Header Ads

Avrupa Basınında Bugün (25 Haziran 2013)



İngiltere Basını

Financial Times yazarlarından Stefan Wagstyl, Türkiye ve Brezilya'daki gösterileri gelişmekte olan ekonomilere görülen protesto eylemlerinin ışığında değerlendiriyor.

'Artan refah her zaman daha özgürlükçü bir siyaset getirmiyor' başlığını taşıyan yazı, 'Dünyanın gelişmekte olan pazarları daha önce görülmemiş protestoların pençesinde' tespitiyle başlıyor ve şöyle devam ediyor;

"Bugün Brezilya, birkaç gün önce Türkiye'ydi. Ondan önce de Rusya, Endonezya, Hindistan ve Güney Afrika. Bu ülkelerin hepsi son bir yılda büyük gösterilere sahne oldu. Ondan önce de Arap Baharı vardı. Farklı siyasi, ekonomik ve sosyal koşullara sahip ülkeler arasında benzerlikler kurmak tehlikeli. Rusya lideri Vladimir Putin geçen yıl üçüncü kez seçilmiş olsa da, otoriter rejimi Brezilya, Türkiye, Hindistan ve hatta Endonezya'da görülen demokratik çoğulculuğa pek benzemiyor. Türkiye ve Ortadoğu'da anahtar önemde rol oynayan İslamcı güçler, başka yerlerde kayde değer değil. Güney Afrika apartheid rejiminin zehirli mirasının acısını çekiyor. Brezilya ve Rusya'da göstericilerin hedefi resmi düzeydeki yolsuzluk. Hindistan ve Endonezya'da ise sorun kesilen yakıt yardımlarıydı."

'Gösteriler gösterileri besliyor'

Financial Times yazarı, gelişmekte olan ülkelerdeki bu farklı sorunlara karşın, bu protesto dalgasının bir tesadüften fazlası olduğu görüşünde. Gösterilerin gösterileri beslediğini belirten Waghstyl, 1960'ların sonunda Avrupa'da görülen eylemler ve 1989-1991 yılları arasında Doğu Avrupa'da görülen komünizm karşıtı gösterilerin hızla sınırları aştığını hatırlatıyor.

'Yetkililer bilgiyi bastırmak için hızla hareket geçebiliyor. Körfez ülkeleri Arap Baharı sürecinde bunu yaptılar. Ama mobil iletişim ve internet eylemcilere avantaj sağladı' diyen yazar şöyle devam ediyor;

'Eylemler, ekonomik sıkıntı çekildiği bir dönemde yapılıyor. Gelişmekte olan ekonomiler kalkınmış dünyadan daha hızlı büyüyor ama onlar da, Arap ülkelerinde gençler arasındaki işsizlikten, Brezilya'daki yetersiz kamu hizmetleri ve Hindistan'da sübvansonların büyüttüğü bütçe açığına, mali zorluklarla yüz yüze.Suudi Arabistan'ın başını çektiği birkaç petrol zengini ülke protestoları büyük kamu harcamalarıyla bastırabilir ama diğer hükümetler taviz vermek zorunda'

'Büyüyen orta sınıfların talepleri'

Stefan Wagstyl gösterilerin bir nedeninin de, eylemlerin görüldüğü ülkelerde uzun süredir iktidarda bulunan hükümetlerin gençlere miadını doldurmuş gibi görünmesi olabileceğini belirtiyor ve Putin'in 2000, Erdoğan'ın 2002, Brezilya'da da İşçi Partisi'nin 2003'ten bu yana iktidarda bulunduğunu hatırlatıyor. Güney Afrika'da da Afrika Ulusal Kongresi'nin 1994'ten bu yana ülkeyi yönettiğini belirtiyor. Yazı şöyle sona eriyor;

