Header Ads

Cebinde Taşı, O Buna Değer

- GÖKSEL ARSLAN -
Adana’nın Pozantı ilçesinde M Tipi Çocuk Cezaevi'nde tutuklu yedi çocuğun anlatımlarıyla bir kez daha sarsıldı bu topraklar. Geçen yıl polise taş attığı iddiasıyla tutuklanan onlu yaşlardaki çocuklar, aylarca cinsel ve bedensel şiddete maruz kalmıştı. İktidar partisinin özenle seçtiği mukaddesatçı devlet bürokratlarının denetimi ve gözetimi altında yaşadıkları taciz, tecavüz ve işkenceyi anlattıklarında Kazancakis’in “her insanın ölmeden önce havaya salacağı bir çığlık vardır” sözünü doğruladıklarının farkında mıydılar, bilinmez. Fakat o çığlığı çok erken, henüz çocuk yaşta saldıklarının farkındaydılar kuşkusuz.

Medyanın birkaç yıl önce “taş atan çocuklar” kodlamasıyla hafızalarımıza kazıdığı bu çocuklar için, o tarihlerde “tecavüz” başlamıştı aslında. Medya bu kodlamayla “suçlu” olduklarına dair yargı öncesi bir algı oluşturuyordu. Manşetleri ve dili ruhlarına, kişiliklerine saldırarak paramparça ediyor ve onları çocuk halleriyle toplumsal arenaya atıyordu. Recep Tayyip Erdoğan’ın “ister çocuk olsun ister kadın birileri taş atıyorsa cezasını çekmeli” sözleriyle, Adana valisinin ailelerin yeşil kartlarını iptal etme tehdidiyle başlamıştı “tecavüz.”

Pozantı Cezaevi'nde 218 çocuk var ve bunlardan 39'u Terörle Mücadele Kanunu kapsamında tutuklu. Başka deyişle “siyasi tutuklu”

2011 yılı Nisan ayında çocukların taciz ve tecavüz şikayetiyle İnsan Hakları Derneği'ne başvurusu sonucu İnsan Hakları Vakfı 8 çocukla ilgili rapor hazırlar. Temmuz’da Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu, Adalet Bakanlığı, Adana Valiliği ve Adana Cumhuriyet Başsavcılığı'na şikayetler iletilir. Mukaddesatçı devlet bürokratları ve bakanlık ellerindeki belgelere rağmen geçen haftaya kadar hiçbir soruşturma veya inceleme yapmaz.

Şikayetlerden yedi ay sonra HDK, İHD, TİHV, ÇHD, Tabip Odası ve KESK gibi örgütlerin yoğun çabaları sonucu Adalet Bakanlığı görevlendirdiği müfettişlerle inceleme başlatma zorunda kalır. Bugün, “Bu çocukların namusları, haysiyetleri, eğitimleri, sağlıkları her şeyleri bize emanet. Böyle bir olay yaşanmışsa sonuna kadar gider, sorumluları bulur, gereken cezayı veririz” diyen Adalet Bakanı yedi aydan bu yana H.K adlı çocuğun şu çığlığına neden sessiz kalmıştır.

“Bazı arkadaşlarımıza adli tutuklular tarafından defalarca tecavüz edildi. Bazen zorla pantolonlarımızı indirmeye çalışıyorlardı. Yaşadıklarımız anlatılır gibi değil.”

Tekrarlama pahasına bir kez daha sormalı.

Mukaddesatçı, dindar nesiller yetiştirme heveslisi bakanlık kendi denetim ve gözetimindeki cezaevinde, çocukların karşılaştığı tecavüz vahşetine yedi ay neden sessiz kalmıştır.

Nedenini "Adli suçlular geceleri arkadaşlarımızı zorla yataklarına çağırıyorlardı. Gözümüzün önünde arkadaşlarımızın kafasını kırıyorlardı. Ama cezaevi idaresi her zaman konuyu örtbas etmeye çalıştı" diye açıklayan A.K, vahşet ve sıradanlığın karışımından ortaya çıkan trajediyi farklı alanlara taşıyor.

Bununla birlikte çocuklarla ilgilenen Psikolog, Profesör Doktor S. Değirmencioğlu, “Cezaevinde çocukların başına gelen taciz, tecavüz, şiddet gibi olayların cezaevi yönetiminden, ilgili kamu görevlilerinden, valilikten habersiz olması bana inandırıcı gelmiyor” derken yaşanan vahşete farklı bir gözle bakmamızı işaret ediyor. Değirmencioğlu arızi bir durumdan değil sistematik bir fiilden söz ediyor.

