Doğanın Adıyla Kadına Hükmetmek
![]() |
| - SİMLA SUNAY - |
1970’lerde doğan, 80’lerde hızlanan ve son on yılda eylemlerinin ürünlerini toplayan(bir nevi hasat) ve yayılan ekolojik feminizm(ekofeminizm)[1] ya da yeşil feminizm dalgasının Türkiyeli kadınlardaki yansımalarına, bilinçli ya da değil bu konuda ürettiklerine, doğa söyleminde nerede konumlandıklarına dair derlemeleri kapsayacak olan yazı dizimize, gündemde yer alan tespitlerimizle başlarsak, adı konsun konmasın, eşitlikçi, sürdürülebilir ortak bir hayatın arayışında yol alan bu etkin akımın penceresinde, Türkiye gibi doğal kaynaklarını ve aynı oranda her kesimden kadınlara verilmiş özgürlük haklarını hızla kaybeden bir ülkede, çok çetin bir mücadelenin gerekliliğini de daha iyi kavramış olacağız.
25 Kasım Dünya Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü dolayısıyla konuşan Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu: "Kadınlar bizlere Allah’ın bir emanetidir ve baş tacımızdır. Savunmasız masum insanlara yapılan en büyük hakaret şiddet göstermektir. Nasıl ki bir çiçeğe itina gösterip ona bakıyorsak, kadınlara da öyle yaklaşmalıyız. Kadın da bir çiçektir. Çiçekleri kırmayalım soldurmayalım. Şiddetin yer almadığı sevgi dolu bir dünya temennisiyle…” demişti.
Bakanın bu sözlerine Facebook’ta halka açık yer alan bir itirazı olduğu gibi alıntılamakta sakınca görmüyoruz, H.C.: “Sayın bakanım, çok güzel söylemişsiniz ama velakin biz ormancılık okuyup da hakkıyla aldığımız diplomalarımızla atanmayı beklerken, 17 Ağustos’ta değiştirdiğiniz yönetmelikle hakkımızı elimizden almanız emeklerimizi boşa çıkarmak, kadınsın diye saf dışı bırakmak, bu şiddet de değil mi? Bakanlığa aldığınız orman muhafaza memuru adayları içinde bayanları alırken şimdiki tercihlerde OGM(Orman Genel Müdürlüğü)’ye de almıyorsunuz bayanları, onların bizden farkı ne sayın bakanım? Hakkımızı istiyoruz biz lütfen bu haksızlığa ortak olmayın hakkımızı verin geriye biz de okuduğumuz mesleği yapalım işimizi yapalım.”
Sayın H.C.’nın bahsettiği olay kısmen basına da yansımıştı; Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’na, "Neden kadın orman muhafaza memuru almadıkları," sorulmuştu, "Tecrübeler neticesinde erkek adayları tercih ediyoruz," yanıtını vererek cinsel ayrımcı tutumlarını bir nevi itiraf etmişti bakan. Tecrübe şansı verilmeyen bir ortamda tecrübe edinmesi bekleniyor kadınlardan. Paradoksal bir biçimde, kadın ormancıların göreve gitmek istemediklerini sözlerine ekleyen bakanın soru karşısında bir savunma geliştirmeye çalıştığını fark ediyoruz. Kadın ile orman yan yana gelememektedir.
Kaçırmamız gereken nokta bakanın “kadınlar çiçektir” ifadesi ile kadının sosyal statüsünü konumlandırdığı ve doğanın adıyla kadınlar üzerinde kurulan tahakküme ortaklık ettiğidir. Destek çok gecikmeyecektir, 5 Aralık Dünya Kadın Hakları Günü’nden birkaç gün önce Başbakan, Mersin’de AKP Kadın Kolları’nın “1 kadın 1 fidan” sloganlı fidan dikimi törenine katıldığı sırada fidanlara bakar ve şöyle der: "Bunlar fidan olmaktan çıkmış, ağaç olmuş. 10- 15 yaşındaymış, yakında evlendireceğiz..." Başbakan kadını fidanlarla özdeşleştirmiş, üstelik ‘çocuk gelin’ sorunuyla boğuşan Türkiye’de, 15 yaşı evlenmek için uygun bulduğunu rahatça ifade edebilmiştir.
Aslında bir pedagog olan gazeteci-yazar Duygu Asena’nın 1987’de basılan ve çok satan, yasaklanan, sonra özgürlüğüne kavuşan ve filme de çekilen romanı Kadının Adı Yok[2], Türkiye’de kadının ‘adsız’ dolayısıyla kültür ve sosyal dünyadan soyutlanmışlığını adeta ilan eder. Türkiye feminizm tarihinde önemli bir ‘aydınlanma’ sayılabilecek roman beraberinde ilk kadın sokak eylemlerini de getirmiştir. Türkiye artık ‘kadının bir adı olmadığını’ fark etmiştir.