"Güney Afrika, Brezilya, Türkiye ve Rusya'da kişi başına düşen yıllık gelir 12-18 bin Dolar düzeyinde. Bu düzey yükselen orta sınıfın daha fazlasını talep ettiği bir seviye. Temel ihtiyaçları büyük oranda giderilince, daha geniş bir çerçeveden bakmaya başlıyor, daha iyi kamu hizmeti, sosyal özgürlükler, siyasi katılım ve polis zulmüne son verilmesini istiyorlar. Tarih bu taleplerin ekonomik kalkınmanın normal, doğal sonuçları olduğunu gösteriyor. Ama hiç şüphesiz tarih geleceği belirlemiyor. Rusya ve Çin gibi hammadde zengini ülkeler siyasi özgürleşmeye direnmekte başarılı olabilirler, ki bazı Körfez ülkeleri bunu başanrdı. Sosyal, siyasi ve konomik özgürleşme yanlıları için hiçbir şey garanti değil. Ama zaman onların yanında'

Snowden muamması

Amerika Birleşik Devletleri'nin devlet sırlarını ifşa etmekle suçladığı eski CIA ajanı Edward Snowden'ın nerede olduğuyla ilgili muamma İngiltere basınında geniş bir şekilde işleniyor.

Ekvador'a sığınma başvurusu yaptığı belirtilen Snowden, Hong Kong'tan Moskova'ya geçmişti.

Snowden'ın dün de Moskova'dan Havana'ya geçmesi bekleniyordu, ancak Snowden bu uçağa da binmedi.

Habere, Snowden'ın oturması beklenen boş uçak koltuğunun resmini koyan Independent, Beyaz Saray'ın Çin ve Rusya'ya öfkeli olduğunu ve Rusya'dan Snowden'ın iade edilmesini beklediğini yazıyor.

Ancak Rus makamlarının, bazı Rus yetkililerinin ABD'ye girişini engeleyen yasanın Amerikan Kongresi'nden geçmesinden sonra, Washington'la işbirliği yapma havasında olmadığı belirtiliyor.

'Sorumlu kemer sıkma önlemleri'

Daily Telegraph, Fransa Sanayi Bakanı Arnaud Monteburg'un AB Komisyonu ve Komisyon Başkanı Jose Manuel Barroso arasındaki söz düellosunu haberleştirmiş.

Monteburg, aşırı sağcı Ulusal Cephe'nin geçen Pazar günü yapılan ara seçimde önemli ölçüde oy arttırmasından sonra, 'AB'nin kamu borçlarının azaltılması için empoze ettiği kemer sıkma önlemlerinin Fransa'da Ulusal Cephe, Avrupa'nın başka ülkelerinde de diğer popülist gruplara yardımcı olduğunu' söyledi.

Daily Telegraph AB Komisyonu Başkanı'nın öfkeli bir yanıt verdiğini ve 'Monteburg'un aşırı sağcılarla benzer görüşlere sahip olduğunu' söylediğini aktarıyor.

Anne sütünün yararları

İngiltere basınında bugün bir de anne sütünün faydalarıyla ilgili bir sağlık haberi geniş yer buluyor. İngiltere'de yapılan araştırmaya göre, anne sütüyle beslenmek çocukların sosyal sınıf atlama ve başarılı bir yetişkin olma şansını yükseltiyor.

Times'ın haberinde İngiltere'de yapılan araştırmada 1958 ve 1970 doğumlu iki gruptan oluşan 34 bin kişi incelendiği belirtiliyor.

Bu iki grup 10 ve 10 yaşlarındayken babalarının yaptıkları işlere göre sınıflandırıldı.

33 ve 34 yaşlarına geldiklerinde de de edindikleri mesleklere bakıldı. Araştırmanın sonuçlarına göre, bebekliklerinde anne sütüyle beslenenlerin sosyal açıdan sınıf atlama ihtimali yüzde 24 artıyor.

Bulundukları sosyal sınıftan geriye düşme olasılıkları da yüzde 20 azalıyor. Çalışmaya katılan biliminsanlarından Mary Yakovu, "Anne sütünün bebeklere birçok açıdan yararlı olduğunu gösteren pekçok kanıt var. Bilmediğimiz ise nedeni" diyor.

Almanya Basını
Alman gazetelerinin yorum sütunlarında öne çıkan başlıca konu, Gezi Parkı eylemleriyle başlayan süreçte Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin geleceği.

