Türkiye’nin Ortadoğu Emelleri: O Ne Özgüven O!
![]() |
| - İRFAN AKTAN - |
Irak cephesi
Irak Kürdistanı merkezli ve Barzani yönetimine yakınlığıyla bilinen Rudaw gazetesi genel yayın yönetmeni Rewbar Kerim, verdiği bir mülâkatta (29 Nisan) Türkiye ile Kürdistan yönetimleri arasındaki orta vadeli ittifak çabalarını açık bir dille ifade etti. Kerim, Kürdistan’ın bağımsızlık ilanının Türkiye’yle mutabık kalındığı noktada gerçekleşeceğini şu sözlerle dile getirdi: “Bence Barzani açıklamalarıyla Türkiye sınırını tercih ettiğini gösteriyor. Türkiye ile koordineli olunmalıdır. Çünkü diğer türlü o Kürdistan’ın yaşaması imkânsızdır. Sudan gibi olabilir, sonradan çatışabiliriz.”
Bir parantez açalım: Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin liderliğini yaptığı Irak Parlamentosu Hukuk Devleti Listesi’nin grup başkanı Welid El Heli’nin “Irak’taki gibi Türkiye de Kürtlere haklarını vermeli” açıklaması, Irak’ın Türkiye’ye karşı yeni bir atağı olarak okunabilir. Heli, daha da ileri giderek, “Eğer Türkiye sınırları içinde bir Kürt devleti kurulursa, Irak hükümeti, Türkiye Başbakanı Erdoğan’ı kutlayacaktır” dedi ve ekledi: “Eğer Türkiye’deki siyasî partiler bunu yapmazsa, başta Türkiye Kürtlerine ve Müslüman olmayan dinî azınlıklara yönelik baskı politikalarını gündeme getireceğiz.”(28 Nisan)
Barzani yönetiminin Kürdistan’ın bağımsızlık ilanı için şartların olgunlaşmasını beklediği açık. Peki, bu şartlar hangi koşullarda “olgunlaşacak?” Bu sorunun yanıtı, Türkiye’nin Irak, Suriye ve İran’la yaşadığı diplomatik krizde gizli. Irak’taki Şii kökenli Maliki yönetiminin Sünnilerle Kürtleri birbirine yaklaştırdığını biliyoruz. Sürgündeki Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi, Türkiye temasları sırasında (19 Nisan) bu yakınlaşmanın mezhepsel olmadığını iddia etse de, hakikat öyle değil. Iraklı muhalifler, Maliki’nin İran’ın kuklası haline geldiğini her fırsatta dile getiriyor. Barzani açısından şartların olgunlaşacağı noktalardan biri, Sünnilerin kesin olarak Maliki’ye cephe açması. Böylece olası bir bağımsızlık ilanında Irak halkının bir bölümünün desteğini rahatlıkla alabilir. Ancak Şiiler de Barzani’yi tamamen karşılarına almaktan imtina ediyor. 28 Nisan itibariyle Erbil’de temaslarda bulunan Şii lider Mukteda El Sadr, taraflar arasındaki (Kürtler, Sünni ve Şii Araplar) ayrışmanın derinleşmemesi için çaba sarfediyor. Sadr’ın 2014’teki seçimlerden sonra Maliki’nin tekrar başbakan olmasını istemediğini Erbil temasları sırasında ifade ettiği söyleniyor. Ancak Sünnilerin ve Kürtlerin mevcut yönetime ikna olmaması halinde Sadr’ın Maliki’yle aynı safta yer alacağı açık. Sadr’ın temel çabası da sürecin bu noktaya varmasına mâni olmak. Zira Sünni ve Kürtlerin olası bir güçlü ittifakı, Irak’ın Şii iktidarı açısından hayırlı neticeler doğurmaz
Erbil’de, basına kapalı olarak gerçekleştirilen toplantıda Irak Devlet Başkanı Celal Talabani, Mesut Barzani, Sünnilerin temsilcisi olan El Irakiye Bloku’nun (Tarık El Haşimi de bu partiye mensup) lideri ve eski başbakan İyad Allavi, Şii lider Sadr ve Irak Meclis Başkanı Usame Nuceyfi, Irak’ın geleceğine dair müzakereler gerçekleştirdi. Toplantıdan sonra yayınlanan bildiride Bağdat’la yaşanan sorunların giderilmesi gerektiği vurgulansa da, “Irak’ın birliği” mesajı öne çıkarılmadı. Erbil’deki toplantılarla eşzamanlı olarak Barzani’nin Bağdat’taki Kürt bakan ve milletvekillerini toplayıp Amerika ve Türkiye seyahatleriyle ilgili bilgi verdiği de basına yansıdı.
