Asla Kadınları Arama
![]() |
| - yazı: CEYHAN USANMAZ - |
“Ben kaybolan
herkesi değil daha çok kaybolup da bulunmak istemeyenleri ya da özel
olarak aranıp bulunmak isteyenleri ararım.” Tam da böyle bir iş çıkar
Süreyya Sami’nin karşısına. Türk spor basınının yeni yıldızlarından
kabul edilen Kemal Deren, kaçırıldığına inandığı karısını bulmasını
istiyordur Süreyya Sami’den. Kemal Deren’in karısı Deniz Cengiz Deren,
en son, evlerine on-on beş dakika uzaklıktaki marketin önünde
görülmüştür. Görevi marketin dışında biriken alışveriş arabalarını
toparlamak olan adam onu gördüğünü hatırlıyordur. Tanığın ifadesine göre
Deniz Cengiz Deren, kahvaltılık bir şeyler alıp marketten çıktıktan
sonra kaldırıma bir Tofaş yanaşmış, Deniz Hanım şoför koltuğunun yanında
oturan adamla bir iki cümle konuştuktan sonra arka koltuğa geçip
oturmuştur. Bu ifadelerden de açıkça anlaşılacağı gibi, arabadakiler
Deniz’i tanıyordur, Süreyya Sami’ye göre Deniz de onları… İnsan bir anda
yanında bitiveren, tanımadığı bir arabaya hiç çekinmeden binivermez ne
de olsa; hele ki bu araba Doğan görünümlü Şahin’se! “Doğan görünümlü
Şahin” ifadesi, Barış Uygur’un ilk romanı olan “Feriköy Mezarlığı’nda
Randevu”nun üslubunu az çok açık ediyordur diye düşünüyorum. Bunun en
önemli sebebi ise, elbette, kendine has özellikleriyle başkarakter
Süreyya Sami; bir başka deyişle, yeni yerli polisiye karakterimiz…
Spor yazarı Kemal
Deren, olay daha fazla dallanıp budaklanmasın, karısının içinde
bulunduğuna inandığı tehlike büyümesin düşüncesiyle polise başvurmamış,
Süreyya Sami’ye bir tanıdık vasıtasıyla ulaşmıştır… Zamanında, rahmetli
babasının “ricası”yla –daha doğrusu tehdit ve baskısıyla– Polis
Koleji’ne kaydolmuştur Süreyya Sami. Sonrasında, Polis Koleji ve Polis
Akademisi’nde geçirdiği dörder yıl için, zorunlu olarak toplam sekiz yıl
teşkilatta çalışmış, ardından istifasını sunmuştur. Bu işe pek de
gönüllü olmadığı, istifasını verdiğinde komiser olmasından
anlaşılabilir; oysa ki bazı devre arkadaşları çoktandır başkomiserlik
yapmaktadır. Şimdilerde ise, elinden her iş geliyordur; kendi deyişiyle:
“Hayatını
boyacılık, tamircilik, komisyonculuk yaparak kazanan, kırk yılın başı
birilerinin başı derde düştüğünde detektif rolüne soyunup ortalıkta aval
aval gezinen, oturduğu ev ailesinden miras kalmış olmasa muhtemelen
sokakta kalacak olan sefil herifin tekiydim. Her ne kadar bunu itiraf
etmek moralimi bozsa da bir mucize olmadan durumumu düzeltebileceğim
yoktu. Daha kötüsünü söyleyeyim: Mucizelere inanmazdım.”
Burada, Süreyya
Sami’nin, spor yazarının karısı Deniz Cengiz Deren’in peşindeki iz sürme
macerasının ayrıntılarına inmeyelim; sonuç olarak, polisiye bir roman
hakkında yazarken ifşaat noktasına dikkat etmek gerekir! Üstelik yeni
bir detektifle karşı karşıya olduğumuz için, bu ilk romanın ve Süreyya
Sami’nin daha genel özelliklerine dikkat çekmek belki daha doğru
olacaktır. Örneğin siyasetle hiç ilgilenmediğini, hatta oy vermediğini
ve vermeyi hiç düşünmediğini söylese de içinde bulunduğu yılın siyasi
gelişmeleri hakkında düşüncelerini paylaşmaktan pek geri durmadığını
görüyoruz Süreyya Sami’nin. Bu elbette Barış Uygur’un bir “yöntemi”
olarak karşımıza çıkıyor; bir nevi tecahülüarif Süreyya Sami’nin
durumu...
