Header Ads

gerçek, hayal ve rüya

- AYŞE DÜZKAN -
ahmet büke geçtiğimiz günlerde altıncı kitabı cazibe istasyonu’nu yayımladı. bu kitap bence onun öykücülüğünde üçüncü bir evrenin açılışına işaret ediyor.

ahmet büke, değeri ne yazık ki aldığı ödüllerden sonra, ama şükür ki henüz aramızdayken bilinen, türkçenin en özgün kalemlerinden biri. ilk kitabını 2004 yılında yayımladı; izmir postası’nın adamları. yılmaz özdil hürriyet’te yazmaya başlamamıştı daha. izmir’in gavurluğunun bu kadar anlam ifade etmediği, kentin bugünkü gibi küçümseme nesnesi olmadığı yıllardı, ama yine de ahmet bir izmir yazarı olarak çıktı okurunun karşısına. ikinci kitabı da en az birincisi kadar bu şehre aitti; çiğdem külahı. Bir yandan da, onun adına zor bir dönemdi, öykü bugünkü değerine kavuşmamıştı, edebiyat istanbul’a bile değil, onun merkezi sayılan ışıltıya odaklanmıştı, göz gözü görmüyordu.

bu iki kitap ahmet büke’nin gerçekçilik dönemi bence. olayların izmir’de yani taşrada geçmesi sizi yanıltmasın, istanbul’a anadolu’yu tanıtmış olan memleket gerçekçilerine bir yanıyla akraba olsa da ahmet’in öykücülüğü farklı. yakup kadri’nin bize anlattığı yaban’lık hırkasını, sırtındayken tutuşturup aştığı eşiğin ardında gördüğü macera, şehvet, eğlence, asalet, rezillik, yas, imansızlık, softalık, sapkınlık ve daha nice insana mahsus hali sunmakla yetinmez. gerçekçiliği gözün gördüğü gerçeğin ötesine geçer.

nitekim, oğuz atay öykü ödülü’ne layık görülen alnı mavide gerçekçilik döneminin izlerini taşısa da yeni bir evreye işaret etti; hayal dönemi. ahmet bu evrede devrimin hikâyelerini kaleme aldı. gerçekleşmemiş, gerçekleşecek, muhayyel devrimlerde yaşayan yenilmiş, kazanmak üzere, yahut hayatta kaybetmiş ama hayalde kazanmış devrimcilerin hikayeleri. insana örgüte girmek, örgüt kurmak hatta örgüt olma arzusu verir.

cazibe istasyonu ile ise rüya dönemine giriyor. burada allah, ölüm ve anne tıpkı rüyalarımızdaki gibi iç içe geçmiş.

ahmet’in allahı, iyiliğin, kötülüğün ve bizi şaşırtan her şeyin şahidi, haklının yanında olduğunda bile, her şeyin üzerinde ve tıpkı “kitap”ın tarif ettiği gibi, tanrı-tanımazların psyche’inde bile olan o mutlak “göz” ama babanın otoritesinden azade.

“insanı böyle borçlu bırakacak kadar sevmek iyilik değil” dediğine göre anne doğuran değil, bedeniyle dahi bağımlılık yaratan, takdir etmese de seven, mutlak sevgi nesnesi.

aslında ölüm, daha da önemlisi ölüler hep dolaştı ahmet’in hikayelerinde. ama bu kez anlatılan hikâyemizin odağında o; seven ve sevilecek bir varlıktan kurtulmak, yani anneden kopmak.

bu durakta, üstüne bastığı en önemli zeminlerden biri olan tabiata da sadık kalarak dupduru hikâyesini uyuklamaya mahsus bir sarâhatle anlatıyor. okurunun bu sadelik karşısında yorgun düşmeyeceğini umuyor ve sıradakini merakla bekliyoruz!

Ayşe Düzkan

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.