İyi Ki Doğdun Mağripli
![]() |
| - GÖKSEL ARSLAN - |
2009 yılında BBC tarafından yapılan "bin yılın en büyük düşünürü" anketinde ilk sırada yer aldı. Oysa 1883’de Londra’da gözlerini kapadığında cenaze törenine toplam on bir (11) kişi katılmıştı. Katılanlar arasında Engels dışında Liebknecht, Charles Longuet ve Paul Lafargue’de vardı. Liebknecht Almanca, Longuet Fransızca birer konuşma yaptı. Engels’in konuşmasıyla tören tamamlandı. Mağripli artık hayatta değildi.
Kapitalin üçüncü cildinin taslağını tamamladıktan sonra "Her şeyi açıkladım sadece aşk kaldı" dediği rivayet olunan Karl Marks, 5 Mayıs 1818’de Trier’de dünyaya geldi. Haylaz, muzip ve güzel hikayeler anlatan Marks, okul hayatının ilk yıllarında kendisi aleyhinde konuşan çocukları pişman eden şiirler yazıyordu. Liseyi bitirmeye hazırlandığı günlerde günlüğüne “insanlık için en iyi mesleği seçmek” veya “kişi kendini insanlık için feda etmeli” gibi, ruhunu ortaya koyan notlar alıyordu.
Marks'ın edebiyat ve felsefe okuma isteği gelecekte kendisine parasal anlamda bakamayacağı gerekçesiyle avukat babası tarafından reddedildi. Onun isteği üzerine Bonn Üniversitesinde hukuk öğrenimi gördü. Ardından Berlin Üniversitesine geçti. Aile dostlarının kızı Jenny’e aşkları için düellolar yaptığı bu dönemde bağlılık yemini etti. Katı kurallara sahip ailelerinden hiç kimseye haber vermemişlerdi. Babası Jenny’le olan ilişkisini öğrendiğinde “ gençliğine rağmen kesin olan şudur ki sen bir erkeksin…dünyanın saygısını hak eden, onu savaşarak ve kazanarak alan bir erkek” diye yazmıştı.
Almanya’da her yerde fikri tartışmalar, toplantılar birbirine karışmakta, otoriter ve baskıcı yönetim Fransız devriminin etkisiyle keskin eleştirilere maruz kalmaktaydı. 27 Mayıs 1832′de Hamboch’taki Palatinat’ta otuz bin Alman genci “Birlik! Özgürlük!” diye bağırarak gösteri yaptıklarında, Marks ve Jenny bu talepleri desteklemekten kaçınmadı.
Çocukluğundan bu yana devam eden iki “bela” Marks’ın hayatı boyunca peşini bırakmayacaktı. Biri şiir yazma tutkusu diğeri aileden miras tüberküloz hastalığı. Yazdığı şiirler külliyat oluşturacak sayıdaydı. Jenny için, elli yedi sone ve balad yazdı. Bir şiirinde, “Bir şey daha diyeyim, çocuk sana: / Bir ayrılık şiiri, şarkılarımın sonu; / Son gümüş dalgalar çarpıp kabaran, / Müziğini Jenny’min soluklarına borçlu” diyordu. Aralarında ki romantizm, mektuplar, derin duygusallık had safhadaydı. “Evet nakarat gibi yazabilirim onu, / Görebilsinler diye gelecek yüzyıllara /Aşk Jenny’dir, Jenny de aşkın adı.”
Marks bozulan sağlığı sebebiyle doktor tavsiyesiyle kaldığı küçük bir köyde felsefe çalıştı, “Genç Hegelci” gruplarla ilişkiye geçti. 1841’de “Demokritosçu ve Epikürcü Doğa Felsefesi Arasındaki Farklar" isimli teziyle doktorasını verdi.
Aynı yıl filozof ve gazeteci Moses Hess, yazar Berthold Auerbach’a yazdığı mektupta “Rousseau, Voltaire, Holbach, Lessing, Heine ve Hegel’i gözünün önüne getir –bir araya toplanmış olarak demiyorum, tek bir kişide bütünleşmiş olarak- Dr. Marx’ın nasıl biri olduğunu anlarsın” diyecekti.
Bağlılık yemininden yedi yıl sonra Marks Jenny’le evlendi ve birlikte Paris’e geçtiler. Paris’te Fransız sosyalistleri, devrimci demokratları ile tanışan Marks, illegal işçi örgütleriyle bağlantı kurarken daha önceden ayak üstü tanıştığı Engels’le buluştu. Ömür boyu sürecek muhteşem dostluk ve ortaklık başlamıştır. İşçi kahvelerinde ateşli konuşmalar yaptığı ve Prusya Kralına yapılan suikast teşebbüsünü açıkça desteklediği günlerde Prusya ajanlarının raporları sonucu “vatana ihanet ve majestelerine hakaret”ten Fransa’dan sınır dışı edilir. Brüksel’e geçer ve Engels’le birlikte devrimci mücadeleye devam ederler. Orada Brüksel Alman İşçileri Eğitim Birliği’ni kuran Marks, Çarşamba toplantılarında tek konuşmacıdır. Fakat ne yazık ki Brüksel polisi de rapor tutmaktadır ve Belçika’dan sınır dışı edilir. O günlerde kısa süreliğine Paris’e gittiyse de polis yirmi dört saat içinde şehri terk etmesini ister. Jenny’nin Prusya Bakanı’nın kız kardeşi olmasından hiçbir şekilde faydalanmazlar. Köln ve Paris’te yaşama gayretleri bir kez daha baskı ve takibatla karşılaşınca Mayıs 1849’da hayatının sonuna kadar kalacağı Londra’ya yerleşirler. Fakirliğin insanın yüzüne çarptığı mülteci semti Soho’da Marks küçük birkaç odalı bir yer kiralar.
