İhsan'ın Elinden Gelenin En İyisi
![]() |
| - yazı: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE - |
Müslümanlar için Perşembe akşamından başlayan Cuma, Museviler için Cuma akşamdan başlayan Cumartesi, çoğu Hıristiyan için ise Pazar günü, ibadete ayrılmış mübarek gündür. Üç dinde de amaç aynıdır, Allah, kulları maddi dünyadan uzaklaşsın, bedenlerini dinlendirirken ruhları zenginleşsin diye bu günü tatil olarak kutsamıştır. Mübarek gün ayrıca Kitabı Mukaddes’in on emirinden (Mısır’dan Çıkış 20:8) dördüncüsüdür: “Altı gün çalışacak, bütün işlerini yapacaksın. Ama yedinci gün bana, Tanrın Rab’be, Şabat Günü olarak adanmıştır.” Kendi de tüm evreni altı günde yaratmış ve yedinci günü dinlemiş olan Tanrı, bu günde çalışılmamasını ve ibadet edilmesini emreder. Aynı zamanda Yedinci Gün İhsan Oktay Anar’ın yeni romanının adı. Tevrat, İncil ve Kuran-ı Kerim’e olduğu kadar edebiyat ve felsefe tarihinin başyapıtlarına da göndermelerle dolu olan bu roman, 1900’lerin başından sonsuzluğa uzanan, doğaüstü olay ve karakterlerle dolu bir kurguya sahip.
Tanrının beden bulmuş hali
Yedinci Gün üç bölümden oluşuyor: Baba, Oğul ve Hayalet. Hıristiyanlığın kutsal üçlemesinin en önemli unsuru olan üçünün tek varlık olması, bu roman için de geçerli. Baba, oğul ve kutsal ruh birdir. İnanca göre, oğul Tanrının beden bulmuş halidir. Roman da üç bölüm boyunca aynı varlığı anlatır, farklı ya da paralel zamanlarda yaşasalar ya da farklı isimler alsalar da, aynıdırlar.
Olaylar, yirminci yüzyılın ilk yıllarında, Osmanlı’nın başkenti Dersaadet’te geçer. Paşaoğlu adlı bir zat, sonradan Müslüman olmuş Alman bir mühendis ile kumar oynar. Kumarda kazanılacak ve kaybedilecek şey para ya da altın değil, inancın kendisidir. Aman Baba adıyla bilinen Alman mühendis, gündüzleri mescit geceleri kumarhane olarak işlettiği yerinde Paşaoğlu’na “Ben kazanırsam sen, Allah yolunda yürüyen tam bir Müslüman olacaksın, kabul mü?” diye sorar. Kabul eden Paşaoğlu kumarda kaybeder ve önce Tanrı’yı sonra peygamberi kabul eder ve kendisine Aman Baba tarafından göğsüne sokulan Kuran-ı Kerim ile çıkar kumarhaneden.
Paşaoğlu zifiri karanlıkta yolunda giderken bir haydut tarafından soyulur ve çıkan karmaşada göğsünden vurulur. Tam kalbinin üstünden vurulmuş olmasına rağmen hiç kan akmaz çünkü kurşun koynundaki Kuran-ı Kerim’e isabet etmiş ve kutsal kitap kurşunu durdurmuştur. Kitabın son sayfasındaki kırmızı el izinin falına baktırdıklarında falcı elin sahibini şöyle teşhis eder “Kendisine peygamberlik verilmiş. Allah için savaşmış. Zaten bu gördüğünüz kırmızı mürekkep değil. Onun kendi kanı. Dişinin kırıldığı ve alnından yaralandığı savaşta akan kan” diye açıklar. O güne kadar inançsız ve kendini Batı ilmine vermiş olan Paşaoğlu titreyerek hayatının ilk namazını kılar ama bununla kalmaz, parasını fen yoluyla inşa edilecek dev bir camii yapmak üzere harcar.
