Header Ads

“Barbar”ın Şiddeti

- yazı: ÖZGÜR BUDAK -
 'İktidar sizi nerenizden yaralarsa orası sizin kimliğiniz olur. – Milan Kundera'
Yukarıdaki karikatür bir Amerikan mizah sitesi olan The Onion’da yayımlandı. Bilmeyenler için söyleyelim altında; “bu resim için kimse öldürülmedi” yazıyor. Son olaylardan sonra beklediğim gelişme yaşandı ve Müslümanların faili olduğu bir şiddet dalgasını takiben yeniden Batı medyasında bu tip benzetmeler yapılmaya başlandı. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki bu tip temalı karikatürler geniş bir politik spektrumda alıcı bulabiliyor. Amerikan Hıristiyan sağında sıklıkla rastlanan sava göre İslam bir din olarak şiddet eğilimlidir oysa Hıristiyanlık ve Musevilik barışçı dinlerdir (bu karşılaştırmadan sonra da hemen İsa-tokat-yanak anekdotu yapılır). Bu kadar net politik angajmana sahip olmayan liberal basında ise The Onion’daki temaya benzer bir absürde vurma yollu “entelektüel” eleştiri daha sık görülür. Büyük ihtimal liberal basın Hıristiyan Sağ kadar net politik ajandası olmadığı için eleştirisini abartılı satir yoluyla yapar. Bu karikatürlerin Batı’dan daha ürkek versiyonlarını Müslümanların çoğunluğu oluşturduğu coğrafyada seküler-sol çevrelerde de görebiliriz. Karikatürü, uzun zamandan beri bu benzetmede beni rahatsız eden şeyi biraz daha organize bir şeyler yazmak için bahane yaptım. Bu yazma sürecinde aslında kendim de beni neyin rahatsız ettiğini keşfetme fırsatı buldum; paylaşayım.

Bu tip bir resmin bende uyandırdığı ilk tepki kültürel antropoloji damarıma basılmasıdır öncelikle. Ancak mesele üzerine biraz daha kafa yorduğumda kültürel görecelik tartışmasının, ki argüman ve karşı argümanlarla sayfalarca uzatılabilir, yararlı ve ihtiyacımız olan tartışma olmadığını düşündüm. Bu yüzden, aslında dinlere ait bir tartışmaymış gibi algıladığımız meselenin, temelde başka bir bağlama oturtulması gerektiğini savunmak istiyorum. Amaçladığım şey bu tartışmayı mümkün olduğunca sosyo-politik bir çerçeveye oturtmak. Sonda söyleyeceğimi şimdi basitçe söylemek gerekirse, İslam ve şiddet arasında din bağlamında kurulan ilişkinin temelde dinle ilişkisi olduğu konusunda ciddi şüphelerim var. Buna karşılık bence Batı-merkezli algının tam anlayamadığı nokta aslında bu ilişkinin gettolaşmayla bağlantılı olduğu.

Meseleyi teorik olarak açmadan önce karikatürde olduğu gibi karşımıza çıkabilecek popüler imgelere yönelik genellikle yaptığım bir sınama yöntemini teklif ediyorum: Argümanı ya da imgenin referansını başka bağlamlara oturtarak sınamak. Bu noktada karikatürü ciddiye almak onun büyüsünü bozmanın en etkili yöntemi olarak ortaya çıkıyor. Böyle bir karikatürü, yani Ganeşa’nın bulutlarda orgy yapmasını gösteren bir karikatürü Johns Hopkins’de kalp cerrahı olarak çalışan bir Hindu doktora göstersek büyük ihmal gerçekten tepkisi kafa sallamak ve yürümek olur. Peki aynı karikatürü Mumbai varoşlarında bir Hindu mahallesine assak ne olur? Ya da Tayland’daki bir Budist mahallesine? Büyük ihtimal ABD elçiliklerine değil ancak 90’lı yıllarda pek çok defa gerçekleşen Müslüman mahallelerine yönelik saldırılara dönüşmesi hiç de uzak ihtimal değil. Öyle ya, olsa olsa bunu Müslümanlar yapmıştır. Hadi kendimizden bir örnek verelim; “mum söndü” esprisi yapan bir karikatürü Gazi Mahallesi duvarlarına assak ne olur? Spekülasyona gerek yok; 90’lı yıllarda bir yarışma programında ahmak bir sunucu bu espriyi yaptı ve sonuçlarını biliyoruz. Bütün bunlar alevi inancının şiddete meyili konusunda bizi ikna mı etmeli?