Öte yandan Barzani’nin ABD ve Türkiye seyahatinden sonra Erbil’e döner dönmez yaptığı bir açıklama (23 Nisan) PKK’nin kuşkularını giderme çabası olarak okunabilir. Barzani,Türkiye’deyken (19 Nisan) “PKK’ye silahları bıraktırırım” gibi bir açıklama yapmadığını, silahlı faaliyetlerini sürdürse bile peşmerge güçlerinin PKK’ye karşı herhangi bir girişimde bulunmayacağını ifade etti: “PKK silahlı çalışmalarını sürdürse bile, biz peşmerge güçlerini PKK’ye karşı kullanmayız. Kürtler arasında bir iç savaş yaşanmasını istemiyoruz, zira Kürtler arasındaki sorunlar bizim davamıza zarar veriyor.” Barzani’nin PKK’ye yönelik esas mesajı ise, ABD’deki görüşmeleri sırasında PKK’nin gündeme gelmediğine dair açıklamasıydı.
Ulusal Kürdistan Konferansı
Kuşkusuz, Barzani’nin PKK’yi karşısına almama gayretinin altında pek çok sebep var. Bunların temelinde, 2003’ten bu yana oluşturduğu “kardeş kavgasına son” diskuru yatıyor. PKK varlığının dolaylı olarak bölge ülkelerinin Irak Kürdistanı’na yönelik muhtemel hamlelerine karşı bir tampon oluşturduğunun bilincinde olan Barzani, kendi tabanının da PKK karşıtı bir hamleye sıcak bakmayacağının farkında. PKK de aynı tarihten beri Barzani karşıtı bir söylemi dile getirmemeye gayret ediyor. Hatta Öcalan’ın Irak işgalinden kısa süre sonra Irak Kürdistanı için yaptığı “küçük İsrail” benzetmesine örgüt içinde muhalif seslerin yükseldiği (daha sonra PKK’den ayrılan Osman Öcalan, Barzani ve ABD’ye yakın söylemiyle öne çıkıyor ve ABD himayesinde Türkiye Kürtlerinin de kurtulabileceğine inanıyordu), bu tepkilerin ardından Öcalan’ın da bu yönlü açıklamalar yapmamaya gayret ettiği biliniyor. Öte yandan PKK, Irak Kürdistanı’nın yeni bir sömürü merkezi haline geldiğini düşünüyor ve burada da ezilen sınıfların yanında yer alarak kitlesel destek kazanıyor. PKK’nin Irak Kürtleri nazarında edindiği itibar, Barzani’nin gözünden kaçmıyor. Barzani-PKK arasındaki örtük ittifakın kısa vadeli sebeplerinden biri ise, yıllardır sözü edilen, ancak hâlâ gerçekleştirilememiş olan Kürdistan Ulusal Konferansı. Türkiye, Barzani’yi bu konferansı gerçekleştirmesi için teşvik ediyor. Zira bu konferans dolayısıyla Kürt güçlerinin PKK’yi silahları bırakmaya ikna edeceğini zannediyor. Ancak KCK yürütme konseyi üyesi Zübeyir Aydar, 29 Nisan’da yaptığı bir açıklamada, konferansın bir grup veya partinin çağrısıyla toplanamayacağını, böyle bir yetkinin Barzani dâhil hiçbir Kürt liderde veya partide olmadığını söyledi. Aydar’a göre bu konferans, dört parçadan irili ufaklı grup ve partilerin ortak kararıyla toplanabilir ve PKK’nin de içinde yer alacağı hazırlık komitesinin ayları alan bir çalışma yapmasıyla gerçekleşebilir. Aydar, açıklamasında şu ifadelere yer verdi: “Ulusal konferans, PKK’nin silahlı mücadelesini tartışmak veya TC’nin istediği gibi PKK’ye silah bırak çağrısını yapmak gibi özel bir gündemle toplanmaz. PKK ve PKK’nin etkilediği güçler böyle bir gündemle toplanacak bir konferansa katılmazlar, meşru da görmezler.”
