Ian Anderson: Bazı Şeyler Değişmiyor. Savaşın Anlamsızlığı, Yolsuzluklar ve Din..
İskoç kökenli Ian Anderson, progressive rock akımının kurucularından Jethro Tull’in, solisti, şarkılarının bestecisi. İyi gitar çalan çok var diye flüte başlamış, sonradan çalmadığı enstrüman kalmamış. Türkiye’ye en sık gelen müzisyenlerden olan Ian Anderson’la Küçükçiftlik Park’ta konser vereceği günün sabahında görüştük. Anderson’ın şaşırtıcı yanları var; bir müzisyen için çok erken saatte randevu verdi, hangi kahveye gitse “çakı gibi” diye söz edilecek bir adam, İngilizcesi bir İskoç için çok British, kendini ifade edişi genellikle notalarla haşır neşir olmuş biri için etkileyici; ama hiçbir özelliği politik görüşlerinin çarpıcılığıyla yarışamaz. Buyrun…
-Uzun zamandır dünyamızdasınız…
Farkında olduğunuz için teşekkür ederim.
-Ünlü 1968’i, hippileri, rock’ın, hatta rock’n roll’un ortaya çıkışana şahit oldunuz. O zamandan bugüne neler değişti?
Malını satmaya çalışan biri gibi görüneceğim ama Thick As A Brick’in son versiyonu tamamen bunun üzerine. Neredeyse iki kuşak geçti aradan. Bu elli yılda neler değişti, neler aynı kaldı? Böyle şeyler ilgimi çekiyor çünkü hızla değişen bir dünyada yaşıyoruz. Hem kültürel hem de sosyal olarak, hele teknolojik olarak. Sadece müzikte değil, kahve yapımında bile. Elli yıl önce Starbucks yoktu, birkaç yıl önce karımla İstanbul’a geldiğimizde ilk yaptığımız şey eski kenti dolaşmak oldu ve Sultanahmet’in dibine Starbucks açıldığını gördük. Halbuki Türkiye kahvesiyle ünlü. Dünya artık başka bir yer. 1972’de, ilk Thick as a Brick çıktığında Vietnam’dan askeri birliklerin çıkmasına bir yıl vardı, bunun hemen ardından, hatta aynı gün, orada Sovyet tarzı sosyalizm kuruldu ve hala ayakta. 2012 yılında Afganistan’dan askeri birliklerin çekilmesine bir yıl var, büyük ihtimalle bu kez aynı şeyi Taliban’la yaşayacağız. Bir yandan da İran var çünkü. Yani on yıllık Afganistan macerası, binlerce canın kaybı ve büyük zararlardan sonra başarısızlıkla bitecek. Bence ikisi aynı şey değil tabii. Vietnam aptalca bir hataydı, Afganistan ise tahmin edilebilir bir risk. Kaybedileceği belliydi, aynı şeyi Ruslar daha önce denemişti. Orası yönetilebilir ya da değiştirilebilir bir ülke değil. Ama bazı şeyler değişmiyor, savaşın anlamsızlığı, yolsuzluklar ve din, sonra sokaklardaki evsizler.
KISA BİR ROCK TARİHİ VEREYİM
-Ya müzik alanında neler değişti?
İlk rock’n roll, yani Elvis (Presley) dönemi 1960’larda yeni bir şeye, rock müziğe yol açtı. Yine siyahi blues kökenli olmakla birlikte yapısal olarak eski Amerikan rock’n roll’undan farklıydı bu. 1970’lere geldiğimizde ise rock biraz daha ilericiydi, klasik müzik dahil pek çok alandan etkilere açıktı. Dünyanın her yerindeki caz ve blues da dahil buna. Ve progressive rock ortaya çıktı.
-Siz de bunun kurucuları arasındasınız.
