Gazeteci Hakikati Doğru Zamanda Dile Getiriyorsa Eğer, Haber Devrimcidir
![]() |
| - AHMET ŞIK - |
Son birkaç ayda yaşanan tahliyeler sonrası sayıları düşmeye başlayan ancak hala hapiste bulunan 70’in üzerindeki meslektaşım da tıpkı benim gibi “teröristlikle” suçlanıyor. Bizler tıpkı bu yalanı söylemeye devam edenlerin de yaptığı gibi bu klişenin otoriter, faşizan, diktatörlük eğilimdeki her yönetimin başvurduğu bir savunma mekanizması olduğunu biliyoruz. Elbette Türkiye’de devletin ya da bu baskı aygıtının yeni sahipleri olan AKP hükümeti ve Gülen cemaatinin zulmünden payına düşeni alanlar sadece “yalancı tanık” olmayı reddeden gazeteciler değil.
Türkiye uzun zamandır, yaşanan hukuksuzlukları meşrulaştırma yönünde gayret gösteren kimi medya aktörlerinin işbirliğiyle sacayaklarını siyaset, polis ve yargının oluşturduğu komplolar zinciriyle muhalif herkesin “terör örgütü” çuvallarına sokulup boğulmaya çalışıldığı karanlık günler yaşıyor. Öğrenciler, akademisyenler, yayıncılar, avukatlar, siyasetçiler, belediye başkanları ve hatta doğa talanına karşı çıkan çevrecilerin dahi kendilerini hapishane duvarları arasında bulduğu karanlık günler.
Son bir kaç yıldır “demokratikleşme”, “sivilleşme”, “darbelerden hesap sorma” gibi “yalanlarla” hedef alınan herkesi hapishanelere doldurmaktan utanmayan bir iktidar var ülkemde. Hâlbuki pek çoğu için ortada ne “terör” tanımına dâhil edilebilecek bir eylem var ne de bir “terörist”. Muhalifleri susturma ve bastırma işlevi gören bu hukuksuzluklarla toplumun diğer kesimlerine de gözdağı verilmek istendiği ortada. Çünkü Türkiye’de kendisinden öncekilerin yaptığı gibi baskıyla, yeri geldiğinde şiddet ve zulümle korku salarak varlığını sürdürmeye çalışan bir rejim inşa edilmeye çalışılıyor. İktidara ve uygulamalarına muhalif olanların hep aynı ağır gerekçeyle “terörist olma” suçlamalarının yöneltildiği ülkenin en önemli siyasi davalarının en muteber tanıkları ise itirafçılardan seçiliyor. Bilgiye ve görgüye değil yoruma ve çıkara dayalı ifadelerle kişiler infaz ediliyor.
“Hukuk ne için vardır?” sorusunun en kısa yanıtı “kaosu önlemek için” olur. Ancak Türkiye mahkemelerinden çıkan kamu vicdanını yaralayan her karar, imza atılan her uygulama kaos yaratıp adaletin katledildiğini bir kez daha kanıtlıyor. Halkı düşman ve yurttaş olarak iki kategoriye ayırarak iktidarın düşman bellediklerine yönelik bir tasfiye aracı olarak kullanılan “düşman ceza hukuku anlayışı” elbette geçmişte de vardı. Darbe dönemlerinde sıkça uygulanan bu anlayış sivil bir iktidar zamanında kurumsallaşmış, özellikle politik yargılamaların tamamına hâkim olmuş, kendi mahkemelerini, kendi soruşturma ve kovuşturma usullerini, kendi kolluğunu ve kendi cezaevlerini yaratmış durumda. Bu sistem bize hedef alınan herkes için “suç, delil, tanık ve cezanın yaratılabileceğini” de kanıtladı. Kısacası devlet ve vatandaş arasında bir boks maçını andıran bu sistem, sadece vatandaşın gözlerinin bağlı olduğu ve kurallarını gözü açık olanın koyduğu bir dövüşten ibaret.
