Sırların Efendileri
![]() |
| - ESRA ARSAN *- |
Türkiye tarihi bir anlamda halkından çalınmış hikayelerin tarihidir. Bizde yönetici erk, halkın bilme hakkından ziyade, halkın bilmeme hakkı söylemiyle iktidarını perçinler. Dede Korkut hikayeleri de, Yaşar Kemal romanları da, bu toprakların bağlaması da, kemençesi de, davulu da hep bizden çalınan o hikayeleri dillendirir. Burada hep bir sır kapısı, hep bir kozmik oda olmuştur. Weber’in deyimiyle, bürokrasinin dahiyane buluşu olan “devlet sırrı” zırhına bürünen yönetici erk, halktan pek çok hayati bilgiyi gizler. Onlar kendilerine verdiğimiz ayrıcalıkla sayısız bilgiye öncelikli sahip olurken, o bilgilerle yaptıkları yanlış işleri de eleştirel gözlerden saklamak isterler. Mazaretleri hep aynıdır: Milli güvenlik tehlikesi.
Açıklık onyılıGeorge Washington Üniversitesi Ulusal Güvenlik Arşivi’nin direktörü Thomas Blanton, 2002’de Foreign Policy dergisine yazdığı bir makalede “dünyanın bilme hakkı”nı masaya yatırır. O tarihte, pek çok ülkede, hükümet icraatlarına ilişkin enformasyona özgürce ulaşma imkanı veren “halkın bilgi edinme hakkı yasası” çıkarılmaktadır. Blanton’a göre, bilgi edinme hakkı kavramı, önceleri küresel kapitalizmin tüm dünyada rahatça iş görebilmesi için ortaya atılmış (açık toplum) ancak bürokratik ahlakın yüzyıllarca meşrulaştırdığı sır saklama alışkanlığının son bulması, bir şekilde halkların kendilerinden gizlenen gerçeklere ulaşmasına da önayak olmuştur.
Blanton, Sovyetler Birliği’nin ve Dünya Ticaret Merkezi’nin yıkılması arasında geçen süreyi (1991-2001) “açıklık onyılı” olarak tanımlar. Bu dönemde, devletlerden açıklık ve şeffaflık talep eden sosyal hareketler ve sivil toplum örgütleri ortaya çıkar, daha demokratik ve duyarlı hükümetlere dönük talepler dillendirilir. Nitekim, hükümetler de buna yanıt verir. Sovyet arşivlerinin bir kısmı halka açılır. ABD’de bazı hükümet sırları o zamana kadar görülmedik şekilde ortaya dökülür. Yine aynı yıllarda dünyanın dört bir yerinde hakikat komisyonları kurulur, soykırımlar ve kayıplar için hesap sorulmaya başlanır. Yavaş yavaş açılan “gizli” dosyalar okundukça, savcılar suçlu avına çıkar, generaller, bürokratlar hapse atılır, sırların efendilerinin sözcüsü devlet medyası güç kaybederken, internet üzerinden farklı ve alternatif bilgi edinme imkanları doğar. Bugün dünyada WikiLeaks, Türkiye’de ise RedHack gibi korsan hareketler, bu imkanın bir sonucu olarak ortaya çıktılar.
Zorunlu sırlarLâkin, açık toplum hevesi ikiz kulelerin yıkılmasıyla birlikte yerini yeniden bir korku iklimine bırakır. 11 Eylül saldırılarının ertesinde “terörle savaş” söylemiyle yeniden güvenlik toplumuna, sır kültürüne ve basına sansür uygulamalarına geri dönülür. Gazeteciler artık öyle her önüne gelen enformasyonu habere dönüştürmeyecektir. Önce devlete soracak, icazet alacak, terörle savaşı hatırlayacak ve yöneticilerin bir hatası varsa bile bunu vatan millet için görmezden gelecektir (Irak’ın işgali sonrası yaratılan Rambo gazetecileri ve yıllar sonra yavaş yavaş ortaya çıkan savaş suçlarını düşünün). Kısacası, gazeteciler artık gazetecilik yapmayacaktır. Olağanüstü şartlarda, adeta bir devlet görevlisi gibi vatan için “sır saklayacak”, çok önemli bir enformasyon dahi bulsalar otosansür uygulayacaklardır.
Terörle topyekûn savaş uğruna gazeteciden beklenen bu milli-mesleki feragat, halkın iyiliği ve toplumsal barış için zorunludur! Totaliter ve otoriter yönetimlerin çok sevdiği bu “zorunlu sırlar” söylemi, Türkiye’de de farklı dönemlerde iktidara gelen cuntalar ve baskıcı hükümetlerce gazetecilere dikte edildi. Özellikle AKP iktidarının sıkça eleştirdiği askeri vesayet dönemi, vatan millet söylemiyle yayın yasaklarının meşrulaştığı, Kürt meselesinden siyasal İslam’a kadar pek çok konuda gerçek olmayan/fabrikasyon haberin üretildiği (28 Şubat gazeteciliği gibi), gerçeklerin ise halktan saklandığı örneklerle dolu.