Yine de amacımın bu olmadığını söylemiştim. Batı merkezci gizli ya da açık bir İslam antipatisi yüklü olan bu karikatürlere karşı bu tip karşı örnekler çoğaltılabilir ama ihtirasıma yenik düşmek istemiyorum. Temel sorun dinle ilgili bir şey değil, temel sorun kimlik aidiyeti ve bu kimlik aidiyetinin gettolaşmasıyla ilgili. Örnekleri din bağlamında tuttuğumuz sürece bunu anlamamız güçleşecektir. 20.yy’ın yakın geçmişinde getto ayaklanmaları ve gettolaşma üzerine yapılan çalışmaları takip edersek dışlanmışlık ve yenilgi hissi ile kendi kimliğini inşa eden kitlelerin bu baskıya maruz kalmayanlara göre çok daha şiddete meyil göstermekte olduğuna ilişkin deliller bulmak zor değil. Ortaya çıkan şiddet de maalesef tuzu kuru baskın kültür tarafında gettolaşmış kimliğin şiddetperverliğine kanıt olarak görülmekte ve gösterilmekte. Bu tip tartışmaların demografik olarak değişen bağlamları olsa da aslında çalışan dışlama mekanizmasının çok farklı olmadığını görmek için Güney Afrika’da Zululara; ABD’de Afrika-amerikan gettolarına ya da kendi ülkemizde Kürt kimliğine yönelik baskın kültür tavrına ve bunun popüler kültürdeki yaygınlığına bakılabilir.

Sosyolojik açıdan gettolaşmanın temelde üç birbiriyle bağlantılı dışlama mekanizması içerdiği söylenebilir; 1. Mekansal olarak kapatılma; ki bu mekansal kapatma zamanla mekanı kimliğiyle özdeşleştirme tepkisi geliştirmekte. 2. Sosyo-ekonomik dışlanma ve yoksulluğa hapsedilme; 3. Kendini tanıma ve ifade edebilme araçlarının ve özellikle politik araçların eksikliği. Kendini ifade etme aracının sürekli baskı altına alınmasının bir diğer sonucu ise bireyin kendi kimliğiyle kurmaya çalıştığı ilişkinin sakatlanması. Bu sakatlanmaya bağlı olarak bir sevgi-nefret ilişkisi getto kimliğinin oluşumunda karşımıza çıkabiliyor. Baskın kültürün üstünlüğü karşısında yetersizlik ve kendinden utanma duygusuna eşlik eden bir isyan öfkesi. Bunun sonucu olarak tek mesele kimliğin oluştuğu hassas sinire nereden ve kimin basacağı sorunu olmakta. Tahmin edilebileceği gibi amacım gettolaşmayı bir kent sosyolojisi kavramı olmaktan çıkararak, esnetip bir kimlik mekanizması olarak yorumlamak. Bunu yaptığımız anda birbirinden çok ayrıksı gibi görünen ve bizim politik tercihlerimize göre tavır aldığımız (Alevi ise başka türlü; Sünni ise başka türlü) örneklerin yerelliğini aşıp karşılaştırma yapabilmek ve daha doğru politik bir tavır saptaması mümkün olacaktır. Gerek New York, gerek Los Angeles getto isyanları gösteriyor ki gettoya sıkışmış toplumları kentin zengin mahalleleri ve devlet gücünün simgelerine yöneltmek oldukça kolaydır. Türk kontrgerillasının da bolca uyguladığı üzere bazen bu bir gettoya devlet müdahalesini başlatan bir bahane olarak dahi kullanılabilmektedir.