Bu eşitsiz dövüşün mağdurlarından kamusal yüzü olanlar gazeteciler olduğu içindir ki Türkiye, son birkaç yıldır basın ve ifade özgürlüğü konusundaki en sorunlu ülkelerden birisi olarak anılıyor. Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğünün içinde bulunduğu “girdap” konusunda konuşmak hem kolay hem zor. Önce işin hem kolay hem de kısa olabilecek yanını anlatayım. Eğer ki Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğü alanında en karanlık dönemlerden birini yaşadığımızı, iktidarın bileşenlerinin yaşattığı zulümleri şu anda benim yaptığım gibi, Türkiye dışında söylüyorsanız iş kolay. Çünkü bu konuyu Türkiye’nin ana akım medyasında ya da görünebilecek bir kamusal alanda tartışma şansınız yoktur. Tartışıyormuş gibi yapılır o kadar. Böyle olmasının başat nedenlerinden birisi mevcut iktidarın kudreti elbette. Ama bir o kadar önemli diğer neden de her biri holding sahibi olan ve hiç biri gazetecik kökenli olmayan Türkiye’deki medya patronlarının, iktidarın kudretini temsil edenlerle -tıpkı geçmişteki kudretli güç odaklarıyla yapmış oldukları gibi- kurdukları çıkar ilişkisi.
Sorunun uzun ve zor yanıtını anlatabilmek içinse yaklaşık 200 yıl geriye, Osmanlı’nın 30’uncu padişahı 2. Mahmud’a dek uzanmak gerek. Çünkü Türkiye coğrafyasının ilk gazetesi olan Takvim-i Vekayi, Padişah 2. Mahmut’un “emri” ve kendi ifadesiyle “Bu gazete, kutsal şeriata ve devlet düzenine dokunmama şartıyla, benim iktidarıma çok yardımcı olacaktır” beklentisiyle 1 Kasım 1831’de çıktı.
2. Mahmud’un 1839’da sona eren hükümdarlığından, Cumhuriyet’in kuruluşuna dek 6 padişah daha eskitti zaman. 1923’te, Cumhuriyetin ilanından günümüze dek 60 hükümet eskiten Türkiye, 24 de başbakan gördü. 25’incisi, 61’inci hükümetin de başbakanı olan Recep Tayyip Erdoğan. Bu sunumun konusu olan Türkiye’deki basın ve ifade özgürlüğü sorununun giderek içinden çıkılmaz bir hal almasında iktidara tek başına, her anlamda tek başına hâkim olan Erdoğan’ın sahip olduğu “kibirle” demokrasi algısı arasında ters orantılı bir ilişki olması da etkili elbette. Ancak sorunu sadece Erdoğan’ın şahsıyla, ilkel kibiriyle ve gelişmemiş demokrasi algısıyla açıklamak işin kolayına kaçmak olur. Ya da kötü bir muhalif anlayışı benimsemekten ibaret kalır.
Gazetecilik tarihinin bu coğrafyada “devlet düzenine dokunmaması ve iktidarlara yardımcı olması” şiarıyla başlanıldığının üzerinden yaklaşık 2 asır, tam ifade edersek 181 yıl geçti. Biraz önce anlattığım üzere, ilk gazetenin yayımlanmasından günümüze dek çok sayıda da iktidar değişti. Değişti ama Türkiye’de gazetecilik, 2. Mahmut’tan holdinglere dek uzanan tüm tarihi boyunca iktidarlarla ya da güç odaklarıyla kurdukları ilişkiler açısından hep aynı yerde kaldı. Bu çarkın dışına çıkana da, tıpkı şimdilerde sıklıkla yapıldığı gibi yaşam hakkı tanınmadı.
Neler yapılmadı ki bunun için? Gazeteler kapatıldı, gazeteciler sürgüne gönderildi. Sürgüne gönderilmesine gerek duyulmayanlardan maaşlı memur olarak devlet kadrosuna alınanlar da oldu. Sansür ve otosansür hep vardı. Çıkarılan kararnamelerle kapsamı genişletilen sansür uygulamaları da yetersiz kaldığında bu kez “kurşunla sansür” girdi devreye. İttihatçıların Ahmet Samim’i öldürerek başlattığı gazeteci cinayetleri çoğu Kürt ve sosyalist basın çalışanlarını hedef alarak günümüze dek uzandı. Öldürülmeyenler ise tıpkı günümüzde yaygın olduğu gibi çıkarılan yasalarla kurulan özel mahkemelerde yargılandı. Hapsedildi. Böylece tüm çatlak sesler susturulmak istendi.
