Çok korkutmuştu bizi korkutulmuş anne babalarımız. Televizyon çok korkutmuştu.
Devrim oluyor sandım ben. Devrimi çok severim. Başka türlüsüymüş ama bu. Korkmamak da olabiliyormuş demenin, yanyana gelince korkudaki zavallılaşmayı görmenin devrimiymiş. Direnmenin devrimiymiş. Karanlıkla öldürülenlerin cenazelerinden nasıl da aydınlık fışkırdığını herkesin göreceği günün devrimiymiş.
Mehmet’in, Abdullah’ın, Ethem’in devrimiymiş. İstanbullu Mehmet’in, Antakyalı Abdullah’ın, Angaralı Ethem’in, aynı parkta.
Mahir Ünsal Eriş
*DUVAR Dergisi’nin 9. Sayısına yazıldı.
** http://mayirbey.wordpress.com/2013/08/13/baska-turlusu-devrimin/

YORUM YAZIN