Bir kurgu yapalım; New York kentinde Afrikalı-Amerikalıların yaşadığı bir mahalleye onları ağaçtaki maymunlar olarak gösteren karikatürler yapıştırılsın. Tepki ne olur? Belki ırksal azınlıkların kendileri daha az cenderede hissettiği dönemlerde kontrol altında tutulabilir. Ancak dışlamanın yoğun olduğu dönemlerde (70’lerin kent krizi, Reagonomics yılları vs.) büyük ihtimal çok barışçı bir tepki olmayacaktır bu. Öncelikle “beyaz adam” kültürünün temsilcisi olan karakollar, belki zengin butikler, otomobiller bundan fazlasıyla nasibini alacaktır.

Şimdi birisi çıkıp şunu diyebilir; “Beyazlarla dalga geçen bir karikatür New Jersey banliyölerine yapıştırılsa hiçbir şey olmaz ve tepkiler yasal-barışçıl düzeyde kalır”. Büyük ihtimal bu söylenen de doğrudur; ancak bu ne siyahların şiddete siyah oldukları için meyilli oldukları anlamına gelir, ne de beyaz adamın medeniyet ölçüsüne dalalettir. Sanırım nereye gelmek istediğim anlaşılmakta; bence peygambere ve dine yönelik herhangi eleştiride Müslüman coğrafyadaki şiddet eğilimi büyük oranda geçtiğimiz yüzyılda gettolaşan bu kimlikle alakalı bir durum. Batı olarak neyi gördüklerini tam bilemiyorum ancak batı karşısında kendi kimliklerini gerek emperyalist pratikler gerek seküler diktatörlükler altında kuran bir “getto”nun kendini tanımladığı bir mağduriyet hissini “tuzu kuru” Hristiyan ve Musevilerin medeniyet ve hoşgörü tepkilerine bakarak anlamaya çalışmak bence başka bir etnosentrizmin kucağına düşmek gibi geliyor.

Dinsel-politik bir kimliğin gettolaşması ve bunun şiddet ile ilişkisini kurgularken koca bir coğrafyaya getto diyerek aşırı metaforik bir kurgu eleştirisine açık hale gelmekteyim[*]. Amacım doğrultusunda tartışmaya bazı sınırlar koymam gerektiği için bu tip bir anlatım ortaya çıkmış olabilir. Bundan öte, her bir şiddet hareketinin yerel bağlamında gerek devlet içi gerek devlet dışı örgütlenme, yönlendirme, hatta istismar etme gibi süreçlerin etkisinde çoğunlukla kaldığını da görmezden gelmiyorum. Kısacası İslam Dünyasında çokça gördüğümüz bu eylemlerin tamamen spontan ve yerel politik aparatlardan bağımsız bir doğası olduğunu da iddia etmiyorum. Yine de yerel ve uluslararası dinamikler ve faillerin varlığı bu hareketlerin toplumsal bir karşılığı olmadığı anlamına gelmemekte. Hatta bana kalırsa durum tam tersi; ne devlet, ne de devrimci bir siyasal örgüt var olmayan bir kitle potansiyelini uzun süreli ayakta tutamaz.

 Kanımca yapmamız gereken açık ya da üstü örtülü kategorik açıklamalardansa –ki kategorik açıklamalar çoğunlukla etnosentrik olmak gibi kötü bir özelliğe sahiptirler– politik ve sosyal hareketin somut faillerinin deneyimlerine bakmaya çalışan bir çaba olmalıdır. Bu özellikle “dışlanmışın” coğrafyasına bakarken çok daha hayati olmakta.

Levi-Strauss’un dediği gibi çok kültürlü düşünme “yaşanmış ve yaşanmakta olan her şeyi kabul eden hülyalı bir durum değil”, bize ait olmayan ve tanımadığımızı analiz düzeyinde dahi olsa hak ettiği eşit konuma yükseltme iradesidir.

[*] Bu konudaki uyarısı nedeniyle dostum Vefa’ya teşekkürler.

not: bu yazı ilk olarak  http://istifhanem.com/ adresinde yayımlanmıştır.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.