Bu arada hırslı bir genç olan İhsan Sait, Culyano Efendi adlı bir tefecinin yanında çalışmaya başlar. Culyano yüzyıllardır ölümsüzlüğün sırrını bulmuş, çocukların kanıyla beslenen yaşlı bir adamdır. İhsan Sait, paranın tadını ve kazanma yöntemini Culyano Efendi’den öğrenir ve onun ölümü sonrasında bütün mal varlığına el koyar fakat karnı doyduktan sonra “hayatın ne kadar fuzuli olduğunu bir kez daha anlar.” İhsan Sait heyecan peşindedir ve ilginç bulduğu bir şeyhi takip eder. Bu arada İstanbul’da birbiri ardına şeyhler öldürülüyor, başlarının üstü yanmış şekilde cesetleri şehrin bir yerlerinde bulunuyordur. Peşine takıldığı şeyhin de benzer şekilde öldürülüşüne tanık olur. Bu cinayetleri işleyen, şeyhleri öldüren Paşaoğlu’ndan başkası değildir. Paşaoğlu’nun amacı, en dindar, en temiz kalpli ve dini bütün şeyhleri kullanarak Tanrı’nın mesajına ulaşmaktır. İnşa ettirdiği dev tapınağı bu iş için kullanır. Elektrik akımı verdiği şeyhlerin beyinleri aracılığıyla Tanrı’dan sinyaller bekler.
Eğer romanın tüm konusunu anlattım sanıp endişeye kapıldıysanız, buna hiç gerek yok çünkü bütün bunlar daha romanın başlarında vuku olan olaylar. İhsan Sait bundan sonra hayatının amacını bulacak, uzak bir zamanda yaşayan sevgilisine ulaşmak için hayatının geri kalan yıllarını feda edecektir. İç içe geçen hikâyeler öylesine çok ve öylesine sarmal içinde ki, bir karakter diğerine, bir olay diğerine doğal bir akış içinde bağlanıyor. Anlatının akışı kendi ivmesini yaratıyor adeta. Bu durumda ana konu çok sayıda yan öykü ile dallanıyor ama anlatının zevki hatta romanın ruhu burada yatıyor.
Bir geri duruş
Johann Sebastian Bach eserlerinin sonuna imza atmak yerine kısaca S.D.G yazarmış, “Soli Deo Gloria” sözcüklerinin kısaltması olarak. Tüm görkem Tanrıya ait anlamına gelen bu sözü yazmasının nedeni, kusursuz bir eser yazmadığını -kaldı ki eser kusursuz bulunacaksa, bunun nedeninin ilahi olacağını- zaferin sadece Tanrıya ait olabileceğini anlatmak içindi. Bazı çağlarda, günümüzden farklı olarak, sanatçılar kendilerini öne çıkarmak istemezlerdi. Eserlerini imzalamadan, hatta saygı duydukları bir ustanın ya da sanatlarını destekleyen soylunun imzasıyla öne sürmeye çekinmezlerdi. Kendilerine müzisyen yerine müzikçi, sanatçı yerine zanaatkar, yazar yerine anlatıcı demeyi tercih ederlerdi. İnsanın yaptıklarından, yarattıklarından gurur duyması, kendini yüceltmesi, günün ahlakına sığmıyordu. Bach, insanlık tarihin tanıdığı en büyük bestecilerden biri olmasına rağmen, kendini her zaman müzikçi olarak gördü.
Benzer şekilde Jan Van Eyck, bugün otoportre olduğu sanılan “Kırmızı Türbanlı Adam” adlı resminin çerçevesine, “Als İkh Kan” yazmıştı. “Elimden gelenin en iyisi.” Ne bir övünme, ne de gururlanma arzusu olmadan yaratmak. Belki Platon’un idealar felsefesi açısından baktığımızda daha iyi anlamamızı sağlıyor bu davranışı. Platon’a göre “Bu dünya, Fikirler aleminin bir taklididir” taklit olan bir varlığı taklit eden sanatçının ise bundan kendine pay çıkarması doğru değildir. Mükemmel olan Platon için fikir, Bach ve Van Eyck içinse ilahi yaratıydı.