Hepsi de faşizan özellikler barındıran tüm askeri darbelerin en iyi bellediği şey medyanın askeri bildirilerle yönetilmesi oldu. Cuntacılar, özellikle 12 Eylül 1980 faşist darbesi sonrasında sadece gazetelerin ne yazıp ne yazmamaları gerektiğine karar vermekle kalmadı, aynı zamanda kalemini bilgi ya da gerçekle değil, korkularıyla kullanan; dahası, darbe şakşakçılığını yaşam biçimi haline getirmiş yeni bir gazeteci tipinin yaratılmasında da ciddi bir rol üstlendiler. Darbe dönemlerinde kısmi anlamda da olsa direniş gösteren pek az gazete ve gazeteci çıktı, bunlar da yasak, toplatma, tehdit ve hapisle susturuldu.
1980 darbesinin hemen ardından sivil olduğu iddiasıyla hükümet olan iktidarlarla birlikte kirli bir şekilde büyüyerek holdingleşen medya, artık tamamen iktidarın, güç odaklarının sözcüsü haline dönüştü. Memleket “sivilleşmişti” ama günü geldiğinde, ihtiyaç hâsıl olduğunda apoletlilerin, üniformalıların gazetelerin manşetlerini, televizyon kanallarının haber bültenlerini hazırlattığına da tanık olundu. Asker eliyle yayına konulan haberler kimi gazetecileri işinden etti, kimisini de iktidarın eteklerine yapışmış olmanın ödülü olarak terfi ettirdi. Rejimin yapı taşlarını değiştirecek siyasal İslamın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) adıyla iktidar olmasıyla birlikteyse Osmanlı’dan başlayıp Cumhuriyet tarihi boyunca süren deneyimlerin toplamından yeni bir medya yaratıldı.
AKP iktidarıyla birlikte medyanın mülkiyet yapısında yaşanan hızlı değişim, basının devlet ve siyaset alanına sirayet eden ilişkileri ve bu gruplar arasındaki iktidar kavgasında üstlendiği rol özellikle ana akım olarak nitelenen çok satışlı/izlenilirlikli medyada gazeteciliği geri plana attı. İktidar çatışmasının “rıza üretimleri” medya eliyle yapılırken siyaset sahnesindeki ya da toplumsal önemdeki her olgu temel gazetecilik kurallarıyla değil, angaje olunan tarafın kıstasları ile okuyucuya/izleyiciye aktarıldı. “Görmeyinin gözü, duymayanın kulağı, konuşamayanın sesi olması gereken” medya üç maymunu oynamakla kalmayıp herkesin maymun olması için uğraştı. Halen de öyle. Anlayacağınız giden “askeri vesayet medyasının” yerine ikame edilense “sivil vesayet medyası” oldu.
Yukarıda özetlemeye çalıştığımız gibi Türkiye medyasının her dönem iktidar odaklarıyla kurduğu organik, ekonomik ve siyasi angajman ilişkisi yine yerinde duruyor. Kısacası Türkiye medyası istisnai örnekler hariç hiç bir dönem yerine getirmediği temel işlevini yani tüm iktidar odaklarına karşı eşit uzaklıkta, kamunun, toplumun, yurttaşın yararına haberciliği bir yana bırakarak sadece temsil ettiği iktidar odağının sözcüsü haline gelme durumundan vazgeçmiş değil.
Şu kısacık özet bile Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğünün neden her zaman sorunlu olduğunu ve demokrasisinin neden gelişemediğini anlatmaya yetiyor düşüncesindeyim. İktidar kim olursa olsun Türkiye’deki devlet refleksinin ve bu sistematik reflekse uygun bir medya ortamının olmasını bu kadar genel bilgi ya da yorumun yanı sıra güncel örneklerle de desteklemek gerekiyor. O halde anlatayım.
Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı Erdoğan 20 Ekim 2011 tarihinde medya patronları ve yöneticileriyle ilginç bir toplantı yaptı. PKK ile süren savaşın şiddetlenmesiyle birlikte asker ve gerilla ölümlerinin artması, medyanın doğal olarak bu konuyu, bu konuyu yaratan Kürt sorununu elbette taraflı biçimde ama sıkça ele almasından rahatsızlıklarını dile getirdi. Başbakan Erdoğan toplantı sonunda da emri verdi: “Kürt meselesi ve PKK’yle yürütülen savaşla ilgili haberler devletin ve hükümetin çizdiği sınırlar dâhilinde olacak!”
Şaka değil. Gerçekten bu emir verildi. Daha acı olansa ana akım diye tarif edilen medya bu emre harfiyen uydu. Belirlenen sınırları ihlal eden “sakıncalılar” ekranlardan ve gazetelerdeki köşelerinden uzaklaştırıldı. Televizyon ekranlarında tartışılıyormuş gibi yapılan Kürt meselesinde söz hakkı tanınan Kürtler sadece iktidar odaklarının bakışını yansıtanlardan seçildi. Kürtlerin parlamentodaki temsilcisi olan siyasetçilere ekranlar ve gazete sayfaları kapatıldı.
KCK adı verilen operasyonlarla 2 yıldır süren kitlesel tutuklamalar Başbakanın medyayı hizaya getirdiği bu toplantının ardından hız kesmeden devam etti. Binlerce Kürt tutuklunun yanına yenileri konuldu. Hedef alınanlar gerçekten çok stratejik olarak seçiliyordu. 22 Kasım 2011 günü yapılan operasyonlarda hedef avukatlardı. Yapılmak istenenin hak arama özgürlüğünün ve savunma hakkının ortadan kaldırılması olduğu aşikâr olan bu saldırıyla gözaltına alınan çoğu avukat yaklaşık 100 kişiden 36’sı tutuklandı. Açılan 50 sanıklı davada tam 46 avukat müvekkilleri veya üstlendikleri dava konularıyla bağlantılandırılarak teröristlikle suçlandı. Türkiye’deki hukuk ve demokrasi alanındaki yaşanan her kötülüğün anası olan Anti Terör Yasası ve evrensel hukuk normlarının hayli uzağında bulunan Ceza Yasasının antidemokratik faşizan hükümleriyle avukatlar, “terörist” ya da “silahlı terör örgütü propagandası yapmak” gibi suçlamalarla hâlâ hapishanelerde.
Elbette bununla yetinilmedi. Sıra, her devrin iktidarının doğal düşmanı olarak görülen Kürt ve sosyalist gazetecilere de geldi. 20 Aralık 2011’deki kitlesel gözaltı dalgasının hedefinde hemen hepsi Kürt medyasında çalışan 49 gazeteci vardı. 36’sı tutuklanan bu meslektaşlarım da o bildik yalanla, “terörist” olmakla suçlandılar. Polisler ve elbette siyasetçiler eliyle gazeteciliğin tarifinin yeniden yapıldığı, savcı ve hâkimler tarafından mesleğin sınırlarının yeniden çizildiği Türkiye’de teröristlikle itham edilen meslektaşlarımın suçlarının delilleri ise yalnızca gazetecilik faaliyetleri oldu. Silahlı mücadele yürüten Kürt siyasal hareketiyle bağlantıları olduğu öne sürülen gazetecilerin haber ve yazılarıyla ve hatta çektikleri fotoğraflarla örgüt üyesi oldukları ya da örgüt propagandası yaptıkları öne sürüldü. Hatta haberci olarak gittikleri eylem yerlerinde bulunmaları dahi yasadışı eylemlere katılmak suçlamasıyla karşılarına çıkarıldı.
