Header Ads

Jodi Dean: Facebook ve Twitter'dan Radikal Bir Sol Örgütlenme Çıkmaz


30 Kasım-3 Aralık tarihleri arasında MonoKL yayınevi, ‘Demokrasiler Çağında Uygarlık’ adı altında, dört gün süren bir felsefe konferansı organize etti. Dünyaca ünlü isimlerin katıldığı bu konferansın konuşmacılarından biri de Prof. Jodi Dean oldu. Dean, Hobart ve William Smith Koleji’inde siyaset bilimi profesörü. Yakın zamanda yayınladığı Blog Theory ve The Communist Horizon kitapları epey ses getirdi.
Sibel Karadağ, Dean ile demokrasiler çağı, neoliberalizm ve sosyal medya üzerine konuştu. 


-‘Demokrasiler Çağında Uygarlık’ konferansında konuştunuz. Dilerseniz konferansın adından başlayalım. Nasıl tanımlıyorsunuz günümüz ‘demokrasiler çağı’nı?

Demokrasi günümüzde kapitalizm ile içe içe geçmiş bir olgu. Artık kapitalizm, demokratik ideallerin, iletişim teknolojileri yardımıyla da somutlaştığı tek egemen ideoloji gibi düşünülüyor. Her birimiz cep telefonlarımızla, sosyal medya aracılığıyla kendimizi ifade edebiliyoruz, daha katılımcı bir hale geliyoruz ve bize sürekli bu yolla demokratik ideallere biraz daha yaklaşmakta olduğumuz söyleniyor. Bu, günümüzün manifestosu haline geldi. Ancak bu manifestodaki demokrasi tanımı eleştirel güçten yoksun, kapitalizmin içinde erimiş bir demokrasiden öteye geçemez. Ancak sömürüye katılım sağlar, gerçek anlamda bir özgürleşmeye değil.


- Peki özellikle 1980 sonrası demokrasinin neolieralizm ile ilişkisi nasıl oldu?

Herkesin bireysel olarak girişimci bir formasyon kazandığı bir kurmaca yaratıldı. Rekabetçi, girişimci ve kendini özgür sanan bireyler ama giderek daha da azalan iş imkanları. Günümüz kapitalizminin yaptığı tam da bu kurguyu herkese aşılamak. Başka yöntemler aramak yerine daha da rekabetçi olmayı öğreniyoruz. Neoliberalizmin yaptığı en önemli şey de şuydu; sizde tek alternatif kendisiymiş algısını yarattı.


- 2008 yılındaki ekonomik kriz bu algıyı nasıl etkiledi?  Bazı akademisyenler bu krizin sanılanın aksine neoliberalizmi daha da güçlendirdiğini söyledi, sizce hangisi?

Güzel soru, ben iki zıt sonuç olarak görmüyorum bunu. İkisi de. 11 Eylül analojisine benziyor bu. 11 Eylül de Amerikan gücünü sarstı ama güçlendirdi de. Birlikte var olan iki süreç diye düşünüyorum. Ama en azından emin olduğumuz iki şey var. Biri, küresel finans sektörü bir süreliğine çöktü. Şişirilen bu koca balon patladı en azından. Avusturalya, İngiltere, İspanya ve Amerika dahil pek çok ülkede açıkça görüldü bu.  İkincsi ise idelojik krizdi. İnsanlar bazı şeylerin farkına vardılar, neoliberalizmin vadettiği dünyanın gerçekleriyle karşılaştılar. Her ne kadar bu sistemin tepesindeki ve 30 senedir bunun ekmeğini yiyen zümre hala vaatlere devam etmeye çalışsa da, bu gerçeğin önüne geçemezler.


- Bu gerçeğin insanlar üzerindeki somut etkisi ne oldu?