İhsan Oktay Anar romanını Van Eyck gibi “Als İkh Kan” sözleriyle bitirmiş. Günümüzde ender karşılaştığımız bir geri duruş olarak yorumlayabileceğimiz, Anar’a yakıştığını da düşüneceğimiz bir imza. Öte yandan yine Van Eyck gibi belki bir kelime oyunu yapmış bu son sözlerde: Van Eyck, ortadaki ben anlamına gelen “ikh” sözcüğünü kendi adına da benzer seste olduğu için kullanmış olabilir, “işte Eyck’in elinden gelen” anlamında. İki roman kahramanının da adının İhsan olduğu bir roman için “ikh kan” ses benzerliği rastlantı olmayabilir. İhsan’ın elinden gelenin en iyisi!
YEDİNCİ GÜN
İhsan Oktay Anar
İletişim, 2012, 240 sayfa, 17 TL.
Anar romanlarında bilmeniz gerekenler
KALEMBAZ UZUN İHSAN EFENDİYüz altmış milyon yıl boyunca kara hayatında egemen olmuş etçil ve ot obur dinozorların nesillerinin tükenmesinden çağlar sonra, bakire Meryem anamızın doğurduğu İsa Mesih’ten yaklaşık iki bin yıl sonra, Peygamber Efendimizin Medine’ye hicretlerinden de yaklaşık bin beş yüz yıl sonra, kör lakabıyla anılan şairlerin en yücesi Homeros’un topraklarını bir zamanlar çiğnediği düşünülen Smyrna kentinde yaşayan ve yine bu kentte yaşayan felsefeye gönül vermiş gençleri yetiştiren, ancak başka bir liman kentinin sokakları üzerine hayaller üreten, Kalembaz Uzun İhsan Efendi adıyla kendini romanlarında bir nebze göstermiş bir yazar yaşarmış. Nam-ı diğer İhsan Oktay Anar, uzun boyuyla ve kalabalık içine karışmaktan huylanmasıyla bilinirmiş ama asıl ününü yazdığı romanlarıyla kazanmış. Onun kitabını okuyan herkesin içine bir merak düşermiş, nereden buluyor bunca kelimeyi diye.
GİRİŞ BÖLÜMLERİ
İhsan Oktay Anar romanlarında kendine has bir giriş bölümü karşılar okuru. Masalsı bir duygudur verdiği çünkü en geniş anlamda zaman ve mekân tanımlarıyla başlar. “Bir varmış bir yokmuş” havasındaki giriş paragrafları, peygamberlere, yaratılışa ve her türden takvime gönderme yapar. Güneşin ve ayın yeri kadar, hangi sultanın saltanat döneminin sürdüğü de zamanı kafamızda yaratmamıza yarar. Okura masalsı gelmesinin bir nedeni kuşkusuz Anar’ın dilidir fakat bunun kadar önemli olan, anlatısını tarihin başlangıç noktalarından başlatmasıdır. Uygarlıkların ve dinlerin başlangıç noktalarına demirlenmiş bir öyküyü, daha yakın çağlara getirir, başlangıç noktası hemen her zaman takvimlerin başlangıç noktasıdır.
ALETLER VE MEKANİK
Anar’ın romanlarında mekanik ve mühendislik konuları sıklıkla işlenir. Makineler, gemiler, müzik aletleri ve çok çeşitli silahlar detaylarla anlatılır, hatta bazen resmedilir ve düzenek bileşkileri canlandırılır. Bazıları gerçekten de teknoloji evrimi sürecinde keşfedilen aletlere benzer, bazıları da hayal ürünüdür fakat bunların her biri anlatının önemli bir kısmını oluşturur hatta “Kitab-ül Hiyel” adlı romanda ana temayı mekanik aletler oluşturur.