Türkiye’de sanıklarının gazeteciler olduğu her davada polis ve savcıların delilleri gerçekliğinden koparılarak yeni anlamlar yüklenen telefon konuşmaları ile “kamuoyunu manipüle etmek ve halkın bir bölümünü devlete karşı kışkırtmak”, “terör örgütüne yardım etmek”, “örgütsel haber yapmaya çalışmak”, “Türk Devletini zora sokacak, küçük düşürecek haber peşinde olmak”, “Türkiye Cumhuriyeti aleyhine kara propaganda yapmak” diye yorumlanan haberler ve yazılardan ibaret. Yani gazetecilerin “terörist faaliyetleri” haber kaynaklarıyla ve birbirleriyle yapılan haber içerikli telefon görüşmeleri; haber ve fotoğrafları; ortam dinlemesi yoluyla edinilen siyasal gündeme dair sohbetleri, yorumları, değerlendirmeleri ve hatta pasaport sahibi olmak ve yurtdışına seyahat etmekten ibaret.
Entelektüel bir sefaletle tamamen bağımlı oldukları polisin yönlendirmeleri ve etkisiyle yazdıkları iddianamelerde savcılar, gazetecilerin haberlerinin “devletin imajını bozacak” nitelikte olduğunu; “Türk devletini sıkıntıya sokacak, kamuoyu önünde küçük düşürecek haberler”’ peşinde koştuklarını söylüyorlardı. 2011 yılında Van’da yaşanan depremle ilgili mağdurların yaşadıkları sorunları anlatmaktan tutun da bir cezaevindeki çocuk tutukluların cinsel taciz ve tecavüze maruz kaldıklarını ya da sağlık hizmetlerinde yaşanan sorunlara ilişkin haber yapmak fotoğraf çekmek bile suç olarak gösterildi. Polislerin işkence yaptığı bir vatandaşla ilgili haber yapan Dicle Haber Ajansı’nın muhabiri Oktay Candemir için, “Türk polisinin halk nazarında itibarını sarsmaya yönelik, kasıtlı ve bilinçli olarak şiddet kullandığına dair algı oluşturacak nitelikte örgütün politikalarına hizmet eden haber yapmıştır…” diyen savcı Türkiye’deki yargı mensuplarının demokrasi ve insan hakları konusuyla aralarındaki mesafeyi de ortaya koymuş oldu böylece. AKP hükümetinin Kürt sorununda izlediği çözümsüzlük politikasının bir sonucu olarak gerçekleşen KCK operasyonlarında basının payına düşen de buydu. Hukuki değil siyasi olan bu dava ve süregiden operasyonlar geçmişte bombalarla, kurşunlarla, işkence ve gözaltında kaybetme politikalarıyla gerçekleştirilen “Kürt basınını susturmaya yönelik” saldırı ve girişimlerinin bir devamı olduğu çok açık. Artık diri diri gömmek tercih ediliyor o kadar.
Geçen yılın 29 Aralık günü, Türkiye’de tutuklu bulunan çok sayıda gazeteciden biriydim. Dört duvar arasında, tecrit koşulları altında kalan herkes gibi dünyaya açılan penceremiz televizyondu. Saat 16.00 sıralarında ulusal yayın yapan bir kaç haber kanalından birinin bültenlerini izlemek üzere televizyonun karşısına kurulduğumda spiker Türkiye Genelkurmayı tarafından yapılan bir açıklamayı okuyordu. Ortasından yakaladığım haberde okunan açıklamada ölümlerden, uçaklardan, bombalardan ve elbette “teröristlerden” söz ediliyordu. Doğruyu söylemem gerekiyorsa o anda hiç bir şey anlamadım. “Haberi ortasından dinlersen anlayamazsın” diye düşünüyor olabilirsiniz. Ama eğer Türkiye’de yaşıyorsanız, ifade ve basın özgürlüğü alanında tarihinin en baskıcı dönemlerinden birini yaşatan bir iktidar varsa da haberleri anlayamazsınız. Anladığım tek şey yine netameli bir konu olduğu ve Türkiye medyasının haberleri geçiştirdiği oldu. Çivilendiğim sandalyede merakımı giderecek bir haber bulabilmek amacıyla saatlerce oturdum. Nihayetinde konuyu anladığımda Türkiye ordusunun, Şırnak Uludere’ye bağlı Roboski köyünde 34 Kürt yurttaşını PKK gerillası zannıyla bombalayarak öldürdüğü gerçeğiyle yüzyüze kaldım.