Benzer bir açıklamanın Federal Kürdistan Bölge Parlamento Başkanı Erselan Bayiz tarafından 3 Mayıs’ta yapıldığının da altı çizilmeli. Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) heyetinin konferansın şeklini ve içeriğini konuşmak üzere ziyaret ettiği Erselan Bayiz, “PKK’siz hiç toplantı olur mu?” dedi.
Kürdistan Ulusal Konferansı fikri, özellikle AKP’ye yakın çevreler tarafından farklı algılanmak isteniyor. AKP, öncelikle PKK dışındaki Kürt örgütlerini, özellikle Barzani’yi çeşitli vaatlerle yanına çektikten sonra Kürt konferansını gerçekleştirerek PKK’ye karşı bir Kürt bloku oluşturmak için çaba sarfediyor. Nasıl ki bir zamanlar Alevilerin taleplerini minimize etmek için bünyesine Alevi vekiller kattıysa, aynı stratejiyi Kürtler için daha kapsamlı bir şekilde yürütmek isteyen AKP’nin bu konuda başarılı olması biraz zor görünüyor. Zira hâlihazırda İran, Suriye ve Türkiye’deki Kürt örgütlenmelerinin başını PKK çekiyor. Dolayısıyla, bu üç ülkedeki Kürtlerin ulusal konferansta PKK’ye cephe alması veya PKK’yi koşulsuz silah bırakmaya davet etmesi imkânsız. Bu durumda Türkiye’nin elindeki tek koz Irak Kürtlerinin bağımsızlık girişimine destek vermek olabilir ki, Barzani’nin de hem kendi tabanını hem de üç ülkedeki Kürtleri Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığına karşılık olarak PKK’ye cephe almaya itme stratejisini gütmesi kolay değil. Barzani, Türkiye’nin himayesinde veya güdümünde bir devleti mevcut federatif çözüme tercih edebilir veya Türkiye’yi karşısına alıp dört ülkedeki Kürtlerin desteğini talep ederek bağımsızlık ilanına gidebilir. Barzani’nin bu konudaki tutumunun bölgedeki düzenin gidişatını belirleyeceğini söyleyerek konunun bu faslını ileriki günlerde irdelemek üzere noktalayalım.
İran cephesi
Başa dönelim. Rudaw’ın genel yayın yönetmeni Kerim, bölgedeki pozisyonları kabaca şöyle çizmişti: Nuri El Maliki, Talabani ve PKK İran’la, Barzani ise Irak’la ortak çizgide hareket ediyor! Kerim’in açıklamasıyla aynı gün (29 Nisan) Zaman gazetesinin “PKK sığınaklarında İran yapımı el bombaları” başlıklı bir “haber” yayınlaması dikkat çekici. Türkiye’nin önümüzdeki günlerde İran’a karşı kullanması muhtemel söyleminin adeta şifrelerini ihtiva eden “haberde” şöyle deniyor: “Ele geçirilen yeni bombaların İran menşeili M-DN 11 model savunma tipi olduğunun altı çiziliyor. Geçtiğimiz aylarda İran’ın PKK’nın siyasî faaliyetlerinin yanısıra Türkiye sınırındaki silahlı unsurlarına da göz yumduğu yönündeki iddialar kamuoyuna yansımıştı. Ayrıca operasyonlarda sağ olarak ele geçirilen bazı örgüt üyelerinin ifadelerinde de İran’ın üstü örtülü olarak PKK’ya destek verdiği ileri sürülmüştü… Bir diğer iddia ise, PKK’nın, Irak’ın kuzeyinde bulunan 400 kadar teröristi İran üzerinden Nahçivan ve Ermenistan’ın Erivan bölgesine aktardığı yönünde.”