Öncelikle küreselleşmenin getirdiği sonuçları iyi değerlendirmek lazım. 70’lerde olan şuydu, Keynesçi ekonomi anlayışının çöküşü ve ardından işçi sendikalarının yok oluşu. Onların burjuva sınıfıyla olan flörtü, daha dar bir sosyal devlet anlayışı. Kısaca neoliberalizm ile gelen despotik bir finansallaşma, özelleştirme ve serbest piyasa ekonomisi. Bu, öncelikle yaşam standardı aslında sürekli düşen ama bunun farkına varamayan, kendini güvende hissedebilmek için sürekli borçlanan, borçlandıkça kredi ve morgage sistemi ile çözüm bulmaya çalışan bir orta sınıf yarattı. Kriz bu çözümlerin ne denli geçiçi olduğunu gösterdi bize ve eşitsizlği daha da görünür kıldı.


-Siz bunun analojisini yaparken klasik Marxist teoriden ne kadar faydalanıyorsunuz?

Neoliberalizm insanların ve tabii ezilen sınıfın da örgütlenme günücü elinden aldı. Ben işin bu kısmını önemsiyorum. Bunda tabii hizmet sektörünün ve klasik sınıf teorisiyle açıklayamayacağımız bir sürecin de etkisi var. Bunu post-metalaşma dönemi olarak da adlandırabiliriz. Kapitalist üretim sürecinde işçiden çalınan artı değer artık günümüzde direk sosyal alandan, birbirimizle olan iletişimimizden çalınıyor. Örnek vereyim, Google ya da Facebook. Artık klasik anlamda bir kapitalist üretim modelinden ziyade, daha da fazlası, direk yaşamın her alanına sızıyor. Ya da kentleşme ve ona ilişkin reklamlar. Oralardaki yaşam ortamı insanları ve yatırımcıları çekiyor. Yani kentler artık metalaştı diyemeyiz belki ama, şunu diyebiliriz, kapitalizm artık gündelik ilişkilerin ve yaşayış biçimlerinin içine sızarak onu sömürür hale geldi. Ve bizim buna bireyselleşme dememiz öğretiliyor, benim tüm derdim de bu algıyı silmek. (gülüyor)


- Peki yeni sosyal medya araçları gündelik hayatımıza sızan bu sömürü mekanizmalarını nasıl etkiliyor?

Bir kere sosyal medyanın işleyiş esası bizim sonsuz iletişim döngümüzde yatar. Bu iletişim döngüsünden de nihai hedefte faydalanan yine kapitalizmdir, başka kimse değil. Biliyorum, çoğunluk buna daha iyimser bir gözle bakıyor ama bence kapitalist sistem özünde devam ettiği sürece kimse ondan bir şey kazanamaz, ancak onun bir parçası olabilir.


- Blog Theory diye bir kitap çıkardınız ve tam olarak da blog, facebook ve twitter’ın aktivizm üzerindeki etkilerinden bahsediyorsunuz. Ve genel iyimser kanının aksine çok eleştirel bakıyorsunuz bu konuya?

Evet. Kitabımda da bunları söylüyorum. Özellikle de insanın sahip olduğu potensiyeli ne denli olumsuz yönde kullandığına değiniyorum sosyal medyanın. Herkes şunu dedi, “internet geldi, bu çok güzel gelişmelere gebe,  herkes kendi politik alanını yaratacak, daha katılımcı olacak, özgür olacak.” Clinton ve Al Gore’un dediği gibi zamanında. Sadece bireysel  katılım değil, aynı zamanda bu, katılımcı bir yönetim anlayışını da getirecek deniyordu.  Hatta 2000'lerin başında sol görüşlü aktivistler en iyi çözüm yolunun web siteleri açmak ve bu yolla mükemmel bir politik arena yaratmak olduğunu söylüyorlardı. Bu tam bir saçmalık. Bu, kapitalist ve neoliberal zümrenin insanların özgürleştirici enerjilerini sömürmekten fazla öteye geçemez, yoksa emin olun, geçebilseydi bu kadar savunmazlardı. (gülüyor) Elbette bu hiçbirini kullanmayalım, facebook,  twitter kullanımını bırakalım değil. Sadece şunu bilelim, buna fazla anlam yüklemeye gerek yok, herkes facebook ve twitter kullanıyor mu günümüzde? Evet. O zaman bundan radikal bir sol örgütlenme çıkmaz emin olun, sadece yeni bir medya aracı daha yaratıldı o kadar.