Evet biz de küçük bir blues grubu olarak yola çıkıp 1972’de progressive rock tarzında bir albüm yaptık. Prog rock derdik kısaca, daha maceracı, Yes, Emerson, Lake&Palmer ya da Genesis gibi grupların yaptığı, zaman zaman insanı utandıran, takıntılı bir müzikti bu. Biz de o kulübe takıldık bir süre. Ve parodi diyebileceğim bir albüm yaptık, Monthy Python’ın o gerçeküstü, fantastik, alaycı yaklaşımı vardı ilk Thick As A Brick’in ardında. Ama tabii şu var, prog rock gerçek müzisyenlerin, aynı anda çaldığı analog bir türdü, Marshall amfiler vardı, bugünün müziği gibi değildi. 1970’li yılların sonlarında, teknoloji müziği çok etkiledi, analog synthesizer’lar gerçek enstrümanları elektronik olarak taklit eder oldu, mühendis elinden çıkmaydı, aynı ses kalitesini veriyordu ama taklitti. Her sesi yapabilirdiniz. Ardından punk’la köklere döndük. Ve buradan agresif yeni bir rock kuşağı çıktı. 1980’lerde dijital teknoloji sayesinde yine synthesizer’lara döndük. Ve 1982-83’lerde dijitalden yararlanılmayı başlandı ve esas olarak bilgisayarda programlanan müziği ve sample kullanma yöntemini gördük; ve gerek gerçek enstrümanların çaldığı gerekse başka ses kaynaklarından elde edilmiş seslerin ya da bilgisayardan çıkan müzikte sample kullanıldığını gördük. Drummachine’ler devreye girdi, bunlarla ve analog ve dijital synth’lerle yatak odanda albüm kaydetmek mümkündü. Nitekim teknoloji de buraya döndü, müzisyenler kayıt stüdyolarından çıkıp ev stüdyolarına yöneldi. Kısa bir rock müzik tarihi veriyorum ama, 1980’lerin sonunda, yeni rock kuşağıyla tekrar köklere döndük, bu belki Londra’da ya da New York’ta punk’la başlamadı, Seattle’daki Nirvana gibi gruplarla başladı. 1990’larda bu kez elektronik müziğin daha sofistike yüzünü gördük, pop ve rock müzik de dijital sample ve dizilim tekniklerini kullanmaya başladı. Yani uzun lafın kısası, biz gerçek bir evrime şahit olduk, rock’n roll’un ilk yılları, ilk elektrogitarlar, sahnede çalınan ilk fender, ilk elektronik orglar, Hammond’lar, ilk teknolojik adımlardı. Değişimin bir kısmına teknoloji sebep oldu, bir kısmına da toplumsal olaylar. Ama değişmeyen şeyler var, pop şarkılarının sözleri hala aynı 200 kelimeyle yazılıyor ve insanlar hala aynı konuda şarkı söylüyor.
-Aşk?
Aşk ya da eksikliği.
-Yuri Gagarin için çaldınız. Soğuk Savaş döneminde büyüdünüz, ABD’li değilsiniz ama yine de SSCB’li biriyle ilgili bir şey yapmış olmanız ilginç.
Evet o dönemde büyüdüm. ABD kendisini yabancı işgalinden muaf görüyordu ve o yüzden Almanya ya da Japonya gibi uzak ülkelerde savaş maceralarına girip saldırı almadan geri gelebilecek bir süper güç olduğuna inanıyordu. Pearl Harbour dışında böyle bir şey de yaşamamıştı. Bu da tabii kıtalar arası balistik füzelerin geliştirilmesiyle son buldu. Biz örneğin çok tehlikede hissediyorduk kendimizi çünkü iki gücün ortasındaydık. Küçük bir çocukken bunları düşünür ve önce Rusya ardından ABD’nin geliştirdiği uzay programlarıyla ilgilenirdim. Sputnik’ten gelen o ilk bip sesleri benim çocukluğumun bir parçasıdır; ardından ilk astronotlar ve aya ayak basılması… Benim için anlamı büyüktür. Ve o yıllarda hangi ülkede doğduğunuz ve hangi dili konuştuğunuzdan bağımsız olarak ilk yukarıya çıkan ilk adamın Yuri Gagarin olduğunu bilirdiniz. Geçen yıl Yuri Gagarin’in ilk uçuşunun ellinci yıldönümünde Rusya’daydım. Ve ABD’li NASA mensubu bir astronot olan Catherine Coleman adlı flütçü ile uzaydan bir düet yapmaya karar verdik. Ve uçuşun ellinci yılı şerefine bunu sahnede yaptık. O uzayda, ben sahnede.
-Coleman’a bir flüt armağan etmişsiniz.
Evet.
KONSEPT ALBÜM DİNLEYİCİYİ ÇEKMEZ
-İlk Thick As A Brick’in konsept albümlerin bir parodisi olduğunu söylediniz. Konsept albümlerle ilgili ne hissediyorsunuz?
Beethoven’ın 9’uncu Senfonisi’ni dinlediğim zaman hissettiklerimle aynı şeyi. Bu uzun ve büyük bir senfonidir ve muhteşemdir. Ve büyük bir iştir, oturup zaman ayırmanız gerekir dinlemek için ama çok şey vaat eder. Diğer yandan üç dakikalık, sözleri Shakespeare’e ait olan flütle çalınmış bir şarkıdan da keyif alabilirim. Zamanı hiç geçmeyecek hayat ve aşk gibi konulardan söz eder. Dünya büyük bir yer ve hayatımızda ikisine de yer var. Ama konsept albümler, bu zor işler dinleyicilere, müzik satın alanlara hitap etmez. Ki bu yirmi-otuz yıl öncesine göre çok daha az insan ve şu anda müzik çok daha ucuz. Ama insanlar daha az para ödemeyi bile kabul etmiyor ve herkes yapıyorsa ben niye yapmayayım, diyerek internetten çalıyor. Youtube’dan telif bile alınamıyor. Bundan çok memnun olanlar var, bense bize eğlence dediğimiz şeyi sunan yaratıcı insanları desteklememiz gerektiğini düşünüyorum, hiç olmazsa masraflarını vermeliyiz. Şu anda birçok insan hiç para kazanamayacağı için yaratıcı işler yapmaktan vazgeçiyor.
