Header Ads

Bir Yalnızlık Şekli Olarak Recep Tayyip Erdoğan

- EMRE DEMİREL -

Hoşuna gitmeyen bir olay karşısında sinirlenen, azarlayan, tehdit eden ve öfkenin de bir hitabet sanatı olduğunu söyleyen Başbakan, 31 Mayıs günü başlayan protestoların ve kendisini hedef alan Gezi Parkı eylemcilerinin hitabet sanatını kendi hitabet sanatıyla birleştirdiği günden beri, Türkiye hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı bir döneme geçti.

Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk Cumhuriyetçi başkanı Abraham Lincoln’nün ‘’7 hayır 1 evet. Evetler kazandı’’ sözü, aslında Recep Tayyip Erdoğan’nın içerisinde bulunduğu durum ve kendini tam olarak nasıl hissettiğiyle ilgili çok önemli ipuçları  veriyor. Bu ruh hali sadece liderlik özelliğinin ve 'en iyi ben yönetirim' iddiasının dışında Başbakan’ın içerisine düşmüş olduğu ‘’işletme körlüğü’’nün de en önemli göstergesi. Çok basit bir şekilde halledilebilecek bir olay karşında bile en sağlam zırhını giyen ve en ölümcül silahlarını kuşanan Başbakan, artık dirsek temasını sadece kendisine mal ettiği %50 ile kuruyor.

Mimariden, belediyeciliğe, kürtajdan, doğum kontrol haplarına kadar uzanan sözde uzmanlık alanı, yakın çevresinin ve tabanının kendisine çok daha fazla yaklaşmasını sağlasa da, giderek tek tipleşen Erdoğan hareketi, liderini derin bir yalnızlığa itiyor.

Başbakan kafasını çevirdiği her yerde, sohbete başladığı her insanda kendi düşüncülerinin sonuna kadar onaylandığını gördükçe, Milli Görüş Hareketi’nden beri belirli bir prensibe bağlı muhafazakarlar, bir politika geliştirirken ‘’doğru olduğuna inanıyoruz, o yüzden uyguluyoruz’’ retoriğinden, ‘’Recep Tayyip Erdoğan söylüyorsa doğrudur’’ retoriğine hızla geçiş yapıyor.

Kendi Kemalizm’ini yaratan AKP, tek parti zihniyetini öne sürerek eleştirdiği CHP’nin, 40’lı yılların başında yaptığı hatayı, dünyada birçok parametre değişmesine rağmen 2000’li yılların başında tekrarlıyor. Peki Recep Tayyip Erdoğan’ın kendini tanımladığı, geleneğinden geldiği Milli Görüş Hareketi Erbakan karşısında nasıldı?

AKP içerisinde Başbakan'a, Recep Tayyip Erdoğan’ın Erbakan’a yaptığı gibi 28 Şubat döneminde 8 yıllık kesintisiz eğitimin kabulünden sonra ‘’ihanet ediyorsunuz’’ çıkışını yapabilecek kimse yok. Ya da Abdullah Gül’ün Fazilet Partisi’nin genel başkanlık seçiminde Recai Kutan’ın karşısına dikilip sadece 50 oyla kaybettiği dinamik taban artık çok eskilerde kaldı.

’’Değiştim, değişerek geliştim ,Milli Görüş gömleğini çıkardım’’ mottosuyla Türkiye’nin son 11 yılının açık ara en güçlü iktidarını oluşturan bu kadro, 31 Mayıs'tan beri kendi içlerinde günümüzün Erbakan’ı Erdoğan’a en ufak bir uyarıda dahi bulunamamaktadır. Cengiz Çandar’ın yazısında bahsettiği gibi, Erdoğan’nın çevresi Erdoğan Başbakan olmasaydı hiçbir şey olamayacak kralcılarla dolu.

Giderek güce tapan, fikrinin iktidarda olmasının hazzını yaşayan AKP her konuda Erdoğanlaşarak, yapılan bir hatayı hep birlikte savunur, alkışlar hale gelmiş, Bülent Arınç’ın yer yer yükselen sesi boşlukta kaybolmuştur.

Gezi olaylarına karşı düzenlenen mitingler, dış mihraklar ve faiz lobisinin oyununu bozuyoruz söylemi, bir türlü kanıtlanamayan camiide içki içtiler iddiası gibi birçok pratik ve doğru olmayan argümanlar, yakın geçmişte prensip partisi olan AKP’nin pratik olaylar üzerinden siyaset yaptığı taktirde, hemen değil ama uzun sürede kaybedeceğinin güçlü bir göstergesi.

Askeri vesayete karşı kazanımların ve yeni anayasa yapma girişimiyle ile beraber Kürt Sorunu’nun çözümüne sunduğu katkılardan dolayı kazandığı krediyi Erdoğan’ın kaybetmesi, zayıf bir iç muhalefet de eklendiği taktirde çok kısa bir zaman almayacaktır.

Uludere’nin faillerinin bulunamaması, ardından dosyanın kapatılması, Reyhanlı patlamalarındaki belirsizlik ve Gezi Parkı protestolarında takındığı sert tavır Recep Tayyip Erdoğan’ın dünya ve Türkiye kamuoyunda  sorgulanmasına yol açtı.

Muhalefeti zaten ciddiye almayacak olan Başbakan’ın kendisini uyaracak ve ona muhalefet edecek ‘’gerçek’’ takım arkadaşlarına ihtiyacı var.

Her ortamda AKP’nin bir hareket olduğunu iddia eden başbakan kendisinden sonra tabanını kimin yöneteceği konusunda endişeli gözüküyor.