Katliamın gece yarısı gerçekleştiğini öğrendiğimdeyse öfkeden deliye dönmüştüm. Bu kadar çok ölümün olduğu bir olayla ilgili belki sizlere garip gelecek ama beni en çok öfkelendiren olayın 16 saat sonra haber olabilmesiydi. Evet, ulusal yayın yapan haber kanalları böyle bir katliamı haber vermek için 16 saat beklemişti. Bu katliamın haberini verebilmek için Türkiye Genelkurmay’ının “konunun soruşturulduğunu” iddia ettiği açıklamasını beklemişlerdi. Bu otosansürün nedeni elbette nesnellik kaygısı değil korkuydu. Böylece medya patronlarını ve yöneticilerini toplayarak, memleketimin en can yakıcı problemi olan Kürt sorunuyla ilgili yapılan haberlerin sansürlenmesini isteyen Başbakanın dediğini yaptırdığını da anlamış olduk. Roboski’de 34 Kürtün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin uçaklarıyla bombalanarak öldürülmesiyle ilgili gerçek gizlenemez hale geldiğinde yapılan utangaç haberlerin yerini eleştiriler almaya başlayınca da Başbakan bu kez “On yıllardır demokrasiye müdahale edenlere, kendi alanı dışına çıkanlara çanak tutanlar, bugün kalkmış bu ülkenin şerefli askerlerine dil uzatıyorlar. Ya siz kimsiniz?” dedi haddini aşarak. Sonrasında da gazetecilerin köpek olduklarını ima eden “tasmalılar” yakıştırmasını yaptı.
Fırsatını buldukça “idam çığlıkları atarak” ortalıkta dolaşan, sorunlarını bedenlerini aç bırakarak duyurmaya çalışan Kürt siyasi tutsaklar için, “Şov yapıyorlar” ya da “Zaten diyete ihtiyaçları var” diyen Başbakan Erdoğan’ın ilk kez haddini aşması değildi bu. Son da olmayacak. Çünkü medyaya baskı uygulayarak sansür ve otosansürü yaygınlaştırmanın, gazetecileri tutuklayarak gazetecilik mesleğinin yargılanmasının yani gazetecinin susturulmasının halkın susturulması anlamına geldiğini biliyor elbette.
Totaliter rejimlerin, korku ve baskıyla hükmünü sürdüren diktatörlüklerin en etkili silahlarının sessizlik ve suskunluk olduğunu da biliyor. Hiç kimse sesini çıkarmasın, herkes sussun istiyor. Bu korku iklimine karşı çıkan, direnen kim varsa tutsak edilsin istiyor. Her yeni tutsakla birlikte korku cumhuriyetinin devam edeceğini sanıyor. Bunu başardığını düşünüyor.
Bir kez daha söylemek gerekirse; bu çok büyük bir yanılgı. Çünkü “gazeteci hakikati doğru zamanda dile getiriyorsa eğer, haber devrimcidir”. Hele ki Türkiye’de diktatörlük heveslisi bir politikacının yarattığı böylesine ağır bir baskı ortamında haberin devrimci olduğu daha bir aşikâr.
Ve ülkemde her zaman hakikati doğru zamanda dile getirenler var. Ne başbakan ne de yani dönemin illegal örgüt faaliyeti yürüten Gülen cemaatinin iktidarıyla suç ortaklığı yapmayan, sözünü sakınmadan konuşup yazarak gerçekleri dile getirenler var olmaya devam edecek.
* Ahmet Şık, Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen 9. Uluslararası Kürt Konferansı’nda Türkiye’deki basın özgürlüğünün durumunu özetleyen bir konuşma yaptı. Şık’ın ‘Basın Özgürlüğü, Medya sansürü ve Kürt Sorunu’ başlıklı oturumda gerçekleştirdiği konuşma disaridakigazeteciler.com'da yayımlandı.

YORUM YAZIN