Daha önce İran ordusuyla PKK’nin İran kolu olan PJAK arasında yaşanan çatışmaları müjdeli haber olarak yayınlayan Türk medyasının hükümetin yeni politikasına hızla ayak uydurduğunun bir başka örneği ise, 24 Nisan’da gerçekleşen bir çatışmayla ortaya çıktı. İran’ın Pawe kentine bağlı Noşde bölgesinde PJAK’a operasyon düzenleyen ordu birlikleri altı kayıp verdi. PJAK’ın silahlı kanadı HRK (Doğu Kürdistan Güçleri – Hêzên Rojhilat a Kurdistanê), PJAK’lı tutuklu Hebibullah Gulperipur’un idam edilmesini (15 Nisan) savaş nedeni olarak gördüğünü bu çatışmadan sonra ilan etti. Ancak Türk medyasında bu olayın yankı bulmamasının altında, İran-PJAK çatışmasının değil, ikili arasındaki ittifakın diplomatik argüman değeri olduğu bilinci yatıyor. Aslında 2009’dan beri PKK, PJAK’la Tahran arasında arabuluculuk yapmaya, PJAK güçlerinin tetiğe basmamasını sağlamaya çalışıyor. Bu çalışmanın ilk ürünü, 2011’in son aylarında, İran’la PJAK arasında yazısız bir ateşkesin sağlanmasıyla meyvesini vermişti. PJAK’la İran arasında 24 Nisan’da yaşanan çatışmanın arkasında Tayyip Erdoğan’ın Tahran ziyaretinin (28-29 Mart) olup olmadığı ise meçhul. Ancak Tahran-PJAK geriliminin tırmanması, İran Kürtleri arasında da hareketlenmeye yol açabilir, ki Ahmedinejad yönetimi de, PKK de kısa vadede böyle bir çalkantıyı faydalı bulmaz. Nitekim çatışmadan bir gün sonra (28 Nisan) KCK yazılı bir açıklama yaparak İran ve PJAK’ı “duyarlı davranmaya”, ateşkesi sürdürmeye davet etti. Açıklamada, çatışmaların her iki tarafın aleyhine olacağı vurgusu yapıldı. Daha da önemlisi, Türkiye’nin bölgedeki emellerine ve “kışkırtıcılığına” dikkat çekilerek üstü örtük bir biçimde İran’a uyarıda bulunuldu.
Türkiye’nin emelleri veya “zamanın ruhu”
Türkiye’nin Ortadoğu’ya dair yeni stratejisi, şaşırtıcı bir biçimde çok şeffaf yürütülüyor. İran’la diplomatik çatışmayı rahatlıkla göze alan, Irak’ın içişlerine karışmakta beis görmeyen ve Iraklı Sünni grupları El Maliki’ye karşı destekleyen Türkiye, henüz bu çabalarının hiçbir ürününü alamamış olmakla birlikte, özellikle Arap dünyasında yeni bir imaj yaratmak için her türlü gayreti sarfediyor. Bu imajın oluşturulma çabası tamamen “duygusal”. 3 Nisan’da Suudi Arabistanlı petro-kimya şirketi Advanced Petrochemical Company ile Türk Bayegan, İskenderun-Ceyhan bölgesinde 1 milyar dolar yatırım yapma kararını açıkladı. İki şirket arasındaki anlaşma seremonisine katılan Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, anlaşma masasını “nikâh masasına” benzetirken, Suudi şirketinin başkanı Halife Abdullatif El Muhlem, Çağlayan’a Kur’an hediye etti. Çağlayan’a göre bu yatırım, cari açığın azaltılması konusunda önemli bir işlev görecek. Hatırlanacağı üzere, bütün Avrupa ekonomik krizin eşiğindeyken Türkiye’ye ciddi bir kayıtdışı sıcak para girişi olmuş ve bazı ekonomistler bunun Suudilerden gelen sübvansiyon olabileceğine işaret etmişti. Anlaşıldığı kadarıyla Türkiye’yle Suudi Arabistan (iki ülkenin Suriye, İran ve Irak politikasında paralel bir seyir izlemesi gözden kaçmamalı) bundan böyle bu tür yatırımlarla “birbirlerini” destekleme politikası güdecekler.