New York Tribune’den elde ettiği gelir temel ihtiyaçlarını dahi karşılamazken, sermaye, özel mülkiyet, ücretli emek ve devlet üstüne çalışmaları yayına hazırlar. Bütün imkansızlıklara rağmen iyi bir aile babasıdır Marks. Çocuklar Shakespeare sonelerini ezberlemiş, Goethe, Walter Scott gibi yazarları okumuşlardır. Evde herkesin takma ismi vardır. Marks’ın “mağripli”, Jenny’nin “möhme”, büyük kızın “kiki”, küçük kızın “koko”, Edgar’in “musch”. Parasızlık ve kötü şartlar sonucu “musch” (mantar) lakaplı oğlu Edgar sekiz yaşında koleradan ölür. Marks “her türlü acıyı yaşadım fakat ilk defa gerçek bir acıyı yaşadığımı hissettim” der. Parasızlık sebebiyle tedavi ettiremediği oğlunun cenaze masraflarını toparlayamaz ve aynı oda da sabahlar.
Marks, hemen her şeyin çok fazla ağırlaştığı günlerde kadim dostu Engels’e yazdığı mektubunda “Hayal edilebilecek en problemli hayatı yaşıyorum” der. “Evrensel gayeleri olan insanların evlenip kendilerini ev ve özel hayatın ufak sefaletine bırakmalarından daha aptalca bir şey yok” diye de ekler.
Soho’nun hastalık saçan sokaklarında üç çocuğunu kolera sebebiyle kaybeden Marks, yıllar önce günlüğüne yazdığı gibi “insanlık için” çalışmaya devam eder. İnsanoğlunun kaderini geri döndürülemez biçimde değiştiren “Kapital” ilk cilt yayımlanır. “Komünist Manifesto” daha önce yayımlanmıştır.
Arasının pek sıcak olmadığı bilinen annesi Madam Henrietta ilk cilt yayımlandıktan sonra “Marx Kapital’i yazacağına kapital toplasa daha iyi ederdi” der. Kendisiyle yapılan bir mülakatta şunları söyler Marks;
“Soru: "Kapital" adlı eserinizle neyi hedeflediniz?
Marx: Amacım, işçi sınıfını aydınlatmak, onları bilgilendirmekti, bu eşekler, bulundukları kötü hayat şartlarından kurtulmak istiyorlar; fakat bunun için yapmaları gerekeni bilmiyorlar.
Soru: Şimdiye kadar 200 kitap sattınız, pek para kazanamayacaksınız galiba.
Marx: Tıpkı annem gibi konuşuyorsunuz, o da kitap yazmanın boş olduğunu söylerdi. Bu kitap gerçekten de kitabı yazarken içtiğim sigaraların bile masrafını karşılamayacak”*
Marks, 1881 yılı sonlarında taşıyamayacağı kadar ağır darbe aldığı günlerden geçer. Çocukluk aşkı, hayat boyu sevgilisi, eşi, sekreteri adeta her şeyi olan Jenny’i kanserden kaybeder. Cenazeye katılmasını yasaklayan doktorların çabaları bir işe yaramaz. Engels “İki kere üzülüyorum, Jenny’i kaybetmenin acısı ve buna dayanamayacak olan Karl’ı kaybedeceğimizi bilmenin acısı” der. Marks’ın küçüklüğünden beri yakasını bırakmayan tüberküloz zatürreeyle son noktaya varmıştır. Birkaç saatlik uykuyla sınırlı geceler geçirir. O gecelerden birinde büyük kızının ölüm haberini alır. Günlerce kimseyle konuşmaz.
Jenny’nin ölümünden 18 ay sonra bir öğleden sonra ziyaretine giden Engels evinin üst kattaki odasına girdiğinde Marks’ı koltuğunda otururken bulur. Nefesini kontrol eder fakat kırk bir yıllık dostu artık hayatta değildir. Londra’da ki Highgate Mezarlığı’nda on bir kişinin katıldığı törende yaptığı konuşmada “Marks, her şeyden önce bir devrimciydi…Mücadele onun en sevdiği alandı. Nadir görülür bir tutku, bir direngenlik ve başarı ile savaştı o” der ve sözlerini “Adı çağlar boyunca yaşayacak. Ve yapıtları da” diyerek bitirir. Babasının gümüş plaka üstündeki resmiyle, Jenny’nin cam içindeki resmini tabutun içine koyar ve kadim dostunu, yoldaşını uğurlar.
Miras olarak arkasında insanlık tarihinin en önemli eseri sayılabilecek devasa külliyatını bırakan Marks, aynı zamanda bize hayata dair o günden bugüne söylenmiş müthiş parlak cümleleri de bıraktı. İşte o tutkulu cümlelerin bir hayli kışkırtıcı olanı şunu söyler. Çok da iyi eder. "Ruhuma gerekli olanı dinginlik içinde gerçekleştiremiyorum. Rahattan ve dinlenmekten hep mücadeleye doğru koşuyorum. Tanrıların bahşettiği her şeyi fethetmeyi, bilim dünyasını cesaretle keşfetmeyi, şiirde ve sanatta ustalığımı ortaya koymayı isterdim. Her şeyi durup dinlenmeden öğrenmek, istek ve eylemi bizden uzaklaştıran uyuşukluktan sakınmak, kısır düşüncelerle kokuşup gitmemek ve boyunduruk altında aşağılık biçimde eğilmemek yürekliliğini göstermek gerekir. Çünkü bizi harekete geçiren daima arzu ve umuttur."
“Arzu ve umut”, unutma.
İyi ki doğdun Mağripli.
Göksel Arslan

Marks'a dair güzel bir hatırlatma, anma yazısı olmuş, teşekkürler...
YanıtlaSil