Geçen hafta ülke gündemini işgal eden İmralı görüşme tutanakları haberi de halkın bilgi edinme hakkı/haber alma özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir konu. Başbakan Tayyip Erdoğan ’ın gazetecilere açıkça yönelttiği “Neden otosansür yapmadınız?”, “Milli duruşunuz yok” ve “Barış görüşmelerini sabote ettiniz” suçlamaları askeri vesayet dönemlerini ve 11 Eylül sonrası Amerika’sında yeşeren “terörle savaş için sansür şart” bakışını hatırlatıyor. Hatta, meşhur WikiLeaks belgelerinin yayımlanmasından sonra, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un New York Times editörlerine yönelttiği “Uluslararası barışçıl ilişkileri sabote ettiniz” söylemiyle de hayli benzerlik gösteriyor. Bu iki liderin bakış açısıyla, dünyadaki tüm savaş muhabiri veya araştırmacı gazetecilerin dükkanı kapatıp evlerine dönmeleri gerekir.
Üç tip sırGazetecilik söz konusu olduğunda kabul edilebilecek üç tip devlet sırrı var: 1- Gizli devlet ajanlarının kimliklerinin açıklanması, 2- Savunma silahlarının tasarımlarıyla ilgili bilgilerin ortaya dökülmesi, 3- Ulusal gizli servislerin iletişim becerilerinin yabancı devletlere avantaj sağlayacak şekilde yayımlanması. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. Maddesi de ifade özgürlüğünün sınırlandırılması konusunda savaş veya ulusal varlığı tehdit eden ‘genel tehlike’ halinde, ‘durumun gerektirdiği ölçüde’ ve ‘ulusal yasalarla uluslararası yükümlülüklere ters düşmeyecek şekilde’ tedbir alınabileceğini söylüyor. Ancak, bu asla bir sansür veya otosansür çağrısı olmamakla birlikte, doğru, eksiksiz, çarpıtılmamış haber olduğu sürece, savaş, çatışma ve barış süreçlerine ilişkin bilgilendirici haber yapmak, kesinlikle basın özgürlüğünün sınırları içinde görülüyor. AİHM içtihatlarına göre, zaten bir devlet bir habere sansür uygulanmasını isterse, bu baskıcı tutumunun demokratik toplum düzeni için neden gerekli olduğunu açıkça ispat etmek durumunda.
Sırların efendisinin kölesiMilliyet gazetesinde yayımlanan Namık Durukan imzalı “İmralı Tutanakları” dosyası, 40 sayfalık bir dökümün editoryal süreçten geçerek habere dönüşmüş hali. Barış görüşmeleri kuşkusuz haber değeri taşır. İmralı tutanakları haberi milletin güvenliğini, ülkenin sınırlarını tehlikeye atacak bir içerik taşımıyor. Haber doğrudur; bu habere konu olan aktörler tarafından onaylanmıştır. Dolayısıyla, Milliyet’in ve Namık Durukan’ın haberi, bir gazetecilik başarısı olmanın yanında, bilgi edinme hakkımızı kullanmak için bize fırsat verdi.
Ancak, görüyoruz ki, İmralı belgelerinin yayımlanmasından sonra haberi yayımlayan gazete ve gazeteciler Başbakan tarafından azarlanıyor, milli duruş sergilemedikleri için eleştiriliyor ve kanaat önderleri tarafından da otosansüre teşvik ediliyorlar. Gazeteciyi “sırların efendisinin kölesi” yapmaya çalışan bu zihniyeti, demokratik bir ülke tahayyülü içine yerleştirmek pek mümkün görünmüyor. Başbakan Erdoğan’ın “devlet benim!” diyen despotik tavrı, halkın bilgi edinme/haber alma hakkıyla ters düşüyor. Ayrıca, unutmayalım, AKP tarafından hazırlanıp TBMM Adalet Komisyonu’nca kabul edilen “devlet sırrı yasası” çalışmaları hâlâ devam ediyor. Bu tasarı yasalaşırsa, basına sansür sadece tehdit ve söylemde kalmayacak, yasal kılıfına da sokulacak. Abdullah Öcalan’ın müzakere tutanaklarının yayımlanmasıyla depreşen devlet sırrı-milli duruş çağrılarının bu yasanın çıkmasına kılıf olmamasını dileyelim. Eğer Milliyet gazetesinin kamu yararı içeren bu haberi bir bahane olarak kullanılırsa, işte asıl o zaman bizden yıllardır saklanan askeri harcamalar, kamu ihaleleri, denetim raporları, yasamaya ilişkin belgeler ve hükümetin icraatlarına ilişkin pek çok operasyonel bilgi resmen devlet sırrı statüsüne alınıp o bilgilere ilelebet erişimimiz engellenebilecek. Eğer mili duruştan kasıt buysa, aman sağolun almayalım.
* Doç. Dr, İstanbul Bilgi Üni.
** ilk olarak Radikal İki'de yayımlanmıştır.

YORUM YAZIN