Suriye’deki muhalif grupları alenen destekleyen AKP hükümeti, amacının sadece “Esad zulmüne son vermek” olmadığını son zamanlarda sıklıkla ifade eder oldu. 25 Nisan’da TBMM genel kurulunda konuşan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, hükümete yakınlığıyla bilinen Ülker grubunun sakız reklamındaki “o ne özgüven o!” lafını hatırlatırcasına “Yeni Ortadoğu’nun sahibi” olduklarını ilan etti. Davutoğlu’nun sözleri, herhangi bir söylem analizine muhtaç bırakmayacak düzeyde netti: “Suriye olayları konusunda insanlık vicdanının sesi, AK Parti iktidarındaki Türkiye’dir. Türkiye olarak bundan sonra da Ortadoğu’da değişim dalgasını yöneteceğiz. Bu değişim dalgasının öncüsü olmaya devam edeceğiz. Bütün Ortadoğu toplumlarında Türkiye sadece dost ve kardeş bir ülke olarak değil, geleceği belirleme fikrine sahip yeni bir fikrin, yeni bir bölgesel düzenin öncüsü bir ülke olarak görülmektedir. Biz bu misyonun gereğini yaptık, yapmaya da devam edeceğiz.”
Davutoğlu, Türkiye’nin Suriye politikasını eleştirenlere “zamanın ruhunu” hatırlatarak yanıt verdi: “Başkalarının yönlendirmesiyle hareket ettiğimiz, Suriye konusuna fazla müdahil olduğumuz, yalnız kaldığımız, acele ettiğimiz, savaşa sürüklendiğimiz, hatta askerî müdahaleden yana olduğumuz gibi ithamlarla karşılaşıyoruz. Bu eleştirileri yöneltenler, alandaki gerçekleri, zamanının ruhunu ve en önemlisi, AK Parti iktidarlarının dış politika anlayışını kavramaktan acizdirler.”
Davutoğlu, zamanın ruhundan ne anladığını da aynı konuşmasında açıkladı:“Politikamızı belirlerken pusulamız kendi değer ve çıkarlarımızdır. Rehberimiz ise vicdanımızdır.”
Vicdanını çıkarlarına göre kullanmayı zamanın ruhuna uygun bulan AKP’nin Ortadoğu konusunda bu kadar özgüven sahibi olması biraz şaşırtıcı. Bir kere, Türkiye’nin Suriye rejiminin devrilmesini bir oldu-bittiye getirmesi gün geçtikçe daha da zayıf bir ihtimal haline geliyor. Hatırlanacağı gibi, İran seyahati dönüşü Şam’ın Annan Planı’nı uygulama kararına değinen Tayyip Erdoğan, Esad’ın sözünde durmayacağını peşin bir hükümle ilan etmişti. Suriye konusunda Annan’ın devreye girmesinden hoşnutsuz olan Türkiye, askerî müdahaleyi neredeyse tek seçenek olarak görüyordu. Ancak 30 Nisan’daki MGK toplantısından sonra yapılan açıklamada Annan Planı’nın uygulanmasına dikkat çekilerek şu sözlere yer verildi: “14 Nisan 2012 tarihli Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı uyarınca Suriye’nin Kofi Annan’ın altı maddelik planının tüm unsurlarını eksiksiz yerine getirme yükümlülüğüne dikkat çekilmiştir.”
MGK açıklamasında, önceki yazımızda da değindiğimiz üzere (http://birdirbir.org/turkiye-cepheyi-genisletiyor/) Türkiye’nin cepheyi genişlettiğini ortaya koyarcasına Bağdat yönetimine de üstü örtük uyarı vardı: “Bu ülkenin karşı karşıya bulunduğu sorunların ülkenin birlik ve bütünlüğü temelinde, çoğulcu demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkeleri çerçevesinde çözüme kavuşturulması gerektiği değerlendirilmiştir.”