Oysa kadın bir çiçektir. Bakılması, özen gösterilmesi, her zaman güzel olması, hoş görünmesi, gülümsemesi gereken, ne var ki saksıda yaşayan, seyredilesi bir nesnedir. Etken değil edilgendir. Tüm bu süreci muhafazakâr ideolojik tutumlardaki tırmanışa bağlayarak yorumlamak yeterli olmayacaktır. Batılı, beyaz erkek egemenliğindeki kapitalizmin de istediği budur. Turgut Özal dönemiyle tırmanan tüketim tuzakları, Özal’ın evladı Erdoğan devrinde asıl avına ulaşacaktır. Anne kadın…
Edebiyat eleştirmeni Asuman Asuman Kafaoğlu-Büke, yazar Latife Tekin’in Muinar(2006)[3] adlı romanı için değerlendirmede bulunurken romana temel olan iki temanın altını çizmektedir: “Birincisi insanın doğaya hükmetme istemi. Bu istem doğrultusunda maden yataklarını yok edişi, denizleri, içme sularını kirletmesi, hayvanların habitatlarını tahrip edişi sık sık dile getiriliyor. İlerleyen sayfalarda anlıyoruz ki Muinar, insanın kendini evrenin merkezinde sanmasına, tüm doğa yaratıklarının Efendisi olmasına karşı. Roman özellikle hükmetme isteminin yok edici gücünü çok fazla hissettiriyor. İkinci tekrarlanan tema ise, erkeğin kadına hükmetmesi…”[4] Ekofeminist manifesto diyebileceğimiz Muinar Türkiye’deki yeşil feminist akımın zirvesindeki eser olarak karşımıza çıkar. Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm ile başarılı çıkış yapan ve 80’li yıllarda verimle sürdürdüğü 90’larda durakladığı romancılığında 2000’lerde doğa ve kadın özgürlüğüne dair söylemini güçlendiğini gözleriz. 2001 yılında basılan Ormanda Ölüm Yokmuş ile başlayan Unutma Bahçesi ile devam eden süreç, aynı zamanda Muinar’ın da habercisidir.
Yazar Sema Kaygusuz, Yüzünde Bir Yer(2009)[5] adlı romanıyla ilgili bir söyleşisinde şöyle der: “İncir, temel eleştirinin ana dayanağı. İnsanoğlunun uygarlaşma telaşını eleştirmek için dallı budaklı bir sığınak. Doğayla olan ilişkimizde bir yanlışlık var çünkü kadınla olan ilişkimizde bir yanlışlık var. Toplumsal cinsiyet nasıl erkek ise doğaya da dişil anlamlar yükleyerek onun üstünde hegemonya kuran bir uygarlık geliştirmişiz. Sonuçlarını da hep beraber görüyoruz. Bütün toplumların kadınla olan ilişkisi, doğayla ilişkisiyle aynı. Bir ağaca nasıl muamele ediliyorsa kadına da aynı şekilde davranılıyor.”[6] Kaygusuz, incire incirliğini ve kadına kadınlığını verme taraftarıdır ve bunu da romanında sezdirir.
Yazar Leyla Erbil ise ekofeminizm izleri taşıdığını düşündüğüm şiirsel bir biçimle yazdığı son romanı Kalan(2011)’da kent ve kadın üzerine kurulan bir başka tahakkümü dillendirir. “…kağıthane-alibeyköy-kasımpaşa derelerinin ilerlemesiyle/ vajinaya/ uzatırdık bakışlarımızı duvarın üzerinden/ dışına çıkamadığımız henüz o duvar/ bu duvar kent.”[7] Kent hızla dönüşmekte ve iktidar mimarlık miraslarını tek tek yok etmektedir. Sorgusuz sualsiz kente dayatılan bu dönüşümlerle paralel, kadının yeni adı da ilan edilmiştir. Evli, 3 çocuklu, sigortası, mesleği olmayan ev işçisi ‘evhanımı’, türbanlı(kapalı) kadın motifi, hakları verilmeksizin yüceltilmektedir. Evhanımlarının maaş ve sigorta güvencesi yoktur, evlilik tek gelir kaynağıdır, kocaya bağımlıdır. 2012’deki yeni düzenlemeyle kadın işçilerin evlilik nedeni ile işten ayrılması durumunda, çalışma süresinin gerektirdiği kıdem tazminatı ödenmeyecektir. Devlet, evliliği kadın için geçerli salt gelir kaynağı olarak saymaktadır artık. Türbanlı kadın, Başbakan’ın başı açık kadınları hedef alan “açık kadın perdesi açık penceredir” benzeri söylemlerine rağmen paradoksal bir biçimde, kamudaki özgürlüğünü bütünüyle elde edemez. Kent hem mağdur hem de kadın üzerinde kurulan tahakkümün aracı haline gelir. (Töre cinayetlerinin çoğu büyük kentlerin sahipsiz kalabalığında işlenir.)