'Ekonominin parlayan yıldızı' Ali Babacan rakamların objektifliği ve duygusuzluğunu yönetebilen genç biri olmasına karşın yeterli siyasi manevraya sahip değil. Bülent Arınç’ın ise zaman zaman sert çıkışları, kendine has yönetim şekliyle güçlü bir aday olmasına karşın lider olması zor gözüküyor.’’Kardeşim Abdullah Gül’’ün başka bir yalnızlık şekli olan Köşk’ten inip tekrar siyasete atılması ise imkansıza yakın bir ihtimal. Akıllara Davutoğlu ismi geliyor ancak dış politikadaki çöküşün mimarı olarak hem akademik düşünce yapısına sahip olması hem de Dışişleri Müsteşarlığı’ndan geliyor oluşu siyasi bir liderden çok bürokrat olduğunun bir göstergesi.

Tam da belirsiz soruların olduğu dönemde bunları öngören başbakan, ‘’hırsız Müslüman istemiyoruz’’ diyerek Mehmet Bekaroğlu ile yola çıkan Numan Kurtulmuş’u hareketin içine alarak gözlerden kaçmış bir siyasi başarıya imza atmıştı. Bilindiği gibi Numan Kurtulmuş Saadet Partisi’nde liderlik mücadelesi vermiş, Fatih Erbakan’ı partiden adeta sel önünden kütük kaldırır gibi uzaklaştırmıştı. Daha sonra muhafazakar hareketin babası sayılan Saadet Partisi’nin derin güçleri Numan Kurtulmuş’a istediği siyasi manevraları yapamayacağını hissettirmiş ve yollar dramatik bir şekilde ayrılmıştı. Bütün bu olaylar ve siyasi gelişmeler başarısız muhalefet partileriyle dolu Türkiye siyasetinde yine muhalif bir muhafazakar hareket çıkartmaya başlamıştı.

İlk olarak Halkın Sesi Partisi’ne, 'süpermarketin yanına açılan bir bakkal' muamelesi yapılması çok gecikmedi. Değersizleştirme üzerine kurulu bu siyaseti Numan Kurtulmuş ‘’Karun gibi gelip Harun gibi gittiler’’ mottosuyla çok zor duruma düşürmüş, muhafazar bir hareketin yolsuzluklarının peşine düşeceğini ve aynı güce sahip ‘’kardeşlerden’’ diğerinin nasıl olupta süpermarket açtığını, sermayeyi nereden buluduğunu deşifre edeceğini politikasının mihenk taşı yapacağı belli olduğu anda iktidar partisinde asıl endişe başlamıştı.

Çok para kazanmasına ve müşterilerine klimalı rahat bir ortam, geniş ürün yelpazesi sağlayan süpermarket sahipleri, artık ‘’mahallenin’’, sokağın onurlu bakkalını tercih etmeye başlamasının yakın ihtimaller içerisinde olduğunu görüyordu. Türkiye siyasetinin ana damarını oluşturan partilerin ezberi bozulacak, belki de 90’lı yılların Anap-Doğru Yol düşman kardeşler mücadelesi bu sefer 2000’li yılların başında Türkiye siyasetinde muhafazakar hareket arasında tezahür edecekti. Bunun anlamı açıkca bugün tarihe gömülen merkez sağ partilerinin kaderlerini yaşamaktı.

Eskiden Osmanlı’nın isyan çıkaran paşalara geniş yetkiler ve topraklar verip daha sora kendilerine aidiyet karşılığında paşaları pasifize etme stratejisini Recep Tayyip Erdoğan, Numan Kurtulmuş üzerinde başarıyla uyguladı.

Zamanında en büyük muhalifliği en vurucu slogan ve söylemlerle sürdüren Numan Kurtulmuş’tan en azından bu süreçte bir çıkış ve olayları daha doğru okuması kamuoyunda sorumluluk almasını bekleyenler yanıldı. Sosyal medyada yazdıklarından anlaşıldığı üzere Numan Kurtulmuş AKP teorisyenlerinin pratik ve doğru olmayan argümanlarına inanmış ve onaylıyor durumda. Elbette mahallenin onurlu bakkalığından süpermarkete ortak olmuş bir kişiye dönüşen Numan Kurtulmuş Türkiye kamuoyunun 'ne değişti' sorusuna yanıt veremedi ve geniş ofisinde yabancı konuklarıyla dünya meselelerini tartışıp kendisinin söylemiyle Karun’ların dolu olduğu bir partinin Başbakanlığına hazırlanmayı tercih etti

Sokak haricinde herkesin ölüm sessizliğine büründüğü bu ortamda Başbakan sokağın sesine kulak verip Türkiye’nin bu isyanını demokrasiye çevirip apoletlerine bir yenisini daha ekleyebilecek mi bilinmez. Ancak takınılan siyasi dil, geliştirilen siyaset sağduyulu bir ortamdan uzak olduğumuzun göstergesi.

Tam da çözüm sürecinin devam ettiği, yeni demokratik bir anayasanın gündemde olduğu bir konjonktürde, Gezi Parkı olaylarında, daha önce hiçbir zaman birbirine tahamül edemeyen grupların yan yana duruşu, sokağın havasının özgürlük kokması bir empati ve diyalog oluşturdu.

Belki de genç diyebileceğimiz bir ülke olan Türkiye Cumhuriyeti ilk defa bu dilde karşısına çıkan genç insanların isteklerine cevap verebilirse, kendisine has bir siyaset diliyle ve bambaşka düşüncelerle tanışabilir.

Aksi durumda önüne geçen herkese çarparak ilerleyen ve yalpalayan siyaset, kendi varlığını bitirecek bir tehlikeyle karşı karşıya kalacak, ele geçirilen her fırsatın kaçırılması bir bumerang gibi Türkiye’yi geri dönüp vurmaya devam edecektir.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.