Suriye cephesi
Esad yönetiminin kabul ettiği Annan Planı’nın işlediğini hem Baas rejimi hem de BM yetkilileri ifade ediyor. BM ve Arap Birliği Suriye özel temsilcisi Kofi Annan’ın sözcüsü Almed Fevzi, “Ateşkes ihlallerine rağmen Annan planı uygulanmaya devam ediliyor. Yavaş ve küçük adımlarla da olsa plan hayata geçiriliyor. Bir yılı aşkın süredir devam eden krizin birkaç günde çözülmesini beklemek doğru değil” dedi (4 Mayıs). Öte yandan, Suriye’deki silahlı İslâmcı muhalefetin Türkiye’nin arzuladığı güce erişememesi, Erdoğan’ın Esad’a karşı sert tutumunu eskisi kadar hararetli biçimde dillendirememesine sebep oluyor. Hâlihazırda tüm bölge ülkelerini karşısına almış bulunan Türkiye’nin dış politikasında önümüzdeki günlerde yeni eğilimler ortaya çıkacak gibi görünüyor. Bölgede giderek yalnızlaşacak olan Türkiye’nin Kürt politikasında da dikkat çekici gelişmeler olabilir. Bunun en bariz örneğini, muhtemelen 2 Haziran’da Diyarbakır’a gidecek olan Erdoğan’ın açıklamaları ortaya koyacak. Erdoğan’ın burada başta Türkiye ve Irak olmak üzere dört parçadaki Kürtlere seslenmesi ve “yeni” vaatlerde bulunması gündeme gelebilir. Nitekim AKP Diyarbakır İl Başkanı Halit Advan, Erdoğan’ın bu seyahati sırasında Kürt sorununun çözümü konusunda “müjde” vermesini beklediklerini ileri sürdü. Cemil Çiçek’in yeni anayasa hazırlıklarının yıl sonuna kadar tamamlanmasını arzuladıklarını söylemesi (4 Mayıs), bu “müjdenin” temel dayanağını oluşturabilir. Kürt hareketinin bu “müjdeye” nasıl yanıt vereceği ise merak konusu. Bu süreçte, kamuoyunda “Haberal tasarısı” olarak bilinen kanun teklifinde, Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmelerini engellemeyi tasarlayan maddenin geri çekilmesi de Erdoğan’ın muhtemel yeni söylemine dayanak oluşturma çabası olarak okunabilir. Keza tutuklu milletvekilleri için yürütülen çalışma da bu sürecin bir uzantısı gibi görünüyor.
Bu arada, son bir haftada askerî operasyonların sıklaşması, Yüksekova’da 18 işverenin gözaltına alınması (27 Nisan), Kandil ve Mahmur’dan Ekim 2009’da Türkiye’ye gelen Barış Grubu üyesi yedi kişiye toplam 76 yıl hapis cezası verilmesi (24 Nisan) not edilmeye değer görünüyor.
Suriye’deki Kürt muhalefetinin diplomatik bir hamlesini de bu fasılda not etmekte fayda var. Aralarında Demokratik Birlik Partisi (PYD), Komünist Emek Partisi ve Demokratik Marksist Parti’nin de bulunduğu sol partiler, 17-18 Nisan tarihleri arasında Moskova’da temaslarda bulundu. PYD lideri Salih Mislim temaslarını şöyle açıkladı: “Rusya, diplomatik geleneğinde pek görülmemiş biçimde bizi resmî olarak davet etti ve Dışişleri Bakanlığı düzeyinde görüşmeler yaptık. Görüşmeler olumlu geçti, karşılıklı görüş alışverişinde bulunduk. Bu görüşmeler boyunca düşüncelerimizin benzer olduğunu gördük. Suriye’deki Kürt sorunu konusunda bir dosya sunduk. Bizim talebimiz, Rusya’nın özerk bölgelere tanıdığı haklardan daha fazla değildir. Bu yüzden taleplerimizi çok makûl buldular.”