Çevre ve Orman Bakanlığı’nın Çevre ve Şehir Bakanlığı olarak değiştirilmesi, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın kurulması, Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı’nın kapatılması, Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın lav edilerek Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na devredilmesi aynı zamana[8] denk düşer. Şehir ve çevrenin çıkarlarının çatışacağını düşünürsek kuzu, kurda teslim edilmiştir. Doğa, şehrin emrine verilmiştir. Aynı şekilde çevre ve sudan yararlanma politikalarının da örtüşmeyeceğini öngörebiliyoruz, bir yanda baraj yapan, bir yanda tarımı yok eden bir yürütme sisteminin oluşturulduğundan söz edebiliriz. Ne şaşırtıcıdır ki aynı kararnameyle, kadın haklarını savunmak ve geliştirmekle yükümlü bakanlıktan ‘kadın’ sözcüğü çıkarılmış yerine ‘aile’ kavramı yüceltilmiştir. Aile devletin en küçük birimidir. Devlet tarafından denetlenmesi-yönetilmesi mümkündür. Her ne kadar AKP’nin ‘devletçilik bitmiştir’ sloganı işitilse de söz konusu kadın olduğunda devlet baba devreye girer, bireyselleşmeye karşı durur. Kadın da tıpkı doğa gibi ikinci plana itilmiştir. Cinayet rakamları gösterir ki, kadın, törenin tohumlandığı ‘aile-aşiret’ kurgusu içerisinde korunmamaktadır.
Kadınlar kürtaj haklarını kaybetmemek için yürürken öte yandan doğanın kitlesel kıyımı sürmektedir. Başbakan “çevrecinin daniskasıyız” der ama elektrik üretimi için nehirleri, gölleri, şelaleleri gözden çıkarır, nükleer santraller için tereddüt etmez, “ecdadımızın yaptığı bütün camilerde asırlık çınarları görürsünüz. Her biri tıpkı o camilerin minareleri gibi özgürce semaya uzanır,” der ancak Fatih Camisi’ndeki 500 yaşındaki çınar, Başbakan restorasyon açılışı için geldiğinde kesilir. Bununla beraber, İstanbul’da 3.köprü ve 3.havaalanı için 3 milyondan fazla ağacın kesileceğinden endişe edilmektedir. Beylerbeyi Kavşağı için, sarayla yaşıt asırlık ağaçlar, erguvanlar kesilirken, Taksim Gezi Parkı ve Dolmabahçe’deki ağaçlar da aynı kaderi paylaşır.
Ekofeminizm, doğayı ve kadını özne olarak alır ancak Türkiye gibi ülkelerde ‘korunmasız kentleri’ de bu grubun yanına almak mümkündür. Bütün bu tahakkümden doğa ve kadın gibi kent de nasibini almaktadır. Başbakanın büyüdüğü, ağacın hiç yetişmediği Kasımpaşa, kentsel dönüşüm dalgasına kurban gidecek ve kentli göçmen yoksulların mahallerini yeni burjuva ele geçirecek ve ismine de Osmanlı Konakları diyecektir.
Doğa adı ‘çevre’ olarak yapaylaştırıcı bir sesle anılmaya ve kendi özgür iradesi olmayan, yani cansız bir varlıkmışçasına sömürülmektedir. Kent sürekli dönüştürülerek kimliğini kaybeden, tarihi değerleri umarsızca tasfiye edilen, içi boş bir koridor haline getirilmektedir.
Kadının adı yok demenin bir anlamı kalmamıştır artık. 1987’de başlayan hareket sorunlara çözüm bulmaktan ziyade kadının ‘adlandırılacağı’ bir dönemle mücadele etmek zorunda kalmıştır. Kadın, doğanın başka bir parçası adlı adınca tahakküm altına alınmıştır çoktan. ‘Toprakana’ ve ‘kadınkent’ metaforu bütün bu tahakkümün temelini oluşturacaktır.
Simla Sunay
[1] Egemen ataerkil yaşam modelinde, kadın doğaya (eve), erkek ise kültüre (dışarıya-kamusal alana) ait olarak kabul edilir. Doğa, kültürden, kadın da erkekten aşağı görülmektedir. Kadınların ezilmesi, ikinci plana itilmesi ve doğanın sömürülmesi arasında bağlantı kuran, bu nedenle, kadınların yeşil hareket içinde üretici ve uygulayıcı(kentte eylem ve söylem, kırsalda tarım araştırmaları, çiftçilik) olmalarını amaçlayan ekolojik feminist düşünce hareketi, feminizmi aşkın, eşitlikçi, eleştirel bakış açısıyla 3.Dünya’da özellikle Asya’da etkin rol üslenmektedir.
[2] Kadının Adı Yok, Duygu Asena, Afa Yayınları, 1987
[3] Muinar, Latife Tekin, Everest Yayınları, 2006
[4] Dünya Gazetesi kitap eki, 5 Ocak 2007
[5] Yüzünde Bir Yer, Sema Kaygusuz, Doğan Kitap, 2009
[6] Radikal Kitap
[7] Kalan, Leyla Erbil, sayfa 73, İş Kültür Yayınları, 2011
[8] 17 Ağustos 2011 tarihli resmi gazetede yayımlanan 648 ve 649 nolu KHK'lar.

YORUM YAZIN