Nürnberger Nachrichten adlı gazetede şu yorumu okuyoruz:

"Şu anda ve önümüzdeki yıllarda ne Avrupa Birliği, Türkiye gibi bir ülkeyi üyeliğe kabul edecek durumda ne de Türkiye tamamen bir Avrupalı olarak işlemeyi becerebiliyor. Aralarında Westerwelle‘nin de bulunduğu bir grup Avrupalı dışişleri bakanı, müzakerelerde 23 ve 24'üncü fasılların mümkün olduğu kadar çabuk açılmasından yana. Bu fasıllar hukuk devleti ilkesi ve insan haklarıyla ilgili düzenlemeleri kapsıyor. Erdoğan’ın en kısa zamanda rengini belli etmesi lazım. Bu süreç, hem Brüksel ile Ankara arasında hem de Türkiye’de heyecan verici bir diyalog olabilir. Avrupa yeni müzakerelere 'hayır' dediği anda, otoriter başbakanlarından farklı bir toplum hayali kuran Türklerin de umudunu kıracaktır.“

Landeszeitung Lüneburg gazetesi de Gezi Parkı olayları konusunda Alman iç siyasetindeki farklı görüşleri irdeliyor yorum sütununda:

"Dışişleri Bakanı Westerwelle tam doğru zamanda, koalisyon ortağı muhafazakâr Hrıstiyan Sosyal Birlik'e zıt bir çizgi izliyor. Bu parti, Taksim Meydanı'nda polisin uyguladığı şiddeti, Türkiye'nin Avrupa Birliği'nde yeri olmadığı yönündeki tutumunu destekleyen bir argüman olarak sunmuştu. Ancak ülkedeki ayaklanma tam tersini kanıtlıyor. Avrupa'nın kapısını çalan, her geçen gün daha fazla bir anti-Atatürk görünümü alan Erdoğan değil, aksine onun baskılarına başkaldıran ve her kesimden gelen insanlar. Ve bu insanlar cesaretleriyle Avrupaî değerlerin Türkiye'deki sivil toplumda ne denli kökleştiğini olduğunu kanıtlamış oldu.“

Ulm kentinde çıkan Südwest Presse'nin Ankara-Brüksel ilişkilerine bakışı ise şöyle:

"Varılan nokta, iki tarafın da uzlaşmış görünüp aslında kendi çizgilerinden oynamadıkları bir tablo. Avrupa Birliği, Türkiye ile üyelik müzakerelerini sürdürecek, ama hemen değil. Ankara yeni bir faslın açılması için sonbahara kadar beklemek zorunda. Avrupa Birliği zor bir konumda. Bir yandan aşırı kibirli bir tavır sergileyen Başbakan Erdoğan'a düşünce özgürlüğünün TOMA'larla bastırılamayacağı mesajının verilmesi gerekiyor, diğer yandan da Türkiye'nin Avrupa yönünde açılımı için cesurca sokaklara dökülen sivil toplumun da hayal kırıklığına uğratılmaması gerekiyor.“

Ludwigshafen çıkışlı Rheinpfalz gazetesinin yorumu da şu satırları içeriyor:

"Baskı artacak. Referandum ile anayasayı değiştirmezse Başbakan'ın görev süresi 2015’te bitiyor. 2014 yılında ise Avrupa Parlamentosu seçimleri var. Elinizi kalbinize koyun. Seçim kampanyaları gerçekten de sadece borç krizi ve Euro kurtarma mekanizmaları üzerine mi kurulsun, yoksa adını Avrupa Birliği koyduğumuz ve barış ile kalkınma konusundaki bu benzersiz projenin geleceği için yeni vizyonlar mı tartışılsın? Üzerinde tartışılması gereken noktalardan biri de Türkiye gibi yeni üyelerin kabul edilip edilmeyeceği. Eğer Türkiye gereken kriterleri yerine getirirse, bu İslam ve demokrasinin birbirleriyle bağdaşmayacağını savunanları yalancı çıkartacaktır. Ankara ile üyelik müzakerelerinin kesilmesi, bu nedenle yanlış olacaktır.“