Onlu yaşlardaki çocukların “terör örgütü üyeliği” sebebiyle ağır ceza mahkemesinde yargılanmaları, onlara ağır travma yaşatacak kadar ruhsal şiddet içerir sanıyorum. Fakat asıl olarak, çocukların adli suç iddiasıyla kapatılanlar dahil olmak üzere sistematik taciz ve tecavüz vahşetine maruz kalmaları kişiliklerini, ruhlarını parçalayarak onları yok etme üzerine kurulu bir infaz sistemiyle karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Neoliberal güvenlik devletinin ceza infaz sistemi tutuklu veya hükümlüyü ruhi ve akli olarak yok edilmesi gereken nesne olarak algıladığı için, sistem tecrit-tredman temeli üzerine inşa edilmiştir. Tredman uygulaması, insan ruhunun en kırılgan en derindeki noktalarına saldırılar ve o hali alenileştirme programıdır.

18 yaşından büyüklerin kapatıldıkları cezaevlerinde kadın veya erkek tutuklanan kişiler, girişte zor kullanılarak çırılçıplak soyulur ve arama bahanesiyle abartılı güç kullanımı, aşağılama, tacizle karşılaşır. Çırılçıplak olarak defalarca otur, kalk yaptırılır, ince arama adı altında makat çevresine müdahalede bulunulur. Kişinin en mahrem noktalarına yapılan saldırılarla veya o saldırıları görmezden gelme uygulamalarıyla iktidarın mutlak gücünü kabule zorlama giderek kişiliğini ve ruhunu parçalama aramanın esasıdır. Burada amaç kuşkusuz aramadan çok kişiyi ruhsal olarak yok etmektir. Kısa zamanda kişinin insani ilişkileri ortadan kalkar, kendini mecburi bir yalnızlığa iter. Onlarca kez raporlara geçmiş uygulamalar bakanlığın denetimi ve gözetimi altında yapılır. Çocuk Cezaevlerinde ise bu uygulama taciz ve tecavüzü görmezden gelme noktasına taşınır. Çünkü tecavüz ruhsal parçalanmanın en kısa ve en etkili yoludur.

CHP, vahşetle ilgili raporunda “Pozantı Çocuk Cezaevi Türkiye cezaevlerinin küçük bir resmidir” tespitinde bulunmuş. Oysa resim CHP’nin göremeyeceği kadar büyük ne yazık ki. Klasik bir söz, ülkenin rejimini anlamak istiyorsanız ceza infaz uygulamalarına ve cezaevi rejimine bakın, der. Şimdilik Pozantı Cezaevinde çocukların karşılaştığı taciz ve tecavüz vahşetini sessizlikle geçiştirmeye çalışan mukaddesatçı bürokratlar ve bakanlık, “Zorba”nın önsözünde Kazancakis’in söylediği ”insanın yüreği kesinlikle içi kanla dolu bir çukur” sözünü doğruladılar, bunu biliyoruz. Fakat aynı zamanda şunu da biliyoruz. Rejim de içi kanla dolu bir çukur.

Zira, çocukların "Bizi dövüyor, hakaret ediyor" dediği ve en çok şikayet edilen kişi olan cezaevi ikinci müdürü Van- Erciş Cezaevi'ne birinci müdür olarak, Pozantı Cezaevi Müdürü ise Ankara Sincan Cezaevi'ne atanarak terfi ettirilmiş. Ve hala onlu yaşlardaki çocuklar tutuklanıp cezaevlerine kapatılıyor.

İşte o çocuklardan biri, bugünlerde içine düştüğümüz cehennemde hayata biraz daha sıkı sarılmamıza yol açan satırları yazarken hangi şartlarda yaşıyordu bilinmez. Fakat ablası Hebun’a gönderdiği mektup bütün uzaklıkları yakınlaştırıyor, bütün yabancılıkları kaldırıyor, bütün dilleri anlaşılır yapıyor. İçimizde bir yere dokunurken aklımda şu cümle asılı kalıyor. Cebinde taşı, o buna değer.

“Sevgili Değerli Ablam Necla,

Öncelikle dışarıda benim için nasıl çalıştığını biliyorum ve etkilerini görüyorum, seni çok seviyorum ve çok teşekkür ediyorum. Annem, babam, küçük şeytan ve Nenişi benim yerime öp ama radyoda keşke sadece dört kişinin ismini değil herkesin ismini söyleseydin.

Bu kâğıdı seçmemin sebebi senin kır çiçeklerini sevmen ve (elimde başka kâğıt kalmayışı). Sevgili ablacım benim şansım fazla yok ama benim şansımı hep sizler yarattınız bu yüzden sizler benim uğurlu tavşan ayağımsınız. Bana kartpostal atmayı unutma. Sana çok kızarım. Bu sefer içimde çıkacam diye bir his var. Bir de görüşlerde bana yalan söylemeyin. Çünkü ben dürüstlükten yanayım sadece gerçekleri söyleyin. Ablacım çıkınca seninle beraber bir Eskişehir turu atalım. Unutma sadece Eskişehir değil ben çıkınca bir ay kafa dinleyecem.

Ondan sonra çalışacağım. Tabii çıkabilirsem 23 yıl halen var. Seni çok çok çok hezdikim (seviyorum). “

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.