Bu temaslardan kısa süre sonra (25 Nisan) Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın Suriye’deki İslâmcı muhalefete sert tepki göstermesi dikkat çekici. Bakanlık sözcüsü Alexandre Lukachevitch “Suriye’de yoğun bir terörizm taktiğine geçen muhalif gruplar var” dedi.
BDP’nin ABD seyahati
BDP Eş Genel Başkanları Gültan Kışanak, Selahattin Demirtaş ve DTK Eş Başkanı Ahmet Türk, simgesel anlamı çok büyük olan bir seyahat gerçekleştirdi (23 Nisan). Türkiye’de “Ulusal Egemenlik” bayramı olan 23 Nisan kutlamalarını boykot eden BDP’nin yöneticilerinin ABD seyahatinin Mesud Barzani’nin ABD’den dönüşünden hemen sonra gerçekleşmesi, hem Türkiye’ye hem de Barzani’ye önemli bir mesaj olarak okunabilir. 5 Mayıs’ta ANF’ye konuşan PKK yöneticilerinden Cemil Bayık’ın Deniz Gezmiş’lerin idamını (6 Mayıs) işaret ederek Türkiye sosyalist hareketinin takipçisi olduğunu vurgulamasıyla BDP’nin ABD seyahati arasında bir çelişki olduğu söylenebilir. Ancak BDP’nin reel-politik hamlelerinden biri olarak tarihe geçecek olan bu seyahat, bölgede oluşacak yeni dengeler konusunda Kürt hareketinin kendi pozisyonunu ABD’ye hatırlatması bakımından dikkat çekici. Bu aynı zamanda Türkiye’ye, Kürt hareketine karşı ABD’de kullandığı argümanları bertaraf edebileceklerine veya gerektiğinde ABD’ye de yaklaşılabileceğine ilişkin açık bir mesaj oluşturuyor. BDP heyetinin Washington’daki Kürdistan Hükümeti Temsilcisi Qubad Talabini ve Türkiye büyükelçisi Namık Tan’la da görüştüğünü belirtmek lâzım.
Türkiye’nin Kürt hareketine karşı ABD’de kullandığı temel argümanlardan biri, bu hareketin anti-Amerikancı, sol kimliği. BDP ise Washington’da, şimdinin Van milletvekili Nazmi Gür öncülüğünde temsilcilik açarak (Mayıs 2010) Türkiye’nin Kürt karşıtı lobi çalışmalarına yönelik karşı hamlede bulunmaya başlamıştı. Türkiye’nin BDP’nin bu hamlesinden rahatsızlık duyduğunu tahmin etmek güç değil. Ancak Kürt hareketinin ABD’yle temaslarının bu hareketin daha “kontrollü” ilerlemesine yol açmasından medet umanlar da var. Nitekim 23 Nisan resepsiyonunda konuyu değerlendiren Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, şöyle konuştu: “Dünya kamuoyu da artık Türkiye’yi çok iyi takip ediyor. Bu açıdan böyle görmek gerekir. Orada nitekim büyükelçimiz de ağırlayacak, büyükelçiliğimize uğrayacaklar. Dolayısıyla bunları illegal bir faaliyet gibi görmemek gerekir.”
Öte yandan, Kürt hareketinin ABD’yle ilişkisine nihaî şeklini verecek kişi, Abdullah Öcalan. 1999’da bizzat ABD eliyle Türkiye’ye teslim edilen Öcalan, 27 Temmuz 2011’den beri avukatlarıyla görüştürülmediği için sürece şimdilik müdahil olamıyor. (Bu bağlamda Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesine önümüzdeki haftalarda izin verilmeye başlanması şaşırtıcı olmamalı). Ancak tekrar vurgulamak gerekirse, Kürt hareketinin, yapısı gereği Ortadoğu’da ABD’nin güdümünde bir projeye dâhil olması mümkün görünmüyor. Washington’da BDP heyetinin sıklıkla halk hareketinin etkisine dikkat çekmesi, ABD’nin bölgeyi yukarıdan müdahaleyle şekillendirme çabalarına verilmiş bir uyarı olarak da okunabilir.
*birdirbir.org'dan alınmıştır.

YORUM YAZIN