THATCHER’A OY VERDİM, BLAİR’E VERMEDİM
-Margaret Thatcher’a oy verdiniz mi?
Oy verdim mi… kişisel olarak Margaret Thatcher’a ve başardıklarına karşı büyük saygı duyuyorum. Tıpkı Tony Blair’in hükümetinin ilk yıllarında saygı duyduğum gibi. Ben pragmatistim. Thatcher kazanıyordu, sanırım zamanında oy verdim ona. Tony Blair de kazanıyordu ama ona ideolojik bir sebeple, Irak macerası yüzünden oy vermedim. Afganistan farklı bir savaştı, ikisini kıyaslayamazsınız. Hatta Tony Blair başbakanken bana Kraliçe’nin Şeref Madalyası vermeye kalktılar. İlk tepkim ‘Kabul edemem çünkü Tony Blair başbakan’ oldu. O kadar karşıydım yani Blair’in Irak politikasına. Yok pardon, başbakan değildi de olacaktı. Ama bununla ilgisi olmadığı bunun Kraliçe’nin verdiği bir ödül olduğu ve onun danışmanlarının kararı olduğu söylendi bana. O yüzden oyumu kimin daha iyi çalışacağına bakarak, pragmatist bir biçimde veririm. Bugün ABD’de olsam hem pragmatik hem de ideolojik sebeplerle Obama’ya oy verirdim. Ama ABD’de yaşamıyorum. İki yıl sonra oy vereceğim, o zaman son iki hafta seçim bildirgelerini okuyacağım. Son iki hafta çünkü oyun sırasında çok şey değişiyor ve son gün karar vereceğim.
IRAK’I ZATEN TERBİYE ETMİŞTİK, AFGANİSTAN’I RUSYA DA TERBİYE EDEMEDİ
-Afganistan neden farklı?
Bush ve Blair’in yerinde olsam belki ben de Afganistan’a girerdim ama halkıma karşı dürüst olur ve ‘Yüzde elli başarı şansımız var, beş bin gencin daha ölmesine razı mısınız?’ diye sorardım. Rusya denedi olmadı, bu savaşçı kabileleri yönetmek mümkün değil. Taliban El Kaide kadar kötü değil ama bağlantıları var. Irak anlamsızdı, onu terbiye etmiştik zaten ama Afganistan savaşı doğruydu.
Thick As A Brick’in ik versiyonunda sözleri yazan Gerald Bostock adında, dokuz yaşında, hayali bir kahraman vardı. Yeni albümde, onun büyümesiyle ilgili çeşitli senaryolar yazmışsınız. Bunlardan birinde evsiz bir eşcinsel. Sizce eşcinsellik evsizlik kadar kötü bir durum mu?
O albümün ilk şarkının sözlerini o zamanki eşimle birlikte yazmıştık, onun çektiği bir fotoğraftan ilham almıştık. Kırk yıl sonra evsizlik hala dünyanın en büyük kentlerinde hayatın bir parçası ancak artık farklı. Artık sadece alkol bağımlılığının ya da dağılmış ailelerin kurbanlarına mahsus değil. Artık elli yıl önceki gibi orta yaşlı adamlar değil, genç ergenler evsiz kalıyor. Bugün sokaklarda gördüğümüz genç erkek ve kadınlar madde kullanımı ve cinsel ticaretin kurbanı. Yani artık durum biraz farklı. Ben bir senaryomda Gerard’ı bir tür eşcinsellikle bağlantılandırmam gerektiğini düşündüm ve bunu evsizlikle bağdaştırdım. Bu çocuklarını ama ruhsal, ama duygusal sebeplerle kaybetmiş birçok ebeveynin trajedisi. Bunun sebep olduğu acı ve suçluluğu düşünün. Ben bunu yaşamadığım için şanslıyım. Gençleri kurban eden cinsel ticaret elli yıl önce de vardı ama bu kadar yaygın değildi. Başaramasak da bazı şeyleri değiştirmeye çabalamamız gerektiğininim işareti.
Söyleşi: Ayşe Düzkan
Takip et: @sndrll


YORUM YAZIN