Siyaset gibi, pek ilgilenmiyormuş gibi göründüğü her
şeye dair söyleyecek bir sözü, bir gözlemi var Süreyya Sami’nin. Söz
konusu analizleri yaşadığı kentteki, toplumsal yaşamdaki değişimlere de
uğruyor ister istemez; ya da piyangoya, otobüslere, gazetelere… Şimdilik
kıyısından köşesinden bulaştığı detektiflik işinin özüne dair
düşüncelerini de okuyoruz Süreyya Sami’nin, kendi üslubunca: “Bu işin
garip bir tarafı da aslında işlerin hiçbir zaman iyiye ya da kötüye
gitmemesidir. Sadece sonuna kadar gider. Sonunda iyi mi olur kötü mü
olur bilemem ama bitmemiş bir detektiflik işinin iyiye ya da kötüye
gittiğini söylemek zordur. Bu da gidiyor işte. Daha fazla sürmemesini
dilerim sadece. Olumlu ya da olumsuz, her dosya sonuçlanmalıdır ve
aslına bakarsan genel olarak işin iyi ya da kötü olması da bununla
ilgilidir. Dosya ne şekilde kapanırsa kapansın, çabuk kapanırsa iyi geç
kapanırsa kötüdür”. “Detektiflik işinin büyük kısmı masa başında geçer.
Ya da eğer benim gibi evindeki tek masa, bir kanadı çoktan kırılmış
katlanır yuvarlak yemek masası olan bir adamsanız televizyon
karşısında.”
Yalnızca yukarıdaki
alıntılardan yola çıkarak bile, romanın genel olarak “bıçkın” bir
üsluba sahip olduğu, Süreyya Sami’nin bir kahramandan çok bir
anti-kahramana yakın durduğu söylenebilir. Ancak –her ne kadar romanın
yalnızca bir yerinde geçse de– hiçbir zaman “Tanrım” diye söze
başlamayacağını düşünüyorum Süreyya Sami’nin. Bir de; polis olarak görev
yaptığı dönemde hiç kötü şeyler yapıp yapmadığının sorulmasıyla,
normalde hemen her türlü durumu ciddiye almıyormuş gibi görünen,
genellikle kısa konuşan Süreyya Sami biraz uzun ve “ciddi” konuşuyor
sanki. Belki de bunu, soruyu soran Emel karşısında elinin ayağının
birbirine dolanmasına bağlamalıyız! Yoksa dediği gibi, Süreyya Sami, “şu
Clint Eastwood’un Kirli Harry’si ya da Charles Bronson değil.”
Sonuç olarak, bu
tip ufak tefek “aksaklıklar” da, hiç kuşkusuz kabul edilebilir düzeyde.
“Süreyya Sami polisiyeleri”nin devamı gelecek gibi görünüyor, umarız
kitaplar arasında uzun süreler beklemek zorunda kalmayız. Şimdilik, bu
ilk maceradan bize kalan öğütle idare edebiliriz. Hem Süreyya Sami hem
de bizler için Süreyya Sami’nin annesi şöyle diyor: “Bir kadın aranmak
istemiyorsa, onu asla arama. Bazı kadınlar, sen onları ara diye aranmak
istemiyormuş gibi yapabilir. Onları da arama. Aranmak istemeyen bir
kadını da arama, bırak o seni bulsun.”
“Feriköy Mezarlığı’nda Randevu”, Barış Uygur, 172 s., İletişim Yayınları, 2012
*Remzi Kitap gazetesinden alınmıştır.

YORUM YAZIN