Diğer
Hollanda'da yayımlanan “de Volkskrant” gazetesinin Türkiye'deki gelişmelere yönelik yorumunda şu satırları okuyoruz:
“Bunun Türkiye'nin geleceği açısından ne anlam ifade ettiği henüz belirsiz. Karamsarlara bakılacak olursa toplumdaki kutuplaşma istikrarsızlığın, şiddet ve baskının artmasına yol açıyor. Bazıları, İslam ve demokrasinin birbirine uymadığı tezinde kendini haklı çıkmış görüyor. Daha iyimser analistler ise Türk demokrasisinin bu protestolar yoluyla daha da olgunlaştığı görüşünde. Erdoğan'ın başarılı ekonomi politikaları ile birlikte orta sınıfın daha genişlediğine ve refahın arttığına işaret ediyorlar. İşte bu orta sınıfın bir bölümü şimdi haklarını savunuyor.”

Avusturya'dan “Der Standard” gazetesi ise Başbakan Erdoğan ve AB Bakanı Egemen Bağış'ın AB kurumlarına yönelik tutumlarını irdeliyor:
“Türkiye Başbakanı ülkesindeki protesto hareketiyle çatışma ve bu hareketi bastırma yolunu seçti. Bu protesto hareketi artık tamamen haklı olarak bir demokrasi hareketi olarak adlandırılabilir. Diyalog ve uzlaşma yolu akıllıca olurdu. Ama Türk hükümeti her geçen gün dediğim dedik, otoriter bir parti görünümü sergiliyor. Hiçbirşey elde edemiyor, başaramıyor. Tam bir hezimet. Çünkü ders almıyor. Erdoğan ve kendisi gibi pek düşünüp taşınmadan konuşan AB Bakanı Egemen Bağış'ın Avrupa Parlamentosu, Avrupa Komisyonu ve AB hükümetlerine karşı hoyrat tutumları nefes kesici.”

Fransız “Le Figaro” gazetesi Brezilya ve Türkiye'deki protesto eylemleri arasında paralellik kuruyor:
“Türkiye'de olduğu gibi Brezilya'da da protesto görünürde zararsız bir konu ile alevlendi, herkesi şaşırttı. Bu protestolar, siyasî kurumların yanıt bulamadığı derin toplumsal hoşnutsuzluğun bir ifadesi. Bu ani patlamalar geçen yıllarda inkâr edilemeyecek ekonomik kalkınma yaşayan ülkelerde meydana geliyor. Protesto hareketleri spontan ve sosyal talepleri klasik kanallar dışında dile getiriyor. Sendika liderleri yok, talepler hiçbir kuruluşun kontrolünde değil. Bu nedenle kestirilebilmeleri ve taleplere yanıt verilebilmesi de zor. Küreselleşmeyle birlikte toplumlar, siyasî kurumlardan daha hızlı değişiyor. Oysa ki siyasî kurumların bu değişime ayak uydurabilmesi gerek.”

İtalyan “La Repubblica” gazetesinin yorumunda da kalkınmanın eşiğindeki ülkelerdeki protesto hareketlerinin ortak yanları ele alınıyor:

“Başlangıçta Tunus, ardından Şili ve Türkiye. Şimdi de Brezilya. Birbirinden bu kadar farklı ülkelerdeki sokak protestolarının ortak yanı ne? Aslında hepsi de şaşırtıcı paralellikler sergiliyor. Birincisi, sonradan büyüyen küçük olaylardan çıkması, tüm olaylarda protestoların yerel nedenlerden patlak vermesi ve beklenmedik şekilde ulusal bir harekete dönüşmesi. İkincisi, hükümetlerin yanlış tepki vermesi. Üçüncüsü protestoların ne bir liderinin ne de bir emir-komuta zincirinin bulunması. Dördüncüsü kendisiyle müzakere edilebilecek ya da hapse atacak birinin bulunmaması. Beşincisi, protestoların sonucunun önceden kestirilebilmesinin mümkün olmaması. Ve altıncısı, refahın aynı zamanda istikrar anlamına gelmediği. Bu protestoların yarattığı en büyük şaşkınlık, başarılı ülkelerde meydana gelmesi. En azından ekonomik açıdan.”

(dw türkçe/bbc türkçe)

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.