TANRI İLE ŞEYTAN
Anar’ın anlatısında Tanrı ve Şeytan eşit güçler olarak karşımıza çıkar. İlkçağ filozoflarının ya da Zerdüşt dininin doğadaki eşit güçler olarak algılaması gibi, Anar’ın romanlarında da, insanı iyilik ve kötülüğe çeken güçler olarak yer alırlar. Düalist yaratılış öyküsüne göre kötülüğün temelini evrenin başlangıcında özgür iradeyle gerçekleşen bir seçim oluşturur. Bu seçimle birlikte Tanrı (İyiliğin gücü) ile Şeytan arasında sonsuza dek sürecek bir çekişme başlamıştır. Ancak Zerdüşt felsefesindeki gibi iyiliği seçenlerin adalet ve doğrulukla; kötülüğü seçenlerin de yalan, yıkıcılık ve ölümle temsil edildiği insan tiplemesi yoktur, Anar daha çok tüm insanlığın kötülüğün çekim alanı içine kıstırılmış olmasını anlatır. Kötülük bir mıknatıs gibidir, insanoğlu her an bu kudretin çekimine kapılabilir. Kahramanların çoğu şeytanın kapsama alanı içindedir, ender olarak “Suskunlar”daki Eflatun ya da “Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri”ndeki ihtiyar Cezzar Dede gibi karakterler bu güç karşısında direnç gösterir. Dirençleri kişiliklerinin doğal uzantısıdır, ölüm korkusu ve yaşam hırslarının ulaşamadığı insan tipidir bunlar.
TANRI İLE İNSAN
İhsan Oktay Anar’ın romanlarında Şeytan temalarından başka bir de sıklıkla ele aldığı Tanrı-insan ilişkisi vardır. Tanrı-insan ilişkisi aslında çok genel anlamda eserlerin metafizik yapısını oluşturur. Yazarın insanı nasıl gördüğü, özgür iradeyi nasıl tanımladığı gibi motifler en çok bu temanın altında ortaya çıkar.
“Amat”ta Eski Ahitte geçen Nuh’un hikâyesine yapılan gönderme Tanrı-insan ilişkisinin en berrak göründüğü bölümdür. Kutsal kitapta, Allah’ın, sevgili kulu Nuh’a bir gemi siparişi verdiği anlatılır. Tüm dünyayı etkileyecek büyük bir felaketten sevdiği bazı kulları kurtulsun ister Tanrı. Nuh, Tanrı’nın siparişini yerine getirir, bu sayede insan ve hayvan türleri yaşam bulurlar. Nuh’a verilen bu sipariş, bildiğimiz kadarıyla Tanrı’nın âdemoğluna verdiği tek sipariştir. Anar romanın başına bu siparişin geçtiği satırları (Tekvin 6:14) alarak, romanda asıl görmemizi istediği yöne işaret eder: “Kendine Gofer ağacından bir gemi yap; gemide odalar yapacaksın ve onu içeriden ve dışarıdan ziftle ziftleyeceksin.” Nuh’un gemisi gibi, Amat adlı gemi de bir siparişle yaratılır fakat arada önemli bir fark vardır, Nuh’a gemisini sipariş eden Tanrı, Amat siparişini veren ise Şeytandır. Tanrının siparişi insan ve hayvan soylarının tükenmemesi içinse, şeytanın siparişi de tam tersine insanlığın sonunu hazırlamak için verilmiştir. İhsan Oktay Anar “Amat”ı bu temel üzerine kurar. Özellikle Tanrı ile şeytan düellosunu çağrıştıran bölümleriyle hep bu temayı akılda tutmamızı sağlar.
*Asuman Kafaoğlu Büke’nin KONSTANTİNİYE DÜŞLERİMDE BİR UZUN İHSAN adlı kitapçığından kısaltılarak alınmıştır.
**Radikal Kitap gazetesinden alınmıştır.

YORUM YAZIN