-Konvansiyonel medyanın getirdiği kısıtlamaya kıyasla daha alternatif ve özgür bir çizgide olduğunu savunmak da mı yanlış olur?

-Solcuların ya da kendini liberal, demokrat olarak tanımlayanların alternatif dediği şeye ben sadece yeni bir piyasa alanı diyorum. Tıpkı daha önce keşfedilmiş yeni piyasa alanlarından biri, aynı güç ilişkilerini içinde barındıran, piyasa ve market ekonomisini destekleyen, daha doğrusu o bakış açısını yeniden üreten. O alternatif dediğiniz şeyi kapitalizme içkin olarak düşünün, onun dışında bir şeymiş gibi değil.


-Bu noktada solun durduğu yer neresi?

Aslına bakarsanız hiçbir yer. Sol da bu neoliberal söylem içerisinde kendisini bir demokrasi hegemonyası altına sıkıştırdı. 1989 sonrası sağda olan şu: sağ komünizm öldü söylemini benimsiyor ama bir yandan da ondan korkmaya devam ediyor. Öldüyse neden korkuyorsun? Sol ise, komünizm kelimesini tamamen literatüründen çıkardı, onun yeni tanımlarını ve koşullarını aramak yerine demokrasi söylemine tutundu.  Aslında zaten orda olan şeyi durmadan çağırıp duruyor solcular. Demokrasi zaten bu, ötesi değil. Sürekli ertelenen, bir türlü ulaşılamayan, elde edilen ufak şeylerin motivasyonuyla aramaya devam edilen. Konuşuyoruz, protesto ediyoruz, imzalar topluyoruz birbirimizin mailine atıyoruz ve elde edilen küçük şeylerle mutlu olmaya çalışırken aslında ne istediğimizi unutuyoruz. Bu döngüye kendimizi kaptırırken ideolojiyi kaybediyoruz, aktivizm aslında pasif hale geliyor. Neoliberal kapitalizmi temel sorunsal haline getirmeyen bir sol da bu döngüden çıkamaz.


-Bu döngüde dönüştürücü gücü olan aktivizm nasıl olur sizce?  

Eski yollarla. Kesinlikle, yüz yüze, bir araya gelinerek, dokunarak, buluşarak. Occupy Wall Street hareketinin yaptığı gibi, ki bence en heyecan verici yanı oydu. İnsanlar bir araya gelebilmek, buluşabilmek için sonsuz bir çaba harcadılar ve bunu sürekli tekrarladılar. Sokak, eylemlilik hali, temas, bunlardır önemli olan. Facebook bize bunu unutturdu. Mısır’daki ayaklanma için facebook devrimi dediler, bu söylem sayesinde bu şirket hiç elde edemeyeceği bir pazarlama alanı yarattı kendine. O yüzden yeni olasılıklar, eski yollar aslında. Politik bir hareket milyonlarca insanın üyesi olduğu bir mecradan gelmez, Lady Gaga’nın da 40 milyon takipçisi var. (gülüyor)

Çok basit bir örnekle bitireyim, 20. yüzyılın başında yaşamış ve dönemin en önemli  işçi örgütlenmelerinin başında anılan bir isim Mother Jones. Virginia’da ev hapsine alındı, dışarı herhangi bir mesaj yollaması yasaktı. Birkaç gün sonrasında Temsilciler Meclisi’nde tartışılacak bir konuyla ilgili oraya bildiri göndermek istiyordu. Önce yazdığı kağıdı evdeki temizlik görevilisine verdi, o da gizlice annesine ulaştırdı ve annesi de meclisin toplandığı güne o bildiriyi yetiştirdi ve bu, o kongreden çıkan pek çok kararın neticesini değiştirdi. Aktivizm aslında bu, gerçek sosyal ağ bu aslında sanal olan değil. Birbirimizi görerek, birbirimze dokunarak ve güvenerek, birbirimiz için eyleme geçerek. Tıpkı temizlik görevlisinin ve annesinin yaptığı gibi.


Röportaj